belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

tirat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tirat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-2. BÖLÜM

Yazanemde(yazıhane?) otururken ve yine bir şeyler düşünmek üzere düşünürken, elinde bir kağıtla, sıcaktan ve yürümekten kan-ter içinde kalmış bir adam içeri girdi. Elindeki kağıdın yazı yazan kısmını bana doğru göstererek “burası nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Anlamadığım nokta, yerin ismini söylüyorsa neden kağıdı bana doğru çeviriyordu veya aramızda en az iki metre mesafe varken(çünkü yaklaşmamıştı, sordu ve soruyu bitirdiği yerde çakılı kaldı) o küçük kağıtta yazılanları okuyup, oranın neresi olduğunu bilmemi nasıl bekliyordu? Hem de içeri girdiğinde gözlüğümü sol elimle çıkarmış ve elimle birlikte masaya bırakmıştım.
Kafamın içinden binalar, sorduğu yere ait tabela silueti vs. bir şeyler geliyordu. Dilimin ucundaydı ama “Iıı, vallahi bilmiyorum” diye cevapladım.
Cevabı duyduktan sonra “Hay senin aklına tüküreyim, elindeki gözlükten utan(tabi abartıyorum)vari” bir bakış attı.
Hoşnutsuz bir biçimde ayrılırken teşekkür etti. Teşekkür etme nezaketinde bulunmasından hoşnut oldum. Kapıyı kapatırken elindeki kağıdı muhtemelen yüz bininci kez inceledi. Sanki bu sefer bakınca “Hey! Aradığın yer işte buradaaa…” diye bir şey belirecekmiş gibi.
Elini kapımın(nasıl da sahiplendim) dış kulbundan ayırırken sağdan(tiyatro metni gibi oldu, sağdan girer!) iş hanının çaycısı, kapıcısı, elektrikçi bulucusu vs. her işe koşturan ama çaycı olarak tanınan kişi göründü.
Hayatında, bana adres sorma şanssızlığına nail olmuş kişi, çaycıya bana yaptığının aynı biçimde hem kağıdı çaycıya çevirip hem de sözle ifade edecek biçimde adresi sordu. Ama kağıdı çaycının gözüne gözüne soktu; bana bunu yapmamıştı. Saygısından herhalde. (Tabi ben bu yazıhanenin sahibiyim; döner koltuğum, masam var. Oturuyorum, yazıyorum.henüz deri koltuk alamadım, misafirlerim basit sandalyelerle idare ediyorlar. Çok rahatsız olduğunu söyleyenler oldu sandalyelerin. Ama ne yapayım? Döner ve rahat olan sandalyemi alabilmek için onlardan kıstım. Hem ben tüm gün buradayım, benim rahatım çok daha önemli. Bu vesileyle gelen misafirler çok oturmuyorlar… çok mu bencilim?)
Çaycı dinledikten sonra, sanki orayı dinlememiş gibi gözüne sokulan kağıdı aldı; kamburu çıkmış pozisyondaydı. Kağıdı tuttuğu eliyle (tepsi sağ elindeydi) duruş biçimini bozma zahmetine girmeden sağ arka çaprazını göstermek suretiyle adama yolu tarif etti. (nasıl yahu?) benim yanımdan asık suratla ayrılarak teşekkür eden adamın yüzünde adeta güller açıyordu. ( bu da nasıl oluyorsa, laf işte.) çaycıya da teşekkür etti. Adam mutluydu. Allah’ım o adamı bir çaycı kadar mutlu edemedim.
Sonra çaycı içeri girdi, yazıhaneme yani, benim olan yazıhaneme. Kendinden emin bir edayla çayı önüme koydu. Adeta “haha! Salak herif bir yol bile tarif edemedin” der gibiydi. Tanrım! Berbat bir duygu bu. Çaycı bile beni aşağılıyor.
“Buyur beyim..” dedi. Teşekkür ettim.
“hayırdır beyim, bir sıkıntı mı var?” (asık suratımdan anlamış olmalı.) yazıhanemin olmasının verdiği gururla “yok bir şeyim!” dedim.
“İlaç falan getireyim mi?” (Allah’ım, eczacılıkta mı yapıyor burada?)
“Yok yok, önemli bir şey değil.” Kapıdan çıkmak üzereyken “Şeeeeyy, ne konuştunzzz….. konuştun..! konuştun o adamla?” (Üstünlüğümü göstermek için ne çaresiz davranışlara giriyordum?)
“Şu yukarıdaki matbaayı sordu beyim.”
“Hangi matbaa?”(yukarıda matbaa mı var?)
“İşte var ya ‘matbaanız’.”
“Matbaam mı, benim matbaam mı?”
“Hayır beyim, matbaanın adı matbaanız. Hani sen de oradan çıkarıyorsun kağıtlarını.” (baskılarını demek istemiş olabilir.)
Bir şoka daha uğradım. Adamın teki bir üst kattaki yeri soruyor, hatta benim baskılarımı çıkarttığım matbaayı soruyor. Ben, vallahi bilmiyorum, diye gönderiyorum. Hiçbir işe yaramıyordum. Bir adres bile bilemiyordum. Bundan sonra her şeyi bileceğim! Her yeri karış karış  öğreneceğim. Buradan sorduklarında, şehrin öbür ucundaki yerin yol tarifini, kilometresini, rakımını, nüfusunu, kesilen ağaç sayısını, ekilen ve hiç ilgilenilmeyerek kaderlerine terk edilen sözüm ona hatıra ormanlarını… hepsini birer birer sayacağım. Siz kimsiniz beni aşağılıyorsunuz? Benim daha kim olduğumu bilmiyorsunuz. Heyt ulan!...rahat sandalyemden kalktım, küçük yazıhanemde dolaşmaya başladım. Üç adımda bir yer değiştirmek zorunda kalıyordum. Yoruldum.  Çaycı içeri girdi, çayı görünce(masadaki dolu çay bardağı) gücendi.
“Beğenmedin mi beyim?”
“yok yahu, daha başlamadım ki.” Masaya yönelip çayı içmek için bardağa uzandım. Çay soğumuştu, buz gibi olmuştu. Onca süre ne yaptım?
Çaycı çayı aldı, “Bu benden olsun beyim, para istemez.” Dolu bardakla birlikte yazıhanemden çıktı.
Yoo hayır, söylemlerinde hiçbir aşağılama yoktu. İlk girdiğinde de gayet mazbuttu, mütevazı idi. Çaycıydı işte, sıradan insan. Esas kibirli bendim…
Koca iş hanının giriş katındaki en küçük(sadece giriş katının değil, koca iş hanının en küçük) yazıhanenin sahibiydim. Doğru düzgün bir gelirim yoktu. Çaycının yeri bile benim yazıhanemden büyüktü. Onun yığınla işi var, hem adres sorana da yolu tarif edebiliyor.  Geliri benden daha iyidir kesin. Baksana eczacılığı da başlamış hem. Belki de tüm bunların bilinciyle “bu benden olsun, para istemez!” dedi. Sahiden öyle mi demişti? Ben mi yanılıyordum, uyduruyor muydum?


Büyük bir çöküntüyle olduğum yerde sandalyeye oturdum. Ahhh! Kıçım ağrıdı. Bu sandalyeler de hakikaten hiç rahat değilmiş.

GECEDE YAŞAYANLAR-3. BÖLÜM

Yanından geçtiğim çocuklar birbirlerine, eyleminin manasını bilmeden “anasını sikeyim” diye küfrediyorlar. Az ötelerinde duran büyük erkek çocuklar da gülüşüyorlar kendi aralarında. İçerinden biri(büyüklerin)- büyük mü sahi onlar?- “gel lan çikolata alacağım sana.” Diyerek bir kere daha kandırıyor çocuğu. Çocuk da örnek olarak onu alıyor ne yapsın.
Mantıklı düşünen bir kesim için çocukluktan iyi eğitim verilmesi gerektiğini düşünerek sürekli küçüklere yönelik işler yapılıyor. Halbuki bilmiyorlar ki sorun büyüklerde; büyükleri değiştirmek lazım. Hepsini, komple silmek lazım. Öldürmek lazım hepsini. Ahh komutayı bana verecekler ki.!!- hay Allah kahretsin!.
Önce beni değiştirmek lazım, diye düşündüm. Önce beni öldürmek lazım…
Ama nereden, nasıl… Sorusu bulunamayan cevaplar canımı sıktı veya tam tersi. Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!
Çocukluğumu düşündüm. Acaba ben de o çocuklar gibi küfür mü ediyordum. Yoo, şimdi pek küfretmem aslında, terbiyeli bir insanımdır(neye göre, kime göre… Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!)
Ama çok küfretmezdim. Küfretmedim de ne oldu sanki? İyi birisi mi yetişti? Az önce konuşmuştun önce kendimi öldürmek lazım diye. (Evet haklıydım) kendime hak verdim.
Peki ne öğretmeli çocuklara?
Utangaç olmamayı. (sen utangaç mıydın?) evet utangaçtım.. Aşktan utanırdım mesela. (Buldum!) vallahi buldum. Çocuklara aşık olmaktan utanmamayı öğretmek lazım. Hatta bunun küfretmekten daha güzel bir şek olduğunu söylemek lazım. Hatta ben de çocuklara, aşık olduklarını kızlara aşık olduklarını itiraf ettikleri taktirde çikolata ısmarlayayım. (Hem kafalarına dank ederse, belki küçük yaşta istemedikleri birileriyle evlendirilmelerini engelleyebilirim. “Sahiden yapabilir misin?” Bilmem, neden olmasın?) evet, evet aynen böyle yapayım.
Peki diğerlerinden ne farkın kalacak? (kimlerden?)
O, çikolata ısmarlayıp küfrettiren büyük çocuklardan.
Ama şimdi, aynı yönteme başvuruyor olabiliriz. (Sonuçta onların bunu kendi istekleriyle, yani parayla kandırılmadan yapmaları gerekir.) tamam, bunu da kabul ediyorum; ama şimdi mesela sütü sevmeyen adam sütlacı pekala sevebilir. Çünkü süt içilir, sütlaç yenir. (ona bakarsan patlıcanı sevmeyen biri de karnıyarık yiyebilir.)
Oğluna bir dua ezberlediği için dondurma ısmarlayan bir baba gördüm. Söylemlerinden anladım bunu, yani kafamdan uydurmadım. mesela bu da bir rüşvet.  Rüşvet para verilince olur ama. Ben de rüşvet vermiyorum ki, sadece çikolata alacaktım. Hadi be, ben seni bilmez miyim? Çikolata almaya üşenirdin kesin. Çocuğa al bununla kendine çikolata al deyip para verirdin. Haklısın.
“yürüüü tipini siktiğim!” bana mı dedi? (bilmem)

En iyisi çocukluğuma döneyim ben.(ama nasıl?) çocukken ne yapardım? (Camiye filan giderdim) Gittim. Şansıma tam namaz vaktinde yetiştim. Durduğumuz safta (saf derken ne arı ne de manyak manasında değil) bir de çocuk vardı. Çocuk kendince bir yarış halindeydi. Önce o yatıyor, ilk önce o ayağa dikiliyordu. Vay canına, ben de böyle yapardım. Şaşırmıştım.(çocukluğuna döndün mü?) Hayır. Ben de çocukla yarışacağım. Her seferinde geçti beni. Yenilgiye fazla dayanamadım. Saftan çıktım. Ayakkabılıkta ayakkabılarımı bulamadım. Çalınmış! Hay Allah kahretsin. Sinirle kafamı kaldırınca, hastanelerde hemşirelerin “sessiz olun” isimli tablolarına benzer bir uyarıyla karşılaştım. “Camide bela okunmaz” az daha üstünde “çocuklar” yazıyordu. Demek ki çocukluğuma dönmüşüm. 

GECEDE YAŞAYANLAR-4. BÖLÜM

Kendimi bir mahalle kahvesinin bahçe kısmında bulunan masalardan birine oturmuş vaziyette bulundum. Masaya oturmuş derken masanın sandalyesi. Fakat masaya ait değil sandalye. İşte komple bir takım oluşturan masa sandalye eşyalarının oluşturduğu bir  bütünün sandalye kolu. İyice saçmaladım. Yahu ne tuhaf şey şu dil.
Masaya oturdum. (işte al şimdi baştan) bu sefer yapmayacağım. Biraz insanları incelemeye koyuldum. İnsanları düşündükçe, onlarla kendimi mukayese etmeye başladığımı fark ettim. Yaş ortalamasının altındaydım. Birçoğu emekli olmuştu, birçoğunun elinde baston vardı. Hııı, demek sabah kapılarının önünü süpürdükten sonra buraya geliyorlardı. Demek yaşam kaynakları burasıydı. Öyleyse buraya hemen bir bomba atmalı,(Tabi ben gittikten sonra) yakmalı tüm kahveleri, diye düşündüm. Böylece tüm yaşlılardan kurtulacaktım. Azrail’in yapamadığını ben yapacaktım. Kahrolsun yaşlı, sabahları kapısının önünü süpüren yaşlıların yaşam alanları, diye feryat ettim. Hemen burayı bir yere şikayet etmeli. Onları yaşam alanlarından etmeliydim.
Sonra aklıma yaşlı kadın geldi. Gözüm kahvede oturup okeye dönen yaşlı bir kadın aradı. Allah kahretsin! Yaşlı bir kadına rastlamadım. Zaten kapısının önünü süpürenlerin bastonu da yoktu. Hadi yine iyisiniz, kahvenizi size bağışlıyorum.
Okey oynayan masalardan birinde oturan bir kişi “usta çay çek!” dedi. Otoriterliğini kendime yediremedim. Hayır, ben ondan daha otoriterdim. Benim bir kere yazıhanem vardı. Göğsümü şişirip oturuşumu değiştirdim, kamburumu düzelttim. Masaya dayalı olan koluma ait olan elimle dizimden destem aldım “Usta bana da bir çay!” dedim.
Ses tonum beni bile etkiledi.  Kahvedeki herkesin bana dönmesini sağladım. Gururlandım. Ben daha otoriterim, bir kere benim yazıhanem var.
Kahveci usulca çayı getirdi. Önce ilk sipariş veren masaya çayları dağıttı. Etik olarak tabi, burada bir sorun yok; ben modern bir insanım. Masadakiler “eyvallah” dedi. Sonra tepsiyle bana yöneldi kahveci. Bardağı tepsiden alırken “eyvallah” dedim. Çayı ona uzanan elime bırakmayıp masaya hızlıca bıraktı. Çayın bir kısmı bardağa çay tabağına döküldü. Sanırım az önceki tepkime kızmıştı. Sen kimsin be bana kızıyorsun? Başlarım senin çayına.
Çaydan yine de bir yudum aldım. Peh! Berbat bir çaydı. Sen çaycısın, çay bile yapamıyorsun embesil!
Cüzdanımdan çıkarttığım bozuklukları masanın üzerine bıraktım. Ağır adımlarla bahçeden çıkarken arkamdan “yürüüü” diye bir ses işittim.
Hayır, hayır sorun çocuklarda değil onları yetiştirenlerde. En büyüklerden başlayarak öldürmeli hepsini. Ben yine de gururluydum. Cüzdanımdan parayı çıkartışım, masaya fırlatışım; bunlar bir başkaldırıydı. Çaycıya olacak biçimde başlamak suretiyle hayata karşı bir başkaldırı, bir isyan, bir direniş, bir devrim.
Fahişeye atar gibi bıraktım parayı. Ama ben fahişeye para fırlatmadım ki hiç. Usulca masanın üzerine bırakırdım, utanmasın diye. Bu masaya da usulca bırakmıştım zaten. Ama bunda bir başkaldırı vardı sanki.
Sevgilim yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı zaten. Ben yalnızlığı tercih ederdim. Bazı geceler de, bu bir dönem her gece olmuştu, aynı kadını çağırırdım. Benden yaşça küçük bir kadındı. Onunla iyi anlaşıyorduk. Belki de ben öyle sanıyordum, bunu böyle düşünen bendim.
Ama dertleşirdim onunla, sadece sevişmek için çağırmazdım. Birkaç kere yemeğe çıktığımız da olmuştu. O gecelerde genellikle para almazdı.
Hatta bir seferinde sinemaya da gitmiştik. Birkaç kez elimiz birbirine temas etmiş, utanıp hemen geri çekmiştik. Sanki daha hiçbir şey yaşamamış, birbirimizi hiç tanımıyormuş gibi. Gerçi çok da tanıyor muyduk ki? O neden geldiğini biliyordu. Ben, onu neden çağırdığımı biliyordum.ilişkimiz, bu birbirini çok iyi tanıdığını sanıp sıradanlaşan karı kocaların ilişkilerine dönmüştü. Bu nedenle artık onu çağırmamaya başladım.  Başka kimseyi de çağırmadım zaten. Çünkü o, neden geldiğini bildiğini düşünüyordu.  Sevişmek için geliyor,  beni dinliyordu. Herkesi dinlediği gibi. Ben onu dinliyordum, yalan da söylüyordu, yine de dinliyordum. Belki başkaları da dinliyordu. Evet, bir farklılık hissetmemek ki, neden geldiğini bilerek geliyordu. Sevişmek için geliyordu.
Son zamanlarda artık iyice zevk almamaya başlamıştım. Sıratı asıktı, hemen çıkıp gitmek istiyordu ve sevişmemizi de aceleye getiriyordu. Bir keresinde daha evin kapısından girer girmez, (kapısından derken, kapıyı açtım hani, öyle girdi içeri), (uzatma!) uzatmayayım,.. içeri girer girmez dudaklarıma yapıştı. (açıklama yapamayacağım.) (iyi) bir an önce yanımdan kurtulmak istediği için dudaklarını boynumda gezdiriyordu. Bu, hoşuma gitmiyor değildi. Ama sevişmemizi kısa tutuyor, o da bunu biliyor; bildiği için yapıyordu. Her seferinde erken boşalıyordum. O da masanın  üstüne usulca bıraktığım parayı yine aynı usullukla alıp çantasına koyuyordu.
Parayı alışını izlemeye başlamıştım. Eskiden hiç saymazdı. Son zamanlarda mutlaka birkaç kere sayıp çantasına atar oldu. Bazı günlerde, istediğinden daha fazla para koyardım; bu davranışım eskiden hoşuna gider, yanımdan ayrılmadan önce salonumda bulunan tekli koltuğumun üzerine bir müddet benimle öpüşür, canı istere bir kere daha benimle ilişkiye girere, acelesi(müşterisi) varsa öpüşmesini yarıda kesip “bu da beni özlemen içindi” deyip çıkardı. Son zamanlarda fazla koyduğum paraya nezaketen de olsa teşekkür etmeden ayrılırdı.  Ağzından “hepiniz aynısınız” cümlesini yakaladığım olurdu. Artık sadece benimle sevişmek için geliyordu. Benimle, sevişmek için geldiğini, biliyordu. Ama bilmediği bir şey vardı. Ben onunla sevişmek için onu arıyordum, sevişmek için değil. Çünkü onu seviyordum. Ona sevgimi bir iki belli etmiştim. Fakat güvenemiyordum. Sevgilisi vardı, bir taksici. Bütün taksicilere lanet olsun! Tüm taksi duraklarını otomobillerini aleve(aleve!) vermeli! Hemen onları bir yere şikayet etmeli, tüm taksicileri öldürmeli.
Herkes yürüyerek  gitsin, bisikletle gitsin. Yazıhaneme bazen taksiyle gittiğim geldi aklıma. Hadi yine iyisiniz, taksilerinizi azat ediyorum. Ben modern bir insanım. Hem taksiciyle kısa sürmüştü ilişkisi, evet doğru, böyleydi.  Doğru, bir sevgilisi vardı, ciddi düşündüğü.
Bir kere(zaten bir kere oldu) sinemaya gittiğimizde karşılaşmıştık sevgilisiyle. Kuzenim, diye tanıtmıştı beni. “Bu da sevgilim,” deyince bozuntuya vermemiştim. Bu risk nedeniyle sinemaya bir daha gitmemiştik. Onunla sevgili olsaydım, ben de onun yeni yeni kuzenleriyle tanışsaydım; hayır, buna katlanamazdım. Bu yüzden ilgimi azaltmıştım. Onu, onunla sevişmek için çağırıyordum. (Ama sonuçta sevişmek için.) ama sevişmeyi onunla yapmayı tercih ediyordum. (Fakat bir yandan patlıcanı sevmeyebilirsin, ama karnıyarığı yiyebilirsin.)
Yoksa bu yüzden mi son zamanlarda suratı asıktı? (Karnıyarığın patlıcanını yemediğim için mi?)  Hayır saçmalama. Onu sevişmek için çağırdığın için. (Olabilir)
Fakat gözlerine bakardım, onunla konuşurdum. (Fakat onu sevdiğini itiraf etmemeyi tercih edince ilgin azalmıştı.) Haklısın. Ama o da çok isteksizdi son zamanlarda. (İlgini gösterebilirdin).
Ben de bir daha aramamayı tercih etmiştim. (Arasana.) Hayır. (Neden?)  Yok da ondan. (Numarası mı?) hayır, o artık yok. (Gitti mi, ne oldu?) Evet, gitti. (Nereye?)
Bilmem, belki cennete gitmiştir. (Cennet mi, orası neresi?)
Bilmem ben de bilmiyorum. İyi bir yer diye tabir ediyorlar. İyiler gidermiş oraya… Benim gitmeyeceğim kesin.  (Neden?)
Çünkü ben bir katilim. (Kimin katili?)
Onun. (Nasıl?)
Evime giren son gazetede bir haber okumuştum. Bir intihar vakasıydı. Hayat kadınıymış. Bir mektup yazmış; mektupta herkesin aynı olduğundan falan söz ediyordu. (Tıpkı onun sana dediği gibi). Evet, tıpkı bana dediği gibi.
“Madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.” (31 nolu vaka: http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/03/otuzbir-nolu-vaka.html )


O günden beri hiç gazete almıyorum. İstesem de gelmez. Gazeteci çocuğu tartaklamıştım. Öyleyse hemen bir gazeteye üye olmalıyım. Yani abone. Her gün gelmeli gazete. Ama nasıl? O çocuk inadına koymaz gazeteyi. Posta yoluyla. Evet, bunu deneyeceğim. 

GECEDE YAŞAYANLAR- 5. BÖLÜM

Yerden çıkan tak tuk sesleri dikkatimi çekti. Ayaklarıma baktım. Takunyalar! Lanet olsun! Camiden çıkarken vermişlerdi sağ olsunlar. (Sağ mı olsunlar?) İyi insanlardı yahu. Ha demek o nedenle garip garip bana bakıyorlardı. Günahlarını aldım iyi mi? Fahişeye verir gibi attım bir de parayı. (Hayat kadını desen daha hoş olur.) Bence de.
Yolda rastladığım ilk kunduracıya girip ayağımdakilerden kurtulmak istedim. Artık ayaklarımı acıtmaya başlamışlardı. Bir dükkana girdim, “Merhaba,” dedim.
“Aleykümselam” dedi yaşlı olanı. Ne cevap vereceğimi bilemeden heyecanla “Şeyy ayakkabı alacaktım da. (Da mı?) Nida değil canım, bağlaç niteliğinde.
“Ne oldu sen de mi gazi oldun?” dedi yaşlı olan, kendi aralarında gülüştüler. Hiçbir şey anlamasam da gülmek zorunda hissettim kendimi. Acaba benim bağlacıma bir karşılık olarak mı kurmuştu bu cümleyi? Neden olmasın?
Genç olan “Buyur ağabey” diyerek bana “abi” yaftasını yapıştırdıktan sonra işçiliğini konuşturmaya başladı. Genç olanı incelemeye başladım. Parmağında yüzük, evliymiş demek. Saçlarında da kırlaşmalar var. Hem de benim saçlarımdan daha fazla. Acaba o da benim gibi erkenden mi yaşlanmış? Bilmem, çok genç de durmuyor hani. İyi de neden bana ağabey diyor?
“Başka ne çeşitleriniz var?” dedim. Peşinden sürükleyerek farklı bir reyona götürdü. Aaa! Çaldırdığım ayakkabının aynısıydı. “İşte bu!” dedim. Şaşırdı adam. “Ne oldu ağabey?” dedi. “Çaldırdığım ayakkabının aynısı.” Dedim. Yaşlı olana döndü. “Bak baba gaziymiş.”
Gülüştüler. Babasıymış. Mecburen gülmek durumundaydım. Hııı, gazi. Şimdi anladım, kendi aralarında yaptıkları saçma bir espri. Artık bu takunyalardan kurtulmalıydım. Bu nedenle sokakta küfreden küçük çocukların bile bildiği söz aklıma geldi. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin.” (Hangi köprü?) Lafın gelişi işte. (Ayının köprüde ne işi var?) Ne bileyim? (O zaman neden bu cümleyi kurdun?) Yahu ne bileyim, bir söz işte. Lanet olsun bu söze. Ona bakarsan damlaya damlaya göl de olmuyor. Lafın gelişi, para biriktirmek manasında. (O zaman bu cümleyi neden kullanıyorsun?)
Hay ben bu atasözlerine, deyimlere, onları düşünenlere. Öldürmek lazım hepsini. Bundan sonra tüm atasözlerini boykot ediyorum! Şikayet etmek lazım bu sözleri bulanları.
Hem ayı ayıdır. Ayıya neden dayı diyesin? Ayı, ayı olduğu için ona ayı denir. Ayıya dayı diyeceksek dayıya ne diyeceğiz?
Ben bunları düşünürken kunduracıyla sıkı bir pazarlığa çoktan girmiştik. Adam beni ikna etmek için sürekli “abi, abi” diye hitap ediyordu. Bense fiyatı yüksek bulup, biraz daha indirim yapmasında ısrar ediyordum. Kurduğum her cümlede “-siz” ekinin ifadesini kullanmaya gayret gösteriyordum. Baktım böyle olmuyor. Onun yöntemine başvurdum. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, hadi bakalım.
“Abi..” dedim, “Ben buraya gelmişim, camide namaz kılmışım. Ayakkabılarım çalınmış. (Yeterli değil cümlelerim. Abi ifadem onunki kadar güçlü değil) Baksana abi gözünü seveyim, takunyalarla dolaşıyorum. Ayaklarım ağrıyor artık. (Artık acındırmaya da başlamıştım. Performansım gayet yerinde gidiyordu.)”
“Tamam hadi dediğin gibi olsun.” dedi. Ee, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış.
Fiyatta anlaşınca, yüzümden eksik olmayan sırıtma ve kazanma gururumla ayakkabıların parasını ödedim. Yaşlı olan, fiyattan emin olmayan edayla “bir dahakine dikkatli ol, çaldırma ayakkabılarını. Bu kadar ucuza bulamazsın sonra.”
“Tamam abi, tamam abi” diyerek aynı zamanda başımı sallayarak (İki işi birden yapabiliyordum.) para üstünü aldım ve dükkandan çıktım. Çıktıktan sonra, ne yapacağım bir daha senin o pis ayakkabılarını. Uğrar mıyım sanıyorsun bu mahalleye, diye sövüverdim. Demek ki ben de köprücülerdenmişim. Hay Allah kahretsin. (Hişt! Bela okuma!)
Sinirledim. Bunun sebebi kunduracılardı. Lanet olsun bütün kunduracılara! Hepsini yakmak lazım, komple yok etmek lazım ayakkabıları. Şikayet etmek lazım bir yerlere. Bundan sonra kunduracıların en büyük düşmanıyım.  Hatta Molotof atayım. Nereden bulunur ki Molotof? Doğru, polisten bulunur. Sizi pis kunduracılar sizi. (Yaa yak kunduracıyı da bir daha ayakkabılarını çaldırınca takunyalarla dön eve). Doğru. Tamam tamam. Müsaade ediyorum kunduracıların açık kalmalarına. (Çok da iyi niyetliyimdir). Hem burada da bir komşum var artık. Ne demişler, ev alma komşu al. (Hani yakmak lazımdı atasözlerini?) Şey, yani şey… orasını karıştırma. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı.. Hay Allah kahretsin.  Yine mi çocukluğuma döndüm?
Eve dönüyorum. Yolda herhangi bir gazete bayisi bulamadım. Evimin bulunduğu sokağa girdim. Yerdeki taşları sayarken, gözlerim aradaki boşluğa takıldı. Anladım ki eve vardım. Sola döndüm, hiç etrafıma bakmaksızın. Belki de kimseyi umursamaksızın. Bir, iki, üç, dört derken on’a gelmeden durdu ayaklarım, cebimden çıktı anahtarlarım.
Elimi uzattım; sonu gelmeyen boşluk dikkatimi çekti. Önce baktım göz ucuyla. Yerde bir kabarıklık vardı, paspasın üzerinde; bir gazete. Nasıl olur? Kim göndermiş olabilir ki?ü falan
Üzerinde “Gazeteniz” yazıyordu. Sağ olun, teşekkür ederim. (Kime teşekkür ettin?) Kim getirdiyse. Gazeteniz yazıyor etikette. Etiketi söküp gazeteyi açtım. Adı “Gazeteniz” miş.  İlginç, dedim.

Dış kapıyı kapatıp ayaküstü gazeteyi inceledim. pek canlı bir gazete değildi. Fazla sayısı yoktu, sayısı falan da yazmıyor. Reklam da görünmüyor. O ilan neymiş? Sayfanın sağ alt köşesinde kalın puntolarla bir şeyler yazılmıştı.

GECEDE YAŞAYANLAR-7. BÖLÜM

Yine bir şey yazamadığım için öfkelendim. Belki evde yazabilirim umuduyla eve doğru yola çıktım. Otobüste boş koltuğa oturma yarışına girmemek için taksi bekledim. Taksi parasını hazırlamak için cüzdanımı çıkarttım. (İnsanların meraklı gözlerle cüzdanımda ne kadar para olduğuna bakmaları sinirimi bozuyordu): hayır, olamaz! Param hiç kalmamıştı. Son paramla en fazla otobüs bileti alabilirdim. Lanet olsun taksinin pahalılığına! Lanet olsun paraya, parayı gereksindiren yaşama. Yakmalı tüm paraları, patlatmalı, yok etmeli! Hızlıca yazıhanemin kapısını kapattım. Öfkem hala geçmemişti. Bu bankaları yok etmeli, parayı yok etmeli, sözlerini sürdürüyordum. Kapıyı kilitlerken çaycının sesini işittim. “Beyim!” dedi. “Buyur, bu sana gelmiş.” Neymiş ki. (Ne bileyim?) “ne o?”
“vallah bilmem beyim.” “sağ ol” dedim, gönderdim onu yanımdan. Hiç de nazikçe değildi. Bir bankadan gelmişti zarf. Açtım, bir hesap cüzdanı.
Nasıl yani? (Ne oldu?)
“değerli müşterimiz, üyesi olduğunuz gazeteniz gazetesi tarafından adınıza bir hesap oluşturulmuş olup, hesabınıza şu kadar para yatırılmıştır.” Neeey? Nasıl yani, ikramiye bana mı çıkmış? İyi de nasıl? Ben daha mektup bile yazmadım.
Keyfim yerine geldi. Hiç vakit kaybetmeden bankaya gidip paramın bir kısmını çektim. Çektiğim meblağ yüksek olmasına rağmen ana paramın yanında devede kulak kalıyordu. Üstelik bankanın paraya uyguladığı yıllık faiz oranı da oldukça fazlaymış. Diğer tüm bankalardan daha fazla. Yıllık faizi, şu an çektiğim meblağ kadarmış. Bu miktar, normal yaşantımda beni en az iki ay idare edecek bir miktar.  Bu bankaya birdenbire kanım ısıntı.
Keyifle bankadan çıktım. Taksiyi tek başıma tutmayı tercih edebilirdim. Ama bilinçli olarak insanlarla birlikte gitmeyi tercih ettim. Hatta insanların gidecekleri yerlere göre en yakın yeri söyleyecek, ücretini vermek için cüzdanımı en son çıkartacak ve meraklı gözlerin rahatlıkla görebileceği şekilde cüzdanı açıp, içindeki tüm paraları gözler önüne serecektim. Çatlatacaktım onları. Bundan sonra fakirlik yok! Lanet olsun fakirliğe. Damlaya damlaya göl de olmayacak. Koca gölüm var zaten artık.
Lüks bir marketin önünde indim. İhtiyacım olan olmayan ne varsa aldım. Çoğunlukla da içki aldım. Eve gidip kendime enfes bir sofra hazırlayacaktım. Elimdeki ağzına kadar dolu torbalarla yaşlı konseyin önünden geçtim. Lanet olası yaşlılar! Bundan sonra sizin yaşatacağınız yalnızlığa ihtiyacım yok. Artık Azrail’e de ihtiyacım yok!
PAAAAAT!
Elimdeki torbaların hepsi  ve içinde ne varsa hepsi yerlere saçıldı. Aldığım içki şişelerinin bir çoğu daha tatlarına bakma şansı bulmadan kırıldı. Ahhh! Lanet olsun! Ayağım, ayağım da acıyordu. Yere baktım; dünden kalma bir taşın boşluğu vardı. Bir ide ayağımdan yediği darbeyle yuvasından çıkmıştı. Lanet olası taş, diyerek yerdeki taşı alıp fırlattım. Atmalı tüm taşları yok etmeli! Bunların fabrikalarını ateşe vermeli, topa tutmalı! Yerinden fırlayan taşları bir yere şikayet etmeli.
Yerden, sadece bir tane sağlam kaldığını anladığım içki şişesini ve etrafa saçılan sigara paketlerini aldım. Geri kalan ne varsa olduğu yerde bıraktım. Nasılsa birkaç saat sonra yaşlılar yaşama mesailerine başlayacaklardı.
Eve girdim, tekli koltuğuma oturdum. Mutfaktan bardak almaya gereksinim duymadan içkiyi şişeyle kafama diktim. Biraz acıydı, boğazımı yaktı.  Ama umurumda değil! Bir şeyler yolunda gitmiyordu. Doğru bildiğim yolda bozulmalar oluyordu.
Düşündükçe daha çok içtim. Sigara içmeyi de ihmal etmedim. Hem sigara hem içki ve açlık aynı anda gelince bünyemi sarstı. Midem bulanır gibi oldu. Oksijen solamıyordum. Ardı ardına içtiğim sigaraların dumanları salonun bütününü kaplamıştı. Duman, adeta yalnızlığımın üstünü örtüyordu.  Yeni yıkılmış bir enkaz gibiydim. Kalkan toz bulutu ise içtiğim sigaraların dumanı. Bu benzetme hoşuma gitmekle birlikte gitmedi de. Hemen bir kahve içip kendime gelmeliydim. Gece mektup yazmalıydım Doktor Nizamettin Bey’e.  Hayatımı bir nizama sokmalıydım. Nizamettin Bey bunun fırsatıydı. Hem ikramiye de bana çıkmıştı. Ayıp olurdu yazmasaydım. Aklıma geldi; evde kahve yoktu. Aldığım da sokakta bıraktığım poşetlerdeydi. Dışarı çıkmaya üşendim. Lanet olsun o taşlara, dedim.

Yalnızlığımın üzerine çöken duman öksürmeme sebep oldu. Dün geceden sadece bunu hatırlıyordum.

GECEDE YAŞAYANLAR-8. BÖLÜM

Bir, gecede yaşayan yalnız olarak gecede yine uyuyakalmıştım. Bunun yükü çok ağırdı. Kahvaltılık almak için evden çıkmak üzere hazırlandım. Dış kapıyı açtım. Yoktu, kapıda yoktu. (Ne yoktu?)
Gazete işte. Hayır, darıldı bana Nizamettin Bey.
Kesin artık mektup falan göndermemi de istemeyecek; mahvoldum. Hiç yoktan yalnızlığımı biraz olsun elimden almıştı. (Yine yalnız değil misin?) Hayır, artık tercih ediyordum, edebiliyordum. Şimdi ise yalnızlığa sürükleniyorum. Ah salak kafam! Ne olurdu sanki bir mektup yazsaydım.
Adamlar(Adamlar?) o kadar demişti; hiçbir şey yazamıyorum yazmak bile yeter, diye. (Sahiden yazmışlar mıydı?) Yazmışlardı tabii. Of! Şimdi ne olacak?
Yine yalnızım, işte yine yalnızım. (İyi de bunu tercih eden sen değil misin?)
Orası öyle ama şu an tercih etmediğim bir yalnızlığın içindeyim. (Duman gibi.)
Evet! (Enkazsın yani.)
Evet!! (O zaman yakında seni de toplarlar buradan.)
Hayır, hayır! Artık yalnız bırakılmak istemiyorum. (Ama sen kendi güçlerince yalnız bırakılıyorsun.)
Hayır, bu sefer ben değil. (Yalnızlığı istemiyor musun?)
Hayır artık istemiyorum. (Mesela sütü de sevmiyor olabilirsin ama sütlacı yersin.)
Sus artık sus, sus!
Ne yapmalıyım? Hah! Buldum. Sokağa çıkayım, yaşlılar mutlaka kapılarının önünü süpürüyorlardır. Hemen çıkmalıyım. Hışımla sokağa çıktım. Kimse yoktu. Saate baktım; geç kalmıştım. Çoktan yaşantılarına başlamışlardı. Benim çöplerimi bile temizlemişlerdi. Aslında iyi insanlardı şu yaşlılar.
Yolun üzerinde bir taş daha eksilmişti. Ne oluyor yahu dün bir bugün iki? Taşı incelerken yanıma bastonlu erkandan yaşlı bir amca geldi. “selamın aleyküm” dedi. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Kunduracı yaşlının dediği geldi aklıma. “aleykümselam amca.”
“Hayırdır ne düşünüyorsun?” dedi. “Hiç” dedim.
Konuya bodoslama girişle bir rekora imza atarak “Seni everelim” dedi.
“Neey?” dedim. “Everelim everelim.” Dedi.
“Yok yahu amca daha erken.”
“Yuh! Ne erkeni? Benim yaşımda mı evlenecen?” (Benim yaşıma geldiğinde demek istemiş olabilir.)
“Yalnızlık kötü mü?” dedim.
“Elbet yalnız olacaksın, yalnız kalacaksın.” Cebinden sigara paketini çıkarttı. Bastonunu tuttuğu eliyle hem bastondan destek aldı, hem de sigara kutusunu tuttu. Diğer eliyle içinden aldı bir tane. Bana uzattı.
“Sağ ol.” dedim
“Al al” dedi.
“Ben başka kullanıyorum.” dedim.
“O zaman sen ver ondan” dedi.
“Ama bu ağırdır,” dedim.
“Yalnız adamım. Duman olsun yeter” dedi. “Elbet yalnız kalacaksın; çocuğun olsa, o yuva kurar gider. Ya karın ya sen, biriniz erkenden gidersiniz. Kardeşler desen zaten dağılmış. Yani istesen de istemesen de yalnız kalacaksın. İstemiyorken ömrünü yalnız geçirme.” dedi.
Tekrar sırıttı. “Everelim seni everelim.”
Sigarasını yaktı, benimkini de. Elini başına götürdü. “Tez zamanda çift baş dört ayak olursun inşallah” dedi. Dua mı etti, küfür mü etti anlamadım. Çift… baş… dört…..ayak. pozisyon mu lan yoksa? Tövbe tövbe.
Yazıhaneme doğru yol aldım. İş hanından içeri girdim. Bu sefer ışık açık değildi. Dalgınlığıma gelmiş herhalde, diye düşündüm.  Kapının kilidini  açarken çaycı arkamda belirdi.
“Hayırdır beyim iki gecedir üst üste.”
“Nasıl?”
“İki gecedir işler yoğun herhalde maşallah maşallah.” Araya girmemi engelleyerek motor gibi konuşuyordu. “He kapıyı aç da , fincan içerde kaldıydı biliyon mu?” geldiğimde sen çıkmıştın, alamadım fincanı. Neyse canım sağlık olsun. Dün de ne kötüydün beyim, maşallah bugün zımba gibisin.”
Hala ne dediğini anlamaya çalışıyordum. Israrla bir cevap vermeme, soru yöneltmeme fırsat vermeden konuşuyordu. Kapıyı açtım. İçeri girdi, kahve fincanını aldı ve çıktı. Giderken “Dur ben sana okkalı bir dene daha getirem.” dedi.

Dün gece buraya mı geldim ben? İyi de ne ara geldim, hiç hatırlamıyordum. Nasıl sarhoş oldu isem artık. 

GECEDE YAŞAYANLAR-10. BÖLÜM

Yazıhanemden çıktım. Tüm keyfim kaçmıştı. Delicesine ağlama isteği bulunuyordu içimde. Ama nerede, nasıl ve neden ağlayabilirdim. Tıpkı aşık olmada da olduğu gibi ağlamanın da ayıplaştırıldığı dünyada ağlamak bir hayli güç oluyordu.
Çocukluktan başlamak lazımdı. Büyükleri komple yok etmeliydi. Önce benden başlamak suretiyle. Eve döndüm ve beklemeye koyuldum. Aşık olduğum kadın demek, o da beni. ..
Başım ağrıyor, gözlerim kapanıyordu. Sanki saatlerce kitap okumuşum da onun getirdiği bir yorgunluk vardı üzerimde. Hava kararmıştı; artık gündüz koşmamı gerektiren bir durum yoktu ortada. Ben bir katil miydim,, yoksa ruh hastası mı? Ruh hastası olduğumu sanmam, daha anlamını bile bilmiyorum. Hem o dangozlar bile ruh hastası değilse ben hiç değilimdir. Ben hayatımda o adamın hikayesi kadar saçma düşünceler işitmedim. (fakat yakın hissetmiştin kendine). O, o anın getirdiği bir durumdu, belki de bir tercihti bu. Tercih etmek zamanla değişime uğrayabilir. (İşine gelme durumu yani.)
Ama şimdi öyle düşüneceksen, şimdi sütü içmeyip sütlacı yiyebilirsin….
Kendimi kandırıyorum. İşime gelen şeyleri  bazen doğru bu . işime gelen şeyleri bazen doğru buluyor, bana yaramıyorsa yanlış buluyorum. Her şeye lanet okuyorum, her şeye. (Neredeyse) Evet, neredeyse. Acaba Nizamettin Bey mektubuma cevap verir mi? Yaşlı ve bastonlu amcanın dediği gibi evlenmeli miyim? Fakat kiminle? Ah sevgilim, neredesin? Uzun zamandır görüşmüyoruz. Ama sen de benimle sevişmiyordun. Sadece sevişiyordun.
Sabah erken saatte uyandım. Hemen kalktım da üstelik. Bir gecede yaşayan yalnız olarak bu gece yaşamamaya karar vermiştim. Hatta Nizamettin Bey’in mektubuma cevap verip vermediğini; ruh hastası olup olmadığımı öğrenmek için sabırsızlandığımdan dolayı gündüzün gelmesi için gece koşmuştum.
Gün yavaşça ağarmaya başlıyorken yaşamaya başladım. Evimde çalı süpürgesi olmadığı için, küçük yerleri temizlemek için kullandığım fırçaya bir sopa uydurup kapımın önünü süpürmeye başladım. Acaba yaşlanmış mıydım? Geçen gün söyleyen adam gibi erkenden mi yaşlanmıştım?
Dış kapımın önünde gazetem de yoktu. Sanırım mektubumun saçmalığına katlanamayıp,  aboneliğimi iptal etmişlerdi. (Hayır, böyle bir yasal hakları yok). Nasıl yok? Sözleşmem falan yok ki.
Yazı yazmak için kullandığım elim ağrıyordu. Güne tüm yaşlılardan erken başlamıştım. Daha çok yaşamak için yazıhanemin yolunu tuttum. Ağzımdan tek kelime çıkmadan yazıhaneme kadar ulaştım. Yazıhanemin kapısını açarken, uzanan elimin orta parmağı dikkatimi çekti. Yara olmuştu resmen. Dün gece bir şey de içmememe rağmen hiçbir şey hatırlamıyorum. Ne oluyordu bana son zamanlarda? (Bilmiyorum). Ben de bilmiyorum.
Yazıhanemden içeri ilk adımımı atarken ardımdan gelen “Çay getireyim mi beyim?” sözünü duydum. Çay mı? Sabahın köründe! Arkamı döndüm:
“Yahu sen hiç gitmiyor musun evine? Ne işin var sabahın köründe burada?”
“Ben buranın gece bekçiliğini de yapıyorum beyim.”
“Ney? Gece bekçiliği mi? Arkadaş uyumuyor musun sen hiç?”
“Ben gecede yaşayanım beyim.”
“Gecede yaşayan! Vay canına!” Hıh! Gecede yaşayanmış. (Duydum). Ben de.
“E, evine gitmiyor musun hiç?”
“Benim evim burasıdır beyim.”
“Hıı, gece bekçiliği ayağına uyuyorsun tabi.” Vay çakal! (Son söylediğimi içimden söyledim).
“Yok valla beyim, iki gözüm önüme aksın ki…”
Midem bulandı. Bir an için söylediği şeyi canlandırdım kafamda. Mide bulantıma baş dönmesi eklendi. Sendeledim, düşmek üzereydim ki kapıya dayandım, yazıhanemin kapısına.
“İyi misin beyim?” diye atıldı çaycı ve koluma girdi.
“İyiyim, iyiyim.” Yazıhanemin içine geçtik. Sandalyelerden birine oturttu beni.
Ahh! Kıçım ağrıdı, hiç rahat değilmiş hakikaten bu sandalyeler de. Muhtemelen insanlar bu yüzden fazla kalmıyorlardı yanımda. Hemen gidiyorlardı. En iyisi değiştireyim ben bunları. Hem artık param da var. Kendime de şimdikinden daha rahatını alırım. O da eskidi neticede bazı yerleri soyulmaya başladı.
“Tabi sen de gece gündüz gece gündüz hep burada yoruluyorsun, zor oluyor tabi.” dedi çaycı.
“Son zamanlarda doğru düzgün yemek yiyemiyorum, ondandır.” dedim.
“Kahvaltı hazırlayayım mı sana?”
“Yok yahu tostla doyurmayayım şimdi karnımı.”
“Ne tostu beyim. Günlük taze yumurtasından tut, bal kaymağa kadar her şey var bende.” (Ney?)
“Nasıl? Arkadaş ne yapıyorsun sen burada.”
“Zengin kahvaltı mönüm de var benim. Hatta sana broşür getirmiştim.”
“Ha doğru,” dedim. Aslında hiç hatırlamamıştım; ama, öyle gücenmiş duruyordu ki, dayanamadım. “Dalgınlığıma ver lütfen.”
“Yok beyim ne demek. “ sonra ağzımdan umut ettiği cevabı duymak için can alıcı soruyu yöneltti. “Getireyim mi bir zengin kahvaltı.”
“Zengin kalkışı yaptırmak için mi?” Gülüştük. Ne kadar da saçma bir espriydi. Yine de katlanıyordu. (Katlansın canım, bunca yıl sen kendine katlandın. Biraz da o katlansın.)
“İyi getir bakalım.” dedim.
“Hemen beyim.”
Kapıdan dışarı çıkmak üzereyken (Artık kapı meselesine takmıyorum) aniden durdu: “Ha beyim” dedi. Elini arka cebine doğru götürdü. “Bana bir şey gelirse al, sonra verirsin dediydin.” Cebinden paketi çıkarttı. “Adını görünce aldım hemen (Adımı görünce?) çalınır neyin maazallah. Buyur.”
Paketi uzattı, hiii gazete. Çok heyecanlandım.
“Alsana beyim.”
“Bırak, bırak şöyle bırak.” Deli midir nedir bakışı attı., hiç önemsemedim. “Kapıyı, kapıyı kapatır mısın?” diye seslendim. Bir yazıhane daha yolunu kat etmek zorunda kaldı. Sinirlendiği belliydi. Umurumda değil, hem o bana kahvaltı getirecek, işini yapsın! Şu an tek ehemmiyetli şey benim ruh hastası olup olmadığım.
Nizamettin Bey acaba beni ruh hastası mı addetmişti. Heyecanlandım.(Sakin ol biraz.)
Paketi usulca açtım. Gazetenin ön kapağında “İŞTE İLK RUH HASTASI” yazıyordu. Nasıl olur?

GECEDE YAŞAYANLAR-12. BÖLÜM

“K.B. isimli şahsın, intihar mektubunu yazdıktan sonra intihar ettiği anlaşılmıştır. Mektubu yazanın maktul olduğu yapılan inlemeler sonucu ortaya çıkmıştır. Maktul, ölmek istediğini  dile getirip, mektubunun sonunda ‘madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim’ ifadelerini kullanmıştır. Kendisine Allah’tan rahmet, bulunamayan ama mutlaka olan yakınlarına acı haberi aldıkları takdirde şimdiden sabır diliyoruz”

Bu ne saçma haber böyle? Saçmalığın daniskası.(Senin gibi). Evet, ancak ben bu kadar saçma olabilirdim. “Bu mektup tanıdık sanki”. Hangi mektup? (İntihar mektubu). Gibi gibi.
“Sevgili katil, yaptığını beğendin mi?”
Ne yapmışım?
“Daha ne yapacaksın?”
Hayır! Hep Nizamettin’in oyunu bunlar. Lanet olsun Nizamettin’e. Eyvah! Katil; sözünü ettiği katil, benim. Hemen teslim olmalıyım.
Hemen telefona sarıldım.
“Alo, polis mi?”
“Evet, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Adınız nedir?”
“Polis”
“Sevgili polis, ben bir itirafta bulunacağım.”
“Buyurun.”
“Sesiniz de çok hoş bu arada.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
“Sevgilim sen misin?”
“aa, tanıdın mı beni?”
“Seni gidi katil!”
“Nizamettin, aradan çekil hemen!”

“Buyurun polis imdat.”
“Alo polis imdat mı?”
“Dedik ya beyefendi.”
“Ha Pardon.”
“Buyurun, dinliyorum.”
“Buyurun mu dinliyorsunuz? O da ne?”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Hayır efendim estağfurullah.” (katil olduğunu söyle)
“Hayır, söyleyemem.”
“Neyi söyleyemezsiniz?”
“Katil olduğumu….” Eyvah! Ağzımdan kaçırdım.
“Beyefendi yerinizi söyleyin hemen!”
“Hayır, hayır ben aslında yoğum. Valla bak, aramadım seni.”
“Bey..”
DIT DIT DIT DIIIT
Eyvah! Ya yerimi tespit ederlerse. Hemen çıkmalıyım. Nasılsa para da var. Yurtdışına kaçayım. Yahu orada da doğru düzgün yaşama şansı var mı ki? Ötekileştirmesinler beni sonra. (Kimler?) Onlar. Hepsi, ben sen o biz siz onlar. Üçüncü şahıslara sığınan zavallı bir tekilim ben.
Buldum! (Neyi?) eve gitmeyi.
Yazıhanemden çıktım, evin yolunu tuttum.  Hava kararmıştı. Bugün geçmemişti resmen. Oldukça uzun yaşadım. Evin sokağına girdiğimde yaşlı kesim günün son yaşam evrelerindeydi. Yerde bir taş sökülmüştü. Olmayan taşın meydana getirdiği boşluğu izlerken kendi boşluğum geldi aklıma. Ben bir çukurdum, bir engebe. Bu hayata fazlaydım.
Bastonlu amca yanıma geldi. Selam verdi, karşılık verdim.
“Oğlum niye söküyorsun taşları?”
“Kim ben mi?”
“Yok eben.” (ney?) ne ney? (bu yaşlı da çok terbiyesiz.) sensin terbiyesiz.
“kim ben mi?”
“Sen yavrum, kim olacak? Dün de takılıp düşünce attın birini. Evvelsi gün de ilk taşı sökmüştün. Şimdi de birini daha.”
“Yok be amca.”
Elimde bir ağırlık vardı. O da ne? Bir taş! Hem de yerdekilerin akranı. Ne ara sökmüştüm.
“Özür dilerim.”
“Sorun değil.”
“Teşekkür ederim.”

Eve gittim, ne yaptığımı, geçmişte ne olduğunu bilmiyorum. Hafızamdan ya geceye ya da gündüze dair bilgiler siliniyor. Uykusuzluktan olsa gerek. Çaycı da, gece gündüz hep burada olmaktan, demişti. Gece gündüz hep burada mı? Neyi kastetmişti, kendini mi? Gecede yaşayanım diyordu kendine. Ben de gece yaşayana yalnızlardanım sanırım. Ama artık uyusam iyi olur.  Rahat bir uyku çekebildiğim söylenemez.

Gece yatağıma geçmeye üşenmiş olmalıyım; tekli koltukta uyanır vaziyette buldum kendimi. (bu da nasıl oluyorsa?) elimde bir ağrı var, neden acaba?

GECEDE YAŞAYANLAR-13. BÖLÜM

Bilmiyorum… bir katil ne yapar bilmiyorum. Bir ruh hastası ne yapmalı bilmiyorum. En iyisi, evet evet, en iyisi gidip şikayette bulunayım bu gazete için.  Hatta gazete hakkında tazminat davası açayım. Evet, görsün bakalım Nizamettin o zaman bana ruh hastası demek, ne demekmiş. Hakaret davası açacağım.
Evden çıkıp en yakın karakola gittim.
“şikayette bulunmak istiyorum.”
“şu büroya”
“teşekkür ederim.”
“Şikayette bulunmak istiyorum.”
“burası değil diğer taraf.”
“Teşekkür ederim.”
“Şikayet… bulunmak..”
“Öğle tatiline girdik.”
Eh be! Yeter be! Sabahtan beri oradan oraya yönlendiriyorsunuz. Her yer için ayrı sıra bekliyorum. Başlarım sizin yaptığınız işe.
Polislere bir güzel çemkirip kaçtım. Maazallah yakalasalardı hemen hapse atarlardı. Bir de katil olduğum öğrenilseydi of of of of!
Lanet olsun tüm polislere! Yakmalı bunların hepsini, topa tutmalı. (Ama insanlar çalışmak zorundalar) Hayır! Mesele bu değil! Mesele tercih! Mesele işini iyiye kullanmak. Mesele elini vicdanına koymak. Bunların hepsi birer tercihtir.
Ama bazı zorunluluklar da var. Mesela biri sütü sevmez ama sütlacın tadına bayılır. Ama süt içilir, sütlaç içilmez. Fakat ham maddesinde süt var, bu zorunluluk. Süt olmadan sütlaç olmaz. Ama sütü içmeyip sütlacı yemek bir tercihtir. Evet, bir tercih; herkesin işine geldiğini yaptığı bir tercih. Nefret ediyorum tercihlerden, tercih edenlerden! Topa tutmalı tüm tercih edenleri. En iyisi kendi işimi kendim halledeyim.
Yazıhaneme geçtim. Paket bu sefer kapının önündeydi. Aldım. “Gazeteniz” Hala utanmadan baskı yapıyorsunuz ha! Rezil herifler, yakmalı sizi mahvetmeli. Nerede o Doktor Nizamettin’in sayfası. (Aç bakalım.) Dur, açacağım; işte açtım.

“Sevgili okurlarım, doktorunuz Nizamettin olarak size elimden gelen yardımda bulunmaya gayret gösteriyorum. (bir de cümle kurabilse!) siz, bize gönderdiğiniz mektuplarla bize güveniyor ve bize her hakkı tanıyorsunuz. Size verilen ikramiyeler bunun  karşılığıdır. Mektup göndererek bize, sizi istediğimiz şekilde değerlendirme hakkını veriyorsunuz. Bu nedenle şikayetlerinizin hiçbir geçerliliği yoktur.
“Nasıl yani ben şikayetçi olamayacak mıyım?”
“Olamayacaksın katil!”
Ne? Ne diyorsun Nizamettin?
“Eğer şikayette bulunursan, sana verdiğimiz paraya karşılık olarak bize ruhunu vermeyi kabul etmiş oluyorsun.”
Nasıl yani, ruhumu nasıl alacaksın?
“Kaza süsü vererek!..-hıhıhıhıııııı!!...”

Ne oluyor be? Gazetede, sorduğum soruların tüm cevapları verilmiş vaziyette. Adeta şimdi yazılmış gibi.
Demek, şimdi de öldürmekle tehdit ediyorsunuz beni. Hayır, bu olamaz.
Gazeteyi kapattığım gibi en yakın karakola gittim.
“Tehdit ediliyorum polis bey yardımcı olun!”
“Buyurum beyefendi, lütfen sakin olun.”
“Bakın, alın gazeteye bakın. Sözü geçen katil benim. Benim derken ben katilim, daha doğrusu değilim. Bu Nizamettin olacak herif bana komplo kurdu. Tüm ülkeye rezil etti, katil ilan etti beni. Ne olur yardımcı olun. Şimdi de öldürmekle tehdit ediyor.”
Ilımlı bir polisti. Gazetemi alıp yanındaki arkadaşına gösterdi. Arada bana tuhaf bakışlar atıyorlardı.
“Beyefendi.. size şaka yapılmış olmasın?”
“Nasıl yani, ne şakası, kim, ne yapabilir bana?”
“Ben bu gazeteyi hayatımda ilk defa görüyorum” yanındakine “sen gördün mü daha önce?”
“yo valla ben de ilk defa görüyorum.”

Polis gazeteyi inlemeye devam etti. “Hıı,  dur bakalım,” dedi. “Bakın şurada, küçük bir yerde, sanırım dikkatlerinden kaçmış. Gazetenin basıldığı matbaanın adı var. Siz biliyor musunuz burayı?”
Bilmiyordum, şoktaydım, doğru düzgün bakmadım bile.
“Bilmiyorum.”
“Biraz bekleyin, biz size adresi bulup verelim olur mu?”
“Olur… teşekkür ederim.”


Yolum bozulmuştu. Kendimi bir çukur gibi hissediyordum. Çok geçmeden (Ne geçmeden?) vakit geçmeden geldiler. Elinde minik bir kağıt vardı. Üzerinde de yazılar yazmaktaydı. Muhtemelen adresti, evet öyle olmalıydı.

GECEDE YAŞAYANLAR-14. BÖLÜM

Kağıdı aldım, tekrar teşekkür ettim. “keşke tüm polisler sizin gibi olsa. Ama ne yapacaksınız tüm insanlar aynı değil.” (Doğru) evet, benim de iyi bir insan olmadığım doğruydu. Ama artık hepsine olmasa da insanlara tolerans göstermeyi öğrenmiş oldum. Elimdeki kağıda bakmadan yürümeye başladım. Sonra buranın neresi olduğunu merak ettim(adresin)
Neresi olduğunu, duygularımın hangi mürekkeplerle lekelendiğini görmek istedim. Kağıt biraz ıslanmıştı, ben de terlemiştim.
Bir taksiye yanaştım, nasılsa param çoktu. “Şurayı biliyor musunuz?” diye sordum.
“Buraya çok yakındır,” dedi. “Gel götüreyim.” Taksiye bindim.
“Beklemeye gerek yok, fazla fazla veririm.” dedim.
“Olur beyim, hayhay.”
Onun da beyi oldum. Para insanı nasıl da değiştiriyordu. Nasıl bir yakınlıksa anlamadım. Ara sokağın birinden girdi öbüründen çıktı. İyici dolandıktan sonra durdu, “İşte burasıdır beyim” dedi.
“Yahu buraya gelmek için o kadar dolanılır mı?”
“Beyim ben bildiğim yoldan gittim.”
“Yahu bir git! Yolu en az üç misli uzattın, pis herif!”
“Kardeeeş! Ayıp oluyor” dedi.
“Ne kardeşi be! Pis dolandırıcı.”
“Lan bana bak..”
“Aha baktım.”
Bağırış çağırışı duyan esnaflar taksinin etrafına koşuşmaya başladı. Olay daha fazla büyümeden yatıştırmaya çalıştılar. Taksici “Ulan ben senin parana mı kaldım?” dedi.
“Kes ulan, al paranı da defol git!” dedim. Elimi cebime attım. Para yoktu. (Nasıl olur?) bilmem. Hiç bozuntuya vermemeye çalıştım.  “Yürü, pis dolandırıcı!”
Olaydan kurtulmak için etrafıma toplanan insanlara derdimi anlatmaya çalıştım.
“Yahu abi, şurada sordum, buraya nasıl gelirim diye. Yakın, gel götüreyim dedi. Bir sokaktan girdi öbüründen çıktı. Sonra getirdi beni buraya. Adalet mi bu yahu? Adalet buysa gitsin hakim olsun bu adam. Hangi vicdana sığar?”
Etrafımdakiler haklı olduğuma karar kılınca hep bir ağızdan taksiciye söz baskısında bulunup arabasına bindirip gönderdiler.
“Sen de akıllım, sürekli gelip gittiğin yeri nasıl bilmezsin?” sürekli mi?
“Ne bileyim abi, dalgınlık, yorgunluk işte” diyerek geçiştirdim.  Kalabalık dağıldıktan sonra içlerinden en yabancı yüzlüsüne yanaştım:
“Acaba burayı biliyor musunuz?”
Adam kağıdın üstündeki yeri okur okumaz “Şu karşıdaki han var ya, iş hanı. Oraya git, kime sorsan gösterir.”
“Teşekkür ederim.”
Hay Allah, kime sorsam ki? Yolun karşısına geçtim. Giriş kattaki ilk kapıyı açıp içeri girdim. Adam döner sandalyesine kurulmuştu. Elimdeki kağıdın yazılı bölümünü ona yönelterek sordum:
“Şurası nerede biliyor musunuz?” (sanırım iki işi aynı anda yapabildiğimi gösteriyordum)
Adam kağıdı doğru düzgün incelemeden “Vallahi bilmiyorum” diye cevapladı. Çok sinirlendim! Hem bu adama hem de “kime sorsam gösterir” diyen adama. Zaten o taksiciye de sinir olmuştum. Lanet olsun tüm taksicilere. Topa tutmalı hepsini. (Ama şimdi değil). Doğru, değil. Şimdi daha önemli işlerim vardı.
“Teşekkür ederim.” Dışarı çıktım. Kağıda tekrar baktım. Kapıyı kapatırken solumdan birinin bana doğru yaklaştığını gördüm. Doğrudan soruyu sordum:
“Yahu şuraya nasıl giderim?”
Adam önce tuhaf bir bakış attı. sonra  bedeninin duruş biçimini hiç bozmadan sol eliyle sağ üst çaprazdan üst katı işaret etti:
“Şu üst kattaki matbaa yok mu beyim? (Var mı?) orası işte, ‘matbaanız’.”
Aradığım yeri bulmanın sevinciyle teşekkür ettim. Tarif ettiği yere doğru adımlarımı atarken arkamdan “Çayını masaya bırakıyorum beyim.” diye seslendi. Bana söylemiş olduğunu sandım; fakat neden böyle bir şey söyleyeceğini tahmin edemediğimden, duyduklarımı önemsemedim. Bana öyle geldiğini düşündüm.  Üst kata çıktım, elimdeki kağıda tekrar baktım.  “matbaanız….”
İşte orada. İçeri girdim.
“hoş geldin abi” diye karşılandım.
“hoş bulduk” matbaanın yazıhanesinden başka biri çıktı.
“Hayırdı ağabey, bugün erken geldin.” Nasıl? “Bugün erken mi çıkartacağız baskıları?”
Hiçbir şey anlamıyordum.(Yine)
“ağabey iyi misin?”
Geçiştirici bir cevapla “İyiyim, iyiyim” dedim. Adam henüz hiçbir cevap almadan sorularını sormaya devam ediyordu.
“ağabey sorun yok ya?”
“yok yok bir sorun yok.”

15. BÖLÜM:
 http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/08/gecede-yasayanlar-11.html

GECEDE YAŞAYANLAR-15. BÖLÜM (SON)

Matbaadan çıktım, yazıhanenin bulunduğu kata indim. Yazıhaneme girip birkaç adımda bir yön değiştirme mecburiyetiyle volta almaya başladım. Hiçbir şey anlamamaya devam ediyordum. Ne oluyor, bunlar kim? Ben kimim?..
Çaycı içeri girdi: “Hayırdır beyim çayı beğenmedin mi?”
“Yok canım, dur içerim onu.” Bardağa uzandım, buz gibi olmuştu. Ne ara soğumuştu?
“Sen yukarı çıkınca seslendim arkandan ama duymadın herhalde beyim. Ben de çok kalmazsın yukarıda diye bırakmıştım çayı.”
“Sen o çayı bana mı getirmiştin?”
“Tabi beyim, başka kime getireceğim?” (Allah Allah, ne oluyor arkadaş?)
Değişiyorum, düşüncelerim değişiyor, ben değişiyorum.  Çaycı konuşmaya devam ediyor.
“Beyim bir rica olacak.”
“Söyle.”
“Bu gece gelecek misiniz yine?”
“Bilmem, hayırdır?”
“Bu gece çalışmayacaksak hani, eve gidem diyorum artık. Gece gündüz yoruldum vallaha.”
“Tamam, keyfine bak. Zaten bundan sonra biraz da gündüz koşacağız.”
“Matbaanıza da haber edeyim mi?”
“Yok, lazım değil.”
“Müsaadenle beyim”
“Yahu bir şey soracağım.”
“Buyur beyim.”
“Hayatından memnun musun?”
“Hamdolsun beyim.”
“Pek memnun değil gibi duruyorsun.”
“Görünüşe aldanmayacaksın beyim. Her şey göründüğünün tam tersi çıkabilir.”
Dediği gibi, hiçbir şey göründüğü gibi durmuyordu. İnsanları sıfatlarıyla düşünmedikçe mutlu oluyordum.
“Buradan memnun musun peki?”
“Allah razı olsun beyim. Allah seni başımızdan eksik etmesin.”
“İyi, hadi git artık sen. Yarın da gelme; iznin olsun, benden.”
“Allah razı olsun beyim, büyük adamsın.”
“Yok yok estağfurullah.”
“Çayını yenileyeyim mi beyim?”
“Olur, olur.”
“Sen de çok yorgun görünüyorsun.”
“Ee gece gündüz çalışmaktan.”
“Dinlen artık sen de beyim. Yoruluyorsun ne zamandır.”
Haklıydı yoruluyordum. Bunu önce kendimin kabul etmesi gerekiyordu. Değişim önce bende başlıyordu. Soğumuş çay bardağını alıp dışarı çıktı çaycı.
(Peki sen iyi misin?) Bilmem. (Gerçekten bilmiyorum). Sıkılmış olabilir misin bu işten? (Belki) Ne zamandır gazete okumuyorsun? Evet, evet o günden beri.
Masamın başına geçtim. Ehemmiyetli kişisel eşyalarımı sakladığım çekmeceyi açtım. Gazeteniz, gazeteniz, gazeteniz… çıkar şunları! Tamam. Mektuplar, mektuplar…
Sayfaları tek tek inceledim. hepsi aynı kişi tarafından yazılmıştı. Belli başlı harflerde değişiklikler var; yazılış biçimlerinde. Mesela bu mektupta sola değil de sağa doğru yatırmışsın yazarken harfleri. (Öyle mi yapmışım?) evet.
Çekmecenin en altındaki kesilmiş kağıdı çıkarttım. “İntihar eden K.B. mektubunu…. ‘…öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.’ diye sonlandırdı. Bilinmeyen üçüncü şahıslar olup olmadığı araştırılıyor.”
Yaa, hala araştırıyorlar. Muhafazakar kesimden nefret ederdi. Ailem de kabul etmezdi zaten onu. Cesaret edemedim. İnsanın hayatında mutlaka bir gerçeklik olmalı. Hayallerin sadece düşlerde somut kalabildiği hayal kurma dünyasında mutlaka bir şey gerçek olmalı. Yok yere yalanlarla doldurduğumu hikayelere ufak da olsa gerçek sıkıştırılmalı. Yaşadığını bilmek için. Ne yapmalı peki?
Hep, bir tren yolculuğuna çıkmak isterdi. Ama kaçınırdı, yadırganmaktan korkardı. (Onu yatıştıramaz mıydın?) Yatıştırdığımı sanırdım. (Nereden biliyorsun?) Yanımda yok ya ondan. Nerede onu bile bilmiyorum.(Cennette olabilir mi?) Orası nere ki? (Bilmem, iyi bir yer olabilir.)
Trenle gidilir mi oraya? (Hiç denemedim). Ben deneyebilirim.  Tren yolculuğuna çıkmalı. Hiç konuşmadan geçecek bir tren yolculuğuna. (Yataklı vagonu tavsiye ederim. Uğraman gereken yerler de var mutlaka). Olur. Bakarız...

20/24/25/26.08.2013

Etkileşim, alıntı:
Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken
Milan Kundera- Kimlik
Otuzbir Nolu Vaka
Korkuluk

10 Şubat 2013 Pazar

ÖNSÖZ


Odamda bir koltuk, bir tabure-sehpa niyetine- bir masa bir de sandalye. Odamın bu hali içimdeki yoksulluğa iyi geliyor. Odadan çıktım, dış görünüşüm gibi sahte ve şatafatlı gerçek hayatımın gerçekliği yüzüme tokat gibi çarptı.
Komodinin üzerinde anahtar var, arabanın anahtarı. Bir ben dışarıda bisiklet ve de anahtar. Anahtardan yana tercihimi evinkinden yana kullandım. Onu almak zorundaydım da bir yana. Neyse, kapıyı kilitledim. Bisikleti sakladığım hazneye ulaştım. Tozlu olsa da temizlemekten erinmedim.
Aramızdaki mesafe uzun olabilir, arabayla yanına daha çabuk varacak da olabilirim. Ama tercihimi bisikletten yana kullandım. senin yanına varabilmek için daha çok çabalamak için. Yanında olabilmek için geçirdiğim her saniyenin değerini daha çok anlayabilmek için. Yine yanında olabilmenin heyecanıyla yanıp tutuşurken, bu heyecanımı sana sarılırken daha çok yansıtabilmek için. Soğuk bir kış gününde, alnımdan şıp şıp damlayan ter zerreciklerini görüp emeğimi anladığında, elinle alnımı silerken emeğimin mükafatını daha manidar bulabilmem için.
Kocaman bir gülümsemeyle karşıladın beni. Erinmedim bundan; neredeyse birbirimizi ilk görüş süreçlerimizdi.
“Benim için bunu yaptığına inanamıyorum.” Dedi. Bisikleti orada bir yerde bırakıp yürüyerek ilerledik. Yürüme esnasında koluma girdi. Mutlu görünüyordu, halinden memnun olduğuna inanıyordum. Yanıltamazdı beni, dışarıya, bana insanlara, herkese, her  şeye gülümsüyordu mutluluğunu ilan edercesine.
Bir ben vardım, bir şemsiye bir de onun eli avuçlarımda.
İnsanın cisimlerine değil fikirlerine değer verilmelidir, dedim ona. Sen benim fikirlerime ehemmiyet veriyorsun. Ben de bu yüzden hiçbir sıkıntıyı bir engel görmeyip bir hamlede geliyorum üstesinden.
Cisimler zahiri olurlar diye karşılık verdi. Fikirler ise gelişebilir. Cisimler insanları yanıltabilirler. Nasıl desem,  eline alır onu, hep öyle kalacak zanneder. Zamanla eskiyince de, bir başkasını aramaya başlar.
Halbuki diyerek sözünü kestim. Sen ona ne kadar değer verirsen, o kadar eskimez o. Yani suçlu yine sensin.
Konuşmanın gidişatı olumlu görünmekle birlikte kullandığımız ibareler yeni yeni dikkatimi çekiyor aslında. Söyleyiş biçimlerimiz bir ezber mi, bir alışkanlık mı yoksa zihnin sana bir şey çaktırmadan bir şeyler sezinlemesi mi? Bir gerçeklik belirtisi, belki de bir uyarı. Yapmalısın, diyorum sıradan konuşurken, insanlar hakkında konuşurken. “Sın” diyorum, belli ki alttan alta ona . uyarıyor muydum onu, yoksa geleceği mi görüyordum.
                                                                              *
Kötü ifade duymak, afişe etmek birilerini. Sıyrılmak istediğimiz için mi günahlarımızdan. Sahi ne gğnah işledik ve neden, neden diye sorguluyoruz.
“O zaten hep böyleydi” demişti, yakın arkadaşım hakkında. Çalkantılı bir süreç geçirmiştik ve ayrılmak üzereydik. Arkadaşım “yine kararlarına saygı duyarı; fakat unutma,” dedi.
“Bir şey, bir kez olursa, bir daha olmaz. Ama ikinci kez olursa üçüncüsü de mutlaka olur.” Bir kitaptan okuduğunu söylemişti, “Simyacı!” diye eklemişti ardından heyecanla. “Anladığım ve bildiğim kadarıyla hep aynı tartışmalar üzerinden ilerliyorsunuz. Yorum yapmaktan kaçınıyorum; ama bana kalırsa böyle olmaz” demişti yakın arkadaşım, bir zamanlar yakın arkadaşım.
Çünkü insan, yok genelleme yapmayacağım. Ben, öylesine nankörüm ki; bir duygu üzerinden yargılarım onu. Sadece bir duyguyla fişledim. Neden o duygunun kapsadığı uğrak noktaları kestiremedim? Halbuki mutluluk, üzüntü; bunlar da birer duygu ama sebepleri?
Bizim ilişkimizin bitmesinin sebebi de benim, bir zamanlar yakın arkadaşımla.
Olumsuz yargı alma korkumdan dolayı, suçu bir başkasına atma ikileminden kurtulamayıp, sonunda onu suçlu bulduğumdan.
Kız arkadaşımla barıştıktan sonra, onun söylediklerini anlatmıştım. “Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş.”  Dedi. Halbuki o kedi senin kokmuş ciğerini ne yapsın? Sen, sonradan benim, kötüleşmiş diye nitelendirdiğin durumumu ne yapacaktın? Değil mi, öyle demiştin. Sonra anladım, olumsuz yargıların altında hep kendi kişisel menkıbemizin bir kötü yanı bulunduğunu. Üstüne nasıl toprak atıp, verimli toprağı kullanılmaz halde bırakışımızı.
                                                                              *
“Neyin var?” diye sordum bir gün.
“Sana ne!” dedi. Son birkaç gündür, durum aynı vaziyette gitmekteydi. Sürekli olumsuz yargılar üzerinden.
“Yeni bir şey yapmayı düşünüyorum; ama önce maddi geliri sağlamam lazım.” Dedim.
“Hıı, yaparsın.” Dedi.
“İnanmıyor musun yapacağıma?” dedim.
“Yaptıklarının kime ne yararı var?” dedi.
“Hani, eskiden yaptıklarımı çok değerli bulurdun.” dedim.
“Aman, sürekli boş uğraşlar peşindesin. Yaptığının kime ne yararı var söyler misin? Gelmişsin yok bisikletle geliyorum, sana kavuşmanın heyecanını daha çok yaşamak için, diyorsun. Bana ne yahu bana ne. Ben daha fazla katlanmak istemiyorum sana.”
Yok, hayır, son konuşmamız olmadı bu. Ama o gün gitti. Yeni heyecanının heyecanını görüyordum yüzünde. Başlarda takip ettim, yalan değil. Neden yahu, diye çok sordum kendime. İsyan ettim, bu dünyanın içine edeyim, şansını bahtını, ohooov. Bir hayli giydirdim anlayacağın.”
(Şu an “sonra” diye sormanı bekliyorum. Ha sordun mu?)
Düşündüm. İnsan içine kapanık bir hayvandır esasında. İçini doldurur, sonra bir patlar ki; patladığı zaman da çok aptalca örnekler verdiğinin farkında olmaz. Kendimden biliyorum, toprak atmıyorum yani üstüne.
Her tohum pis kokar; ama ona iyi bakarsan, yeşertirsin. Gübre bildiğin hayvan dışkısı. Ama meyve yemek ve insanlarla paylaşıp mutlu olmak istiyorsan her şeye katlanacaksın. Katlandım, aptallığımı kabul ettim.
Tüm mutlu mesut ibarelerini sineye çektim. Hissedersin, belki hissetmek istersin. Fakat, geçmişi asla unutamazsın. Onun iyi yönlerini alıp kötü izlerini silmiş olabilirsin. Ama unutamazsın. Çünkü biliyorsun ki seninleyken(yani benimleyken) de en güzel günüm, hayatımın en mutlu anı, daha önce böyle eğlendiğimi hatırlamıyorum, geçmişimdeki pişmanlıklar, ne kadar aptalmışım, sen en büyük şansımsın; bunların hepsini sana da(bana da) söylüyordu. Bu sadece kendine ihanettir, kendine riyakarlıktır. İnsan her gün gelişir, değişir. Ömür boyu aynı kalacağını düşünmek büyük bir yanılsamadır. Sadece, ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak ehemmiyetli noktadır. O da tabi, sen değerliysen.
Bugün, sadece şu anki benliğimle ilgili söylemlerim gerçektir. Yarın, bugünden pişmanlık duymak, kendine ihanettir.
Ve geçtiğimiz günlerde bir mesaj aldım ondan. İnsan kaybettiğinde değerini anlıyormuş. Her şey yalanmış, benimle mutlu olduğu gibi kimseyle olamazmış, olamamış da. Çok aptalmış, ben çok değerli işler yapıyormuşum, devam etmeliymişim.
“Bunu zaten biliyorum” dedim.
“Neyi?” dedi
“Hem iyi işler yaptığımı, hem de…”
(Bu kez ondan bir tepki bekledim.)
“Hem de?”
“Senin ne kadar aptal olduğunu.”
“Sen kendini ne sanıyorsun, çok önemli biri mi?” dedi az evvelki kendine ihanet ederek.
“Ben önemsiz bir insanım. Ama kendini çok mühim bir kişi zannedenlere ne kadar gereksiz olduklarını hatırlattığım için beni çekemezler.
“Simdi benim değerli vaktimi meşgul etme, arkadaşımın hediyesi olan bisikletle gezineceğim.” dedim.
Evet, arkadaşımın, çocukluk çağımızda bana verdiği eski bisiklet. Onu yine oradan çıkardım ve daha çok özen göstererek temizledim. Hemen bir bisikletçiye gidip yeni bir bisiklet aldım, bir de adam tutup hurra, onun yanına. Dükkanının önünde oturuyordu. Yanımdaki adamı gönderdim elinde bir notla.
“Sana ne zamandır bisiklet alma sözüm vardı; ‘hep unutuyorsun ulan!’ diye veryansın ederdin; unutulan sadece kötü anılar olsun be kardeşim.”
İşte böyle. Şimdi bir ben bisiklet ve? .. ne dersin?