belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2016 Perşembe

OLDURULAMAYAN


“Söyleyecek kelimelerimin olmasını çok isterdim” diye düşündü’m- bir zamanlar ben, şimdi düşünemiyor ve söyleyemiyorum hiçbir şey- tıpkı demin çok önceden düşündüğümü ifade ettiğim cümleyi kurduğum zamandaki gibi-; ya hiçbir şey değişmedi hayatımda, fikirlerimde- belki geçmişte aptaldım, şimdi de aptalım; belki hep aptaldım; ben de onu düşünüyordum şu anda; belki de ben her dönem “aynı” düşünceleri yaşıyorum- aptal olduğumdan>> derdi’m bunu çok eskiden de , hatta söyleyecek hiçbir şeyimin olmadığını düşündüğüm anlardan önce de; gerçi şimdi de söyleyecek hiçbir şeyim yok- eskiden hayran olduğum- karşımdaki bu yüz karşısında. Hiçbir şey hissetmiyorum hem de –tekrarlamaktan ne kadar canım sıkılıyor olsa bile- hiçbir şey. Hiçbir şey hissetmemek çok kötü.
Zorluyorum kendimi –ne kadar zorlasam da- nefret bile edemiyorum –nefret etsem hiç olmazsa bir tavrım olurdu- böyle rol yapmak zorunda kalmazdım; “seni gördüğüme çok sevindim” cümlesiyle bitirme zorunluluğum olmazdı konuşmanın sonunda; henüz konuşmamızın ortasında, konuşmamızın sonunu nasıl bitireceğimi düşünmek zorunda kalmazdım –şu an verdiğim cevabın ne olduğunu bilmeyerek rastgele cevap verdiğim için kendime kızmazdım- sahi ne konuşuyoruz ki biz şu anda onunla.
“Neden sustun?”
“Efendim?”
Efendim, derdim her zaman bir şeye daldığımda, eskiden de böyle yapardım ben, şu an hiçbir şey hissetmediğim fakat eskiden çok sevdiğim bu yüz karşısında EeSsKkİiDdEeNn BbÖöYyLlEe YyAaPpAaRrDdIıN(m) dedi, benim adıma, ben aynı cümleyi kendi adıma düşünürken; fakat o dalgınlığımdan yararlanıp- çünkü bilmiyordu içimden ne geçirdiğimi- “DALIP GİDERDİN AYNEN BÖYLE” diye ekledi; evet dalıp giderdim, bunu yüzüme vurmak için mi geldin sen peki şimdi, eskiden nasılsam şimdi de aynı olduğumu hatırlatmak mıydı bütün amacın –eskiden hayran olduğum yüzünün karşısında da şimdi hiçbir his duymadan daldığım gibi daldığımı belirterek beni suçlamak mı niyetin; her zaman benim adıma bir şeyler düşünen sen?>> diye düşünüyordu o zamanlar da. Hala böyle düşünüyor.
Hangi andayım bilmiyorum, nerede ne söylediğime dair hiçbir fikrim yok. Bu zamana kadar söylediklerimi alt alta dizmeye kalktığımda bu işin hayret verici derecede çabuk bitmesine şaşıp kalıyorum; çünkü çoğu cümlelerimin sonu “demiş” ile bitiyordu-bunun için hiçbirini ekleyemiyordum. Ne oldu benim cümlelerim, hepsi nereye gitti; duygularımı betimleyecek, dalıp gitmemi engelleyecek ve en önemlisi de “her zaman böyle yapardın” cümlelerinden kurtarabilecek kelimelerim ne oldu benim? Hepsi uçup gitti “her zamanların” arasında –yersiz yersiz kullanımlarla çarçur edildiler benim tarafımdan; bir zamanlar ben olan –şu an onlar ben değil- onlar ben olsaydı –şu an karşımda duran ve eskiden güzel bulduğum yüzü yine çok güzel bulurdum- diye düşündü- o düşündü ben düşünemezdim –eskiden böyle yapardı şimdi bunu yapan eskinin bir taklidiyim-
“Efendim?”
“Sen burada mısın?”
Ha evet evet buradayım. Gidecek başka yerim yok, dedi son cümleyi içinden.

13 Ocak 2015 Salı

GÜLMEK OYUNLARI


(*hikaye tamamlanmamış haliyle yayımlanmıştır)

Nereye bakardı ve de ne çok ağlardı bakışlarında. Belli başlı anlarda gülmek kokardı, öyle bir gülme ki, çok hassas bir burnun aldığı sarımsak kokusu gibiydi, hemen vazgeçilen.
Gülmek zor zanaattır, derdi, gülünmesi istenirken. Gülmek, ancak kendine de gülebiliyorsan sahicidir.
Böyle derdi; şimdi yine ellerde bir çerçeveye oturtulmuş bir kağıt parçası- adına fotoğraf denilen- yine o uzaklara ağlayan bakışları; yine gülmekten bihaber, ağlamaklı, ardında muhtemelen fotoğraftaki yüz ifadesinin, aynısı; kısa bir süre önce canlı olan cansız bedeninde sahici bir üzüntüyle taşınıyor mezarlığa doğru. Acaba istediği yere gömülseydi; her ne kadar toprak olsa da arzu ettiği toprağa gömüldüğünde yüzündeki ifade kendini başka bir şeye bırakacak mıydı, merak ediyorum.
Burada doğru Hikmet ağabey. Burada dediysem, benim olabildiğim burası anlamında. Burada doğdu, büyüdü; burada ölmesine izin verilmedi.
Hikmet ağabeye “Gül” dediler her zaman, gül; gül ki mutlu görünesin.
Mutlu olduğum için mi gülmeli, mutlu görünmek için mi gülmeliyim dedi.
Ne demek istiyorsun bile diyemediler, o zaman sen gülüverirsin, dediler.
Güldü Hikmet ağabey, ilk çocuğunu kucağına aldığında öyle bir güldü ki, canlı olarak şahit olabildi gözlerimiz. Gözlerimiz en büyük yalancılarımız şimdi. Somut bir örnek veremediğimiz için yalancılıkla suçlandı gözlerimiz. Zaten çok da sürmedi Hikmet ağabeyin gülmesi; çok geçmeden Hikmet ağabeyin içindeki yangından daha etkili bir yangın aldı götürdü küçük kızını, henüz hala bebek halindeyken.
Bir çocuğun korunamadığı yerin cehennemden farkı yoktur, dedi Hikmet ağabey. Sen bizim cennetimize nasıl cehennem dersin dediler. Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda, diye nara attılar Mehmet Akif’in sadece İstiklal Marşı’nı bilenler. Vatan hainliği ile suçladılar Hikmet ağabeyi, askerlik yapmadığını bahane ederek.
Askerlik yapmamıştı Hikmet ağabey, kaçacaktı. Askeri keyfi haline kullanan bir dönemde ben de maşa olmak istemem, dedi; çürüğe çıkar yıllarca öylece cezalı kalırım daha iyi.
“Beni anlatma çocuk. Kendi kendine konuşma.
Beni, ben olduğum için sevme çocuk” dedi. “Ben senin istediğin olmayabilirim veya sen beni, istediğim gibi hayal etmiyor olabilirsin.”
Seni sevmemek mümkün müdür Hikmet ağabey, dedim.
Hikmet abi.
Hikmet abii…
Hikmet a…
Gitti Hikmet ağabey, kayboldu gözümde.
Şimdi beyaza sarılmış bedenini, bedeninden biraz daha büyük kazılmış toprak çukura bırakıyorlar.
Dar alanları da hiç sevmezdin Hikmet abi, diyorum içimden. Hikmet abi, mutlu musun içeride?

“Daha tüm numaramı oynamadım” dedi Hikmet ağabey. İçeri girerken.

26 Ekim 2014 Pazar

BENİ KENDİMDEN KURTAR


Kimseden değil
Ne kendinden
Ne de  benimle kıyaslandığında,
üçüncü şahıs sayılabilecek herkesten
Yani hiç kimseden
Kurtarmana gerek yok beni
Sadece benim, kendimin zehri.
Ne kendinden
Ne de herhangi birinden 
Kurtarmaya çalışma beni
Beni kendimden kurtar.
Dışarıya normal görünüm versem de
Hatta etrafımdakiler sayesinde
Yeşil de görünsem yaz mevsimleri
İnsanlar devam da etse
meyve vereceğimi düşünmeyi
Bırak!
Düşünsünler
Düşünmeyi bilseydik
Yaşamaya zorlar mıydık birbirimizi.
Bu meyveyi yiyeceğim diye
Zorla dikilir miydik ebeveynlerimizin bahçelerine.
Meyve vermeyince de kıyabilir miydik önceden
Evlat sevgisi bahanesiyle
Her gün karşımızda ölen yanlış bitkiye.
Beni bırak,
Ma
Beni kendimden kurtar
Ma!
Verdiğim tek meyveleri;
Yani yuva kuran karıncaları
Yol açan kurtları
Yem olarak yiyebileceklerse,
kurtar.
Öldürme görevi verildiyse sana
Beni kendimden kurtar.

3 Şubat 2014 Pazartesi

BAY A(1.BÖLÜM)


(BAY A HİKAYESİ 2 BÖLÜMDEN OLUŞMAKTADIR)

“Aslında olmuyor azizim.”
“Aslında.. olmuyor azizim.”
“Aslında olmuyor... azizim.”
Olmuyor, olmuyor, olmuyor diyerek olmuştu gidişi Bay A’nın. Duyduğum, kulağımın canlı olarak işittiği son cümleleri bunlar olmuştu. Kulağımın son işittikleriydi; aslında günün herhangi bir anında onu duyuyorum. Onun söyledikleri geliyor aklıma bazı bazı. Bazen de onun ağzından soru soruyor, kendi ağzımdan cevap veriyorum. Nedense kendi sesimi yadırgıyorum. Bu yüzden içimden konuşup, yine içimden dinliyorum, benim zihnimden onun cevaplarını.
Bay A’nın bambaşka bir insan olma özelliği vardı. Bambaşkalarına göre normal gelebilir; fakat benim için normal insanlardan daha başkadır. Bir kere benimle konuşurdu. Ne zaman bir soru soracak olsam, ben sormadan cevap verirdi. Bu yeteneğine hala hayret ediyorum.
Çünkü gidişinin üzerinden uzun süre geçmiş olmasına rağmen Bay A’nın, halen onun gibi birini bulamıyorum. Bunun için çok çabalıyorum; mesela sahilde en yalnız bir oturağa oturup, önümden geçen insanların üzerinde Bay A’nınkine benzer nitelikler arıyorum.
Ama hiçbirinde ne onun bakışını, ne onun saçını başını, ne onun oturuşunu anımsatan tek bir özellik bulamıyorum.
Sanki o bir başka bakıyor, sanki hiçbir rüzgar onun saçlarını uçuşturamaz; sanki kimse onun oturduğu oturağa oturamaz, onun baktığı manzaraya bakamaz. 
Kimsede bu vasıfları bulamayınca Bay A’nın baktığı manzarayı bulmakta karar kıldım. Fakat bu da çok zordu, hatta imkansızdı.
Ama birkaç tane Bay A’nın benzerini bulmuştum: Hemen önlerini kestim- tabi hepsinin farklı zaman dilimlerinde.-
Benim oturduğum banka oturmalarını istedim. Önce rica etmiş olmalıyım, sonra ısrar edip ardından tehdit etmiş  de olabilirim. Büyük çoğunluğu- hatta hemen hemen hepsi- büyük bir gümbürtü ile sona ermişti. Galiba içlerinden biri tam istediğim Bay A’nın özelliklerini bünyesinde barındırıyordu. Hatta ben istemeden doğrudan oturduğum bankta sağ tarafta oturdu. Göz ucuyla süzmeye başladım.
Dirseklerini dizlerine dayadı ve dış yöne açtığı her iki elinin avucuna eşit ağırlıkta olmak üzere çenesini dayayıp başının ağırlığını bıraktı.
İşte bu, tamam. Yeni Bay A’nın diğer yanına geçmeliyim, diye düşünmüştüm; davranışım fiilen dile geldi. Sanırım bu, dalgın yeni Bay A’nın huzurunu kaçırdı, hemen uzaklaştı yanımdan.
Ardından el sallıyorum, Bay A’nın ardından.
Aslında peşine de takılabilirdim. Peşine takılıp, yürüyüşünde, duruşunda, bakışında Bay A’nın özelliklerini arayabilirdim.
Aslındam, aslında olarak kalamadı. Sessiz de düşünemem ben zaten.
Bir müddet takip ettim, yürümeye devam ettim Bay A’nın birkaç metre ardından. Ara sıra durakladı, sağına soluna baktı. Derken koşmaya başladı. aramızdaki o ara, önceki ara kadar kalmasının gerektiğini düşündüğüm için ben de koşma durumuna girmiş bulundum.
Bay A’nın, koşma durumu içinde sadece birkaç adım kalması yüzünden, o birkaç adımı kontrol edemediğim için –koşarken hep kontrolsüz olurum zaten, oraya buraya çarparım- Bay A’nın bedenine olması gerektiğinden daha yakın durdum.
O arkasını dönerken, ben de aramızdaki mesafeyi ayarlamaya çalışıyordum.
“Ne geliyorsun arkamdan be! Sapık mısın?” diye bir nefes duydum, Bay A’nın ağzından çıkıp sese dönüşen bir nefes.
Hayır! Bu, o ses değildi; bu nefes değildi Bay A’nın sesi ve nefesi.
Hiçbir şey söylemedim karşımdaki Bay A’nın olmayan sesine. İçimden de bir karşılık vermedim.
Ellerimle belli belirsiz bir özür ifadesi yaparak zahiri bay A’nın yüzüne karşı, ben sırtımı döndüm.

BAY A (2. BÖLÜM)


Kendi kendime söylenmeye başladım:
“Böyle olmuyor azizim”
Ne? Ne dedim ben biraz önce? “Böyle olmuyor azizim.” Bay A’nın söylediklerine ne kadar yakın oldu bu söylediklerim. Yoksa ben de Bay A’nın yaptığı gibi ortalıktan kaybolacak ve peşimde bir ben arayan bir insan mı bırakacağım?
Neyse ki etrafımda yalnız bırakacağım kimsenin olmadığı aklıma geliyor, rahatlıyorum.
Belki de Bay A’nın ortadan kaybolmadığı zamandan önce ona bu cümleyi kurar ve onun da benim gibi etrafında bana benzer birini bulmasını sağlayabilirdim.
Ama o yapar mıydı ki böyle bir şey? Hatırladığım kadarıyla o zaten yalnız kalmayı tercih ediyordu. Nedenini sorardım. Cevap vermezdi. Sonra ona hak vermiştim. Çünkü “neden”, cevabı verilecek en zor soruydu. Gerçi o hiçbir soruma cevap vermezdi. Konuşmazdı da hiç. Sanki onun yerine sadece ben konuşurdum.
“Her insan bir liman” deyişi beliriyor zihnimde Bay A’nın.
“Ne demek istiyorsun?” diye seslice sormuştum. Yine cevap vermemişti, sadece bakmıştı baktığı yere.
“Yalnızlık çoğunlukla tercih ettiğimiz şey  değil” deyişi canlanıyor zihnimde Bay A’nın sesinden.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum bu sefer Bay A’nın duyabileceği gibi, içimden.
Ama içimden soruşum, Bay A’nın sesine kayar gibi oldu. Güldüğünü hatırlıyorum Bay A’nın.
“Neden gülüyorsun?” diye sordum; gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
“Hep aynı soruları soruyorsun fakat hepsi farklı bir anlama geliyor” diye geldi cevabı Bay A’nın.
“Ne demek istiyorsun?” diyordum tekrar.
Sadece gülümseyişini işitiyorum Bay A’nın. Ellerimi uzatıyorum Bay A’nın olduğu yere doğru. Önümde duruyor Bay A’nın duruşu, oturuşu, bakışı ve zihnimde can bulan sesi.
Karnımda bir çekilme hissediyorum; Bay A’nın tepkisizliği sürüyor birkaç dakikadan beri.
“Bayan çocuğu uzaklaştırın!”
Bay  A’nın, ıssız bir adada tek başına bir oturağın üzerinde oturuşunu izlemeye devam ediyorum. Karnımdaki çekilme devam ediyor.
Bay A’nın yüzeyine dokunuyorum ilk defa. Pütürlü bir yüzeyi var; çok soğuk ve çok canlı.
Bay A’nın ilgisizliği yine devam ediyor; benim dışarıya olan ilgisizliğimin devam edişi gibi.
Ulaşmak üzereyim Bay A’nın yanına, sol elimle uzanmaya çalışıyorum.
“Aziz, uzak dur oğlum!”
Annem, yanında birkaç güvenlik görevlisiyle birlikte yanıma geliyor. Annem beni kucağına alıyor. Güvenlik görevlileri sinirli hareketlerle güvenlik bantlarını olması gereken hizaya getiriyorlar.
İçlerinden biri “Neden böyle yapıyorsun?” diye soruyor, cevap vermiyorum. Öteki yüzüme öyle bir bakıyor ki ürperiyorum. Annemin kucağında Bay A’nın olduğu yere doğru bakıyorum. Bay A’nın ilgisizliği devam ediyor. Bekleyişini sürdürüyor. Yalnızlığını bekliyor orada. Aramızda güvenik görevlilerinin çektiği engeller var; birkaç dakika önce neredeyse aşmış olduğum engeller.
Beriki, gösterme parmağını havaya kaldırıp elini sallayarak:
“Bayan, bu şeridin geçilmesi ve tabloya dokunulması yasaktır!” diyor ve gözlerimin içine sert bir bakış bırakıyor.
İrkiliyorum. Bay A’nın yanına ulaşmam imkansızlaşıyor.
Anneme küsüp “Hani elleyebilecektim anne!” diyerek ağlıyorum.
“Aslında olmuyor Aziz’im” diyor. Tablodaki sırtı dönük ve neredeyse yüzünü göreceğim; artık bu isteğimin gerçekleşmesi mümkün olmayan güzel kadına el sallıyorum; diğer elim biraz önce güvenlik görevlisinin “Bayan!” diye seslendiği annemin avucunda.
“Güle güle Aziz” diyor ardımdan...

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-2. BÖLÜM

Yazanemde(yazıhane?) otururken ve yine bir şeyler düşünmek üzere düşünürken, elinde bir kağıtla, sıcaktan ve yürümekten kan-ter içinde kalmış bir adam içeri girdi. Elindeki kağıdın yazı yazan kısmını bana doğru göstererek “burası nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Anlamadığım nokta, yerin ismini söylüyorsa neden kağıdı bana doğru çeviriyordu veya aramızda en az iki metre mesafe varken(çünkü yaklaşmamıştı, sordu ve soruyu bitirdiği yerde çakılı kaldı) o küçük kağıtta yazılanları okuyup, oranın neresi olduğunu bilmemi nasıl bekliyordu? Hem de içeri girdiğinde gözlüğümü sol elimle çıkarmış ve elimle birlikte masaya bırakmıştım.
Kafamın içinden binalar, sorduğu yere ait tabela silueti vs. bir şeyler geliyordu. Dilimin ucundaydı ama “Iıı, vallahi bilmiyorum” diye cevapladım.
Cevabı duyduktan sonra “Hay senin aklına tüküreyim, elindeki gözlükten utan(tabi abartıyorum)vari” bir bakış attı.
Hoşnutsuz bir biçimde ayrılırken teşekkür etti. Teşekkür etme nezaketinde bulunmasından hoşnut oldum. Kapıyı kapatırken elindeki kağıdı muhtemelen yüz bininci kez inceledi. Sanki bu sefer bakınca “Hey! Aradığın yer işte buradaaa…” diye bir şey belirecekmiş gibi.
Elini kapımın(nasıl da sahiplendim) dış kulbundan ayırırken sağdan(tiyatro metni gibi oldu, sağdan girer!) iş hanının çaycısı, kapıcısı, elektrikçi bulucusu vs. her işe koşturan ama çaycı olarak tanınan kişi göründü.
Hayatında, bana adres sorma şanssızlığına nail olmuş kişi, çaycıya bana yaptığının aynı biçimde hem kağıdı çaycıya çevirip hem de sözle ifade edecek biçimde adresi sordu. Ama kağıdı çaycının gözüne gözüne soktu; bana bunu yapmamıştı. Saygısından herhalde. (Tabi ben bu yazıhanenin sahibiyim; döner koltuğum, masam var. Oturuyorum, yazıyorum.henüz deri koltuk alamadım, misafirlerim basit sandalyelerle idare ediyorlar. Çok rahatsız olduğunu söyleyenler oldu sandalyelerin. Ama ne yapayım? Döner ve rahat olan sandalyemi alabilmek için onlardan kıstım. Hem ben tüm gün buradayım, benim rahatım çok daha önemli. Bu vesileyle gelen misafirler çok oturmuyorlar… çok mu bencilim?)
Çaycı dinledikten sonra, sanki orayı dinlememiş gibi gözüne sokulan kağıdı aldı; kamburu çıkmış pozisyondaydı. Kağıdı tuttuğu eliyle (tepsi sağ elindeydi) duruş biçimini bozma zahmetine girmeden sağ arka çaprazını göstermek suretiyle adama yolu tarif etti. (nasıl yahu?) benim yanımdan asık suratla ayrılarak teşekkür eden adamın yüzünde adeta güller açıyordu. ( bu da nasıl oluyorsa, laf işte.) çaycıya da teşekkür etti. Adam mutluydu. Allah’ım o adamı bir çaycı kadar mutlu edemedim.
Sonra çaycı içeri girdi, yazıhaneme yani, benim olan yazıhaneme. Kendinden emin bir edayla çayı önüme koydu. Adeta “haha! Salak herif bir yol bile tarif edemedin” der gibiydi. Tanrım! Berbat bir duygu bu. Çaycı bile beni aşağılıyor.
“Buyur beyim..” dedi. Teşekkür ettim.
“hayırdır beyim, bir sıkıntı mı var?” (asık suratımdan anlamış olmalı.) yazıhanemin olmasının verdiği gururla “yok bir şeyim!” dedim.
“İlaç falan getireyim mi?” (Allah’ım, eczacılıkta mı yapıyor burada?)
“Yok yok, önemli bir şey değil.” Kapıdan çıkmak üzereyken “Şeeeeyy, ne konuştunzzz….. konuştun..! konuştun o adamla?” (Üstünlüğümü göstermek için ne çaresiz davranışlara giriyordum?)
“Şu yukarıdaki matbaayı sordu beyim.”
“Hangi matbaa?”(yukarıda matbaa mı var?)
“İşte var ya ‘matbaanız’.”
“Matbaam mı, benim matbaam mı?”
“Hayır beyim, matbaanın adı matbaanız. Hani sen de oradan çıkarıyorsun kağıtlarını.” (baskılarını demek istemiş olabilir.)
Bir şoka daha uğradım. Adamın teki bir üst kattaki yeri soruyor, hatta benim baskılarımı çıkarttığım matbaayı soruyor. Ben, vallahi bilmiyorum, diye gönderiyorum. Hiçbir işe yaramıyordum. Bir adres bile bilemiyordum. Bundan sonra her şeyi bileceğim! Her yeri karış karış  öğreneceğim. Buradan sorduklarında, şehrin öbür ucundaki yerin yol tarifini, kilometresini, rakımını, nüfusunu, kesilen ağaç sayısını, ekilen ve hiç ilgilenilmeyerek kaderlerine terk edilen sözüm ona hatıra ormanlarını… hepsini birer birer sayacağım. Siz kimsiniz beni aşağılıyorsunuz? Benim daha kim olduğumu bilmiyorsunuz. Heyt ulan!...rahat sandalyemden kalktım, küçük yazıhanemde dolaşmaya başladım. Üç adımda bir yer değiştirmek zorunda kalıyordum. Yoruldum.  Çaycı içeri girdi, çayı görünce(masadaki dolu çay bardağı) gücendi.
“Beğenmedin mi beyim?”
“yok yahu, daha başlamadım ki.” Masaya yönelip çayı içmek için bardağa uzandım. Çay soğumuştu, buz gibi olmuştu. Onca süre ne yaptım?
Çaycı çayı aldı, “Bu benden olsun beyim, para istemez.” Dolu bardakla birlikte yazıhanemden çıktı.
Yoo hayır, söylemlerinde hiçbir aşağılama yoktu. İlk girdiğinde de gayet mazbuttu, mütevazı idi. Çaycıydı işte, sıradan insan. Esas kibirli bendim…
Koca iş hanının giriş katındaki en küçük(sadece giriş katının değil, koca iş hanının en küçük) yazıhanenin sahibiydim. Doğru düzgün bir gelirim yoktu. Çaycının yeri bile benim yazıhanemden büyüktü. Onun yığınla işi var, hem adres sorana da yolu tarif edebiliyor.  Geliri benden daha iyidir kesin. Baksana eczacılığı da başlamış hem. Belki de tüm bunların bilinciyle “bu benden olsun, para istemez!” dedi. Sahiden öyle mi demişti? Ben mi yanılıyordum, uyduruyor muydum?


Büyük bir çöküntüyle olduğum yerde sandalyeye oturdum. Ahhh! Kıçım ağrıdı. Bu sandalyeler de hakikaten hiç rahat değilmiş.