belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

cinsiyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinsiyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-2. BÖLÜM

Yazanemde(yazıhane?) otururken ve yine bir şeyler düşünmek üzere düşünürken, elinde bir kağıtla, sıcaktan ve yürümekten kan-ter içinde kalmış bir adam içeri girdi. Elindeki kağıdın yazı yazan kısmını bana doğru göstererek “burası nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Anlamadığım nokta, yerin ismini söylüyorsa neden kağıdı bana doğru çeviriyordu veya aramızda en az iki metre mesafe varken(çünkü yaklaşmamıştı, sordu ve soruyu bitirdiği yerde çakılı kaldı) o küçük kağıtta yazılanları okuyup, oranın neresi olduğunu bilmemi nasıl bekliyordu? Hem de içeri girdiğinde gözlüğümü sol elimle çıkarmış ve elimle birlikte masaya bırakmıştım.
Kafamın içinden binalar, sorduğu yere ait tabela silueti vs. bir şeyler geliyordu. Dilimin ucundaydı ama “Iıı, vallahi bilmiyorum” diye cevapladım.
Cevabı duyduktan sonra “Hay senin aklına tüküreyim, elindeki gözlükten utan(tabi abartıyorum)vari” bir bakış attı.
Hoşnutsuz bir biçimde ayrılırken teşekkür etti. Teşekkür etme nezaketinde bulunmasından hoşnut oldum. Kapıyı kapatırken elindeki kağıdı muhtemelen yüz bininci kez inceledi. Sanki bu sefer bakınca “Hey! Aradığın yer işte buradaaa…” diye bir şey belirecekmiş gibi.
Elini kapımın(nasıl da sahiplendim) dış kulbundan ayırırken sağdan(tiyatro metni gibi oldu, sağdan girer!) iş hanının çaycısı, kapıcısı, elektrikçi bulucusu vs. her işe koşturan ama çaycı olarak tanınan kişi göründü.
Hayatında, bana adres sorma şanssızlığına nail olmuş kişi, çaycıya bana yaptığının aynı biçimde hem kağıdı çaycıya çevirip hem de sözle ifade edecek biçimde adresi sordu. Ama kağıdı çaycının gözüne gözüne soktu; bana bunu yapmamıştı. Saygısından herhalde. (Tabi ben bu yazıhanenin sahibiyim; döner koltuğum, masam var. Oturuyorum, yazıyorum.henüz deri koltuk alamadım, misafirlerim basit sandalyelerle idare ediyorlar. Çok rahatsız olduğunu söyleyenler oldu sandalyelerin. Ama ne yapayım? Döner ve rahat olan sandalyemi alabilmek için onlardan kıstım. Hem ben tüm gün buradayım, benim rahatım çok daha önemli. Bu vesileyle gelen misafirler çok oturmuyorlar… çok mu bencilim?)
Çaycı dinledikten sonra, sanki orayı dinlememiş gibi gözüne sokulan kağıdı aldı; kamburu çıkmış pozisyondaydı. Kağıdı tuttuğu eliyle (tepsi sağ elindeydi) duruş biçimini bozma zahmetine girmeden sağ arka çaprazını göstermek suretiyle adama yolu tarif etti. (nasıl yahu?) benim yanımdan asık suratla ayrılarak teşekkür eden adamın yüzünde adeta güller açıyordu. ( bu da nasıl oluyorsa, laf işte.) çaycıya da teşekkür etti. Adam mutluydu. Allah’ım o adamı bir çaycı kadar mutlu edemedim.
Sonra çaycı içeri girdi, yazıhaneme yani, benim olan yazıhaneme. Kendinden emin bir edayla çayı önüme koydu. Adeta “haha! Salak herif bir yol bile tarif edemedin” der gibiydi. Tanrım! Berbat bir duygu bu. Çaycı bile beni aşağılıyor.
“Buyur beyim..” dedi. Teşekkür ettim.
“hayırdır beyim, bir sıkıntı mı var?” (asık suratımdan anlamış olmalı.) yazıhanemin olmasının verdiği gururla “yok bir şeyim!” dedim.
“İlaç falan getireyim mi?” (Allah’ım, eczacılıkta mı yapıyor burada?)
“Yok yok, önemli bir şey değil.” Kapıdan çıkmak üzereyken “Şeeeeyy, ne konuştunzzz….. konuştun..! konuştun o adamla?” (Üstünlüğümü göstermek için ne çaresiz davranışlara giriyordum?)
“Şu yukarıdaki matbaayı sordu beyim.”
“Hangi matbaa?”(yukarıda matbaa mı var?)
“İşte var ya ‘matbaanız’.”
“Matbaam mı, benim matbaam mı?”
“Hayır beyim, matbaanın adı matbaanız. Hani sen de oradan çıkarıyorsun kağıtlarını.” (baskılarını demek istemiş olabilir.)
Bir şoka daha uğradım. Adamın teki bir üst kattaki yeri soruyor, hatta benim baskılarımı çıkarttığım matbaayı soruyor. Ben, vallahi bilmiyorum, diye gönderiyorum. Hiçbir işe yaramıyordum. Bir adres bile bilemiyordum. Bundan sonra her şeyi bileceğim! Her yeri karış karış  öğreneceğim. Buradan sorduklarında, şehrin öbür ucundaki yerin yol tarifini, kilometresini, rakımını, nüfusunu, kesilen ağaç sayısını, ekilen ve hiç ilgilenilmeyerek kaderlerine terk edilen sözüm ona hatıra ormanlarını… hepsini birer birer sayacağım. Siz kimsiniz beni aşağılıyorsunuz? Benim daha kim olduğumu bilmiyorsunuz. Heyt ulan!...rahat sandalyemden kalktım, küçük yazıhanemde dolaşmaya başladım. Üç adımda bir yer değiştirmek zorunda kalıyordum. Yoruldum.  Çaycı içeri girdi, çayı görünce(masadaki dolu çay bardağı) gücendi.
“Beğenmedin mi beyim?”
“yok yahu, daha başlamadım ki.” Masaya yönelip çayı içmek için bardağa uzandım. Çay soğumuştu, buz gibi olmuştu. Onca süre ne yaptım?
Çaycı çayı aldı, “Bu benden olsun beyim, para istemez.” Dolu bardakla birlikte yazıhanemden çıktı.
Yoo hayır, söylemlerinde hiçbir aşağılama yoktu. İlk girdiğinde de gayet mazbuttu, mütevazı idi. Çaycıydı işte, sıradan insan. Esas kibirli bendim…
Koca iş hanının giriş katındaki en küçük(sadece giriş katının değil, koca iş hanının en küçük) yazıhanenin sahibiydim. Doğru düzgün bir gelirim yoktu. Çaycının yeri bile benim yazıhanemden büyüktü. Onun yığınla işi var, hem adres sorana da yolu tarif edebiliyor.  Geliri benden daha iyidir kesin. Baksana eczacılığı da başlamış hem. Belki de tüm bunların bilinciyle “bu benden olsun, para istemez!” dedi. Sahiden öyle mi demişti? Ben mi yanılıyordum, uyduruyor muydum?


Büyük bir çöküntüyle olduğum yerde sandalyeye oturdum. Ahhh! Kıçım ağrıdı. Bu sandalyeler de hakikaten hiç rahat değilmiş.

GECEDE YAŞAYANLAR-3. BÖLÜM

Yanından geçtiğim çocuklar birbirlerine, eyleminin manasını bilmeden “anasını sikeyim” diye küfrediyorlar. Az ötelerinde duran büyük erkek çocuklar da gülüşüyorlar kendi aralarında. İçerinden biri(büyüklerin)- büyük mü sahi onlar?- “gel lan çikolata alacağım sana.” Diyerek bir kere daha kandırıyor çocuğu. Çocuk da örnek olarak onu alıyor ne yapsın.
Mantıklı düşünen bir kesim için çocukluktan iyi eğitim verilmesi gerektiğini düşünerek sürekli küçüklere yönelik işler yapılıyor. Halbuki bilmiyorlar ki sorun büyüklerde; büyükleri değiştirmek lazım. Hepsini, komple silmek lazım. Öldürmek lazım hepsini. Ahh komutayı bana verecekler ki.!!- hay Allah kahretsin!.
Önce beni değiştirmek lazım, diye düşündüm. Önce beni öldürmek lazım…
Ama nereden, nasıl… Sorusu bulunamayan cevaplar canımı sıktı veya tam tersi. Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!
Çocukluğumu düşündüm. Acaba ben de o çocuklar gibi küfür mü ediyordum. Yoo, şimdi pek küfretmem aslında, terbiyeli bir insanımdır(neye göre, kime göre… Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!)
Ama çok küfretmezdim. Küfretmedim de ne oldu sanki? İyi birisi mi yetişti? Az önce konuşmuştun önce kendimi öldürmek lazım diye. (Evet haklıydım) kendime hak verdim.
Peki ne öğretmeli çocuklara?
Utangaç olmamayı. (sen utangaç mıydın?) evet utangaçtım.. Aşktan utanırdım mesela. (Buldum!) vallahi buldum. Çocuklara aşık olmaktan utanmamayı öğretmek lazım. Hatta bunun küfretmekten daha güzel bir şek olduğunu söylemek lazım. Hatta ben de çocuklara, aşık olduklarını kızlara aşık olduklarını itiraf ettikleri taktirde çikolata ısmarlayayım. (Hem kafalarına dank ederse, belki küçük yaşta istemedikleri birileriyle evlendirilmelerini engelleyebilirim. “Sahiden yapabilir misin?” Bilmem, neden olmasın?) evet, evet aynen böyle yapayım.
Peki diğerlerinden ne farkın kalacak? (kimlerden?)
O, çikolata ısmarlayıp küfrettiren büyük çocuklardan.
Ama şimdi, aynı yönteme başvuruyor olabiliriz. (Sonuçta onların bunu kendi istekleriyle, yani parayla kandırılmadan yapmaları gerekir.) tamam, bunu da kabul ediyorum; ama şimdi mesela sütü sevmeyen adam sütlacı pekala sevebilir. Çünkü süt içilir, sütlaç yenir. (ona bakarsan patlıcanı sevmeyen biri de karnıyarık yiyebilir.)
Oğluna bir dua ezberlediği için dondurma ısmarlayan bir baba gördüm. Söylemlerinden anladım bunu, yani kafamdan uydurmadım. mesela bu da bir rüşvet.  Rüşvet para verilince olur ama. Ben de rüşvet vermiyorum ki, sadece çikolata alacaktım. Hadi be, ben seni bilmez miyim? Çikolata almaya üşenirdin kesin. Çocuğa al bununla kendine çikolata al deyip para verirdin. Haklısın.
“yürüüü tipini siktiğim!” bana mı dedi? (bilmem)

En iyisi çocukluğuma döneyim ben.(ama nasıl?) çocukken ne yapardım? (Camiye filan giderdim) Gittim. Şansıma tam namaz vaktinde yetiştim. Durduğumuz safta (saf derken ne arı ne de manyak manasında değil) bir de çocuk vardı. Çocuk kendince bir yarış halindeydi. Önce o yatıyor, ilk önce o ayağa dikiliyordu. Vay canına, ben de böyle yapardım. Şaşırmıştım.(çocukluğuna döndün mü?) Hayır. Ben de çocukla yarışacağım. Her seferinde geçti beni. Yenilgiye fazla dayanamadım. Saftan çıktım. Ayakkabılıkta ayakkabılarımı bulamadım. Çalınmış! Hay Allah kahretsin. Sinirle kafamı kaldırınca, hastanelerde hemşirelerin “sessiz olun” isimli tablolarına benzer bir uyarıyla karşılaştım. “Camide bela okunmaz” az daha üstünde “çocuklar” yazıyordu. Demek ki çocukluğuma dönmüşüm. 

GECEDE YAŞAYANLAR-4. BÖLÜM

Kendimi bir mahalle kahvesinin bahçe kısmında bulunan masalardan birine oturmuş vaziyette bulundum. Masaya oturmuş derken masanın sandalyesi. Fakat masaya ait değil sandalye. İşte komple bir takım oluşturan masa sandalye eşyalarının oluşturduğu bir  bütünün sandalye kolu. İyice saçmaladım. Yahu ne tuhaf şey şu dil.
Masaya oturdum. (işte al şimdi baştan) bu sefer yapmayacağım. Biraz insanları incelemeye koyuldum. İnsanları düşündükçe, onlarla kendimi mukayese etmeye başladığımı fark ettim. Yaş ortalamasının altındaydım. Birçoğu emekli olmuştu, birçoğunun elinde baston vardı. Hııı, demek sabah kapılarının önünü süpürdükten sonra buraya geliyorlardı. Demek yaşam kaynakları burasıydı. Öyleyse buraya hemen bir bomba atmalı,(Tabi ben gittikten sonra) yakmalı tüm kahveleri, diye düşündüm. Böylece tüm yaşlılardan kurtulacaktım. Azrail’in yapamadığını ben yapacaktım. Kahrolsun yaşlı, sabahları kapısının önünü süpüren yaşlıların yaşam alanları, diye feryat ettim. Hemen burayı bir yere şikayet etmeli. Onları yaşam alanlarından etmeliydim.
Sonra aklıma yaşlı kadın geldi. Gözüm kahvede oturup okeye dönen yaşlı bir kadın aradı. Allah kahretsin! Yaşlı bir kadına rastlamadım. Zaten kapısının önünü süpürenlerin bastonu da yoktu. Hadi yine iyisiniz, kahvenizi size bağışlıyorum.
Okey oynayan masalardan birinde oturan bir kişi “usta çay çek!” dedi. Otoriterliğini kendime yediremedim. Hayır, ben ondan daha otoriterdim. Benim bir kere yazıhanem vardı. Göğsümü şişirip oturuşumu değiştirdim, kamburumu düzelttim. Masaya dayalı olan koluma ait olan elimle dizimden destem aldım “Usta bana da bir çay!” dedim.
Ses tonum beni bile etkiledi.  Kahvedeki herkesin bana dönmesini sağladım. Gururlandım. Ben daha otoriterim, bir kere benim yazıhanem var.
Kahveci usulca çayı getirdi. Önce ilk sipariş veren masaya çayları dağıttı. Etik olarak tabi, burada bir sorun yok; ben modern bir insanım. Masadakiler “eyvallah” dedi. Sonra tepsiyle bana yöneldi kahveci. Bardağı tepsiden alırken “eyvallah” dedim. Çayı ona uzanan elime bırakmayıp masaya hızlıca bıraktı. Çayın bir kısmı bardağa çay tabağına döküldü. Sanırım az önceki tepkime kızmıştı. Sen kimsin be bana kızıyorsun? Başlarım senin çayına.
Çaydan yine de bir yudum aldım. Peh! Berbat bir çaydı. Sen çaycısın, çay bile yapamıyorsun embesil!
Cüzdanımdan çıkarttığım bozuklukları masanın üzerine bıraktım. Ağır adımlarla bahçeden çıkarken arkamdan “yürüüü” diye bir ses işittim.
Hayır, hayır sorun çocuklarda değil onları yetiştirenlerde. En büyüklerden başlayarak öldürmeli hepsini. Ben yine de gururluydum. Cüzdanımdan parayı çıkartışım, masaya fırlatışım; bunlar bir başkaldırıydı. Çaycıya olacak biçimde başlamak suretiyle hayata karşı bir başkaldırı, bir isyan, bir direniş, bir devrim.
Fahişeye atar gibi bıraktım parayı. Ama ben fahişeye para fırlatmadım ki hiç. Usulca masanın üzerine bırakırdım, utanmasın diye. Bu masaya da usulca bırakmıştım zaten. Ama bunda bir başkaldırı vardı sanki.
Sevgilim yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı zaten. Ben yalnızlığı tercih ederdim. Bazı geceler de, bu bir dönem her gece olmuştu, aynı kadını çağırırdım. Benden yaşça küçük bir kadındı. Onunla iyi anlaşıyorduk. Belki de ben öyle sanıyordum, bunu böyle düşünen bendim.
Ama dertleşirdim onunla, sadece sevişmek için çağırmazdım. Birkaç kere yemeğe çıktığımız da olmuştu. O gecelerde genellikle para almazdı.
Hatta bir seferinde sinemaya da gitmiştik. Birkaç kez elimiz birbirine temas etmiş, utanıp hemen geri çekmiştik. Sanki daha hiçbir şey yaşamamış, birbirimizi hiç tanımıyormuş gibi. Gerçi çok da tanıyor muyduk ki? O neden geldiğini biliyordu. Ben, onu neden çağırdığımı biliyordum.ilişkimiz, bu birbirini çok iyi tanıdığını sanıp sıradanlaşan karı kocaların ilişkilerine dönmüştü. Bu nedenle artık onu çağırmamaya başladım.  Başka kimseyi de çağırmadım zaten. Çünkü o, neden geldiğini bildiğini düşünüyordu.  Sevişmek için geliyor,  beni dinliyordu. Herkesi dinlediği gibi. Ben onu dinliyordum, yalan da söylüyordu, yine de dinliyordum. Belki başkaları da dinliyordu. Evet, bir farklılık hissetmemek ki, neden geldiğini bilerek geliyordu. Sevişmek için geliyordu.
Son zamanlarda artık iyice zevk almamaya başlamıştım. Sıratı asıktı, hemen çıkıp gitmek istiyordu ve sevişmemizi de aceleye getiriyordu. Bir keresinde daha evin kapısından girer girmez, (kapısından derken, kapıyı açtım hani, öyle girdi içeri), (uzatma!) uzatmayayım,.. içeri girer girmez dudaklarıma yapıştı. (açıklama yapamayacağım.) (iyi) bir an önce yanımdan kurtulmak istediği için dudaklarını boynumda gezdiriyordu. Bu, hoşuma gitmiyor değildi. Ama sevişmemizi kısa tutuyor, o da bunu biliyor; bildiği için yapıyordu. Her seferinde erken boşalıyordum. O da masanın  üstüne usulca bıraktığım parayı yine aynı usullukla alıp çantasına koyuyordu.
Parayı alışını izlemeye başlamıştım. Eskiden hiç saymazdı. Son zamanlarda mutlaka birkaç kere sayıp çantasına atar oldu. Bazı günlerde, istediğinden daha fazla para koyardım; bu davranışım eskiden hoşuna gider, yanımdan ayrılmadan önce salonumda bulunan tekli koltuğumun üzerine bir müddet benimle öpüşür, canı istere bir kere daha benimle ilişkiye girere, acelesi(müşterisi) varsa öpüşmesini yarıda kesip “bu da beni özlemen içindi” deyip çıkardı. Son zamanlarda fazla koyduğum paraya nezaketen de olsa teşekkür etmeden ayrılırdı.  Ağzından “hepiniz aynısınız” cümlesini yakaladığım olurdu. Artık sadece benimle sevişmek için geliyordu. Benimle, sevişmek için geldiğini, biliyordu. Ama bilmediği bir şey vardı. Ben onunla sevişmek için onu arıyordum, sevişmek için değil. Çünkü onu seviyordum. Ona sevgimi bir iki belli etmiştim. Fakat güvenemiyordum. Sevgilisi vardı, bir taksici. Bütün taksicilere lanet olsun! Tüm taksi duraklarını otomobillerini aleve(aleve!) vermeli! Hemen onları bir yere şikayet etmeli, tüm taksicileri öldürmeli.
Herkes yürüyerek  gitsin, bisikletle gitsin. Yazıhaneme bazen taksiyle gittiğim geldi aklıma. Hadi yine iyisiniz, taksilerinizi azat ediyorum. Ben modern bir insanım. Hem taksiciyle kısa sürmüştü ilişkisi, evet doğru, böyleydi.  Doğru, bir sevgilisi vardı, ciddi düşündüğü.
Bir kere(zaten bir kere oldu) sinemaya gittiğimizde karşılaşmıştık sevgilisiyle. Kuzenim, diye tanıtmıştı beni. “Bu da sevgilim,” deyince bozuntuya vermemiştim. Bu risk nedeniyle sinemaya bir daha gitmemiştik. Onunla sevgili olsaydım, ben de onun yeni yeni kuzenleriyle tanışsaydım; hayır, buna katlanamazdım. Bu yüzden ilgimi azaltmıştım. Onu, onunla sevişmek için çağırıyordum. (Ama sonuçta sevişmek için.) ama sevişmeyi onunla yapmayı tercih ediyordum. (Fakat bir yandan patlıcanı sevmeyebilirsin, ama karnıyarığı yiyebilirsin.)
Yoksa bu yüzden mi son zamanlarda suratı asıktı? (Karnıyarığın patlıcanını yemediğim için mi?)  Hayır saçmalama. Onu sevişmek için çağırdığın için. (Olabilir)
Fakat gözlerine bakardım, onunla konuşurdum. (Fakat onu sevdiğini itiraf etmemeyi tercih edince ilgin azalmıştı.) Haklısın. Ama o da çok isteksizdi son zamanlarda. (İlgini gösterebilirdin).
Ben de bir daha aramamayı tercih etmiştim. (Arasana.) Hayır. (Neden?)  Yok da ondan. (Numarası mı?) hayır, o artık yok. (Gitti mi, ne oldu?) Evet, gitti. (Nereye?)
Bilmem, belki cennete gitmiştir. (Cennet mi, orası neresi?)
Bilmem ben de bilmiyorum. İyi bir yer diye tabir ediyorlar. İyiler gidermiş oraya… Benim gitmeyeceğim kesin.  (Neden?)
Çünkü ben bir katilim. (Kimin katili?)
Onun. (Nasıl?)
Evime giren son gazetede bir haber okumuştum. Bir intihar vakasıydı. Hayat kadınıymış. Bir mektup yazmış; mektupta herkesin aynı olduğundan falan söz ediyordu. (Tıpkı onun sana dediği gibi). Evet, tıpkı bana dediği gibi.
“Madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.” (31 nolu vaka: http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/03/otuzbir-nolu-vaka.html )


O günden beri hiç gazete almıyorum. İstesem de gelmez. Gazeteci çocuğu tartaklamıştım. Öyleyse hemen bir gazeteye üye olmalıyım. Yani abone. Her gün gelmeli gazete. Ama nasıl? O çocuk inadına koymaz gazeteyi. Posta yoluyla. Evet, bunu deneyeceğim. 

GECEDE YAŞAYANLAR- 5. BÖLÜM

Yerden çıkan tak tuk sesleri dikkatimi çekti. Ayaklarıma baktım. Takunyalar! Lanet olsun! Camiden çıkarken vermişlerdi sağ olsunlar. (Sağ mı olsunlar?) İyi insanlardı yahu. Ha demek o nedenle garip garip bana bakıyorlardı. Günahlarını aldım iyi mi? Fahişeye verir gibi attım bir de parayı. (Hayat kadını desen daha hoş olur.) Bence de.
Yolda rastladığım ilk kunduracıya girip ayağımdakilerden kurtulmak istedim. Artık ayaklarımı acıtmaya başlamışlardı. Bir dükkana girdim, “Merhaba,” dedim.
“Aleykümselam” dedi yaşlı olanı. Ne cevap vereceğimi bilemeden heyecanla “Şeyy ayakkabı alacaktım da. (Da mı?) Nida değil canım, bağlaç niteliğinde.
“Ne oldu sen de mi gazi oldun?” dedi yaşlı olan, kendi aralarında gülüştüler. Hiçbir şey anlamasam da gülmek zorunda hissettim kendimi. Acaba benim bağlacıma bir karşılık olarak mı kurmuştu bu cümleyi? Neden olmasın?
Genç olan “Buyur ağabey” diyerek bana “abi” yaftasını yapıştırdıktan sonra işçiliğini konuşturmaya başladı. Genç olanı incelemeye başladım. Parmağında yüzük, evliymiş demek. Saçlarında da kırlaşmalar var. Hem de benim saçlarımdan daha fazla. Acaba o da benim gibi erkenden mi yaşlanmış? Bilmem, çok genç de durmuyor hani. İyi de neden bana ağabey diyor?
“Başka ne çeşitleriniz var?” dedim. Peşinden sürükleyerek farklı bir reyona götürdü. Aaa! Çaldırdığım ayakkabının aynısıydı. “İşte bu!” dedim. Şaşırdı adam. “Ne oldu ağabey?” dedi. “Çaldırdığım ayakkabının aynısı.” Dedim. Yaşlı olana döndü. “Bak baba gaziymiş.”
Gülüştüler. Babasıymış. Mecburen gülmek durumundaydım. Hııı, gazi. Şimdi anladım, kendi aralarında yaptıkları saçma bir espri. Artık bu takunyalardan kurtulmalıydım. Bu nedenle sokakta küfreden küçük çocukların bile bildiği söz aklıma geldi. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin.” (Hangi köprü?) Lafın gelişi işte. (Ayının köprüde ne işi var?) Ne bileyim? (O zaman neden bu cümleyi kurdun?) Yahu ne bileyim, bir söz işte. Lanet olsun bu söze. Ona bakarsan damlaya damlaya göl de olmuyor. Lafın gelişi, para biriktirmek manasında. (O zaman bu cümleyi neden kullanıyorsun?)
Hay ben bu atasözlerine, deyimlere, onları düşünenlere. Öldürmek lazım hepsini. Bundan sonra tüm atasözlerini boykot ediyorum! Şikayet etmek lazım bu sözleri bulanları.
Hem ayı ayıdır. Ayıya neden dayı diyesin? Ayı, ayı olduğu için ona ayı denir. Ayıya dayı diyeceksek dayıya ne diyeceğiz?
Ben bunları düşünürken kunduracıyla sıkı bir pazarlığa çoktan girmiştik. Adam beni ikna etmek için sürekli “abi, abi” diye hitap ediyordu. Bense fiyatı yüksek bulup, biraz daha indirim yapmasında ısrar ediyordum. Kurduğum her cümlede “-siz” ekinin ifadesini kullanmaya gayret gösteriyordum. Baktım böyle olmuyor. Onun yöntemine başvurdum. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, hadi bakalım.
“Abi..” dedim, “Ben buraya gelmişim, camide namaz kılmışım. Ayakkabılarım çalınmış. (Yeterli değil cümlelerim. Abi ifadem onunki kadar güçlü değil) Baksana abi gözünü seveyim, takunyalarla dolaşıyorum. Ayaklarım ağrıyor artık. (Artık acındırmaya da başlamıştım. Performansım gayet yerinde gidiyordu.)”
“Tamam hadi dediğin gibi olsun.” dedi. Ee, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış.
Fiyatta anlaşınca, yüzümden eksik olmayan sırıtma ve kazanma gururumla ayakkabıların parasını ödedim. Yaşlı olan, fiyattan emin olmayan edayla “bir dahakine dikkatli ol, çaldırma ayakkabılarını. Bu kadar ucuza bulamazsın sonra.”
“Tamam abi, tamam abi” diyerek aynı zamanda başımı sallayarak (İki işi birden yapabiliyordum.) para üstünü aldım ve dükkandan çıktım. Çıktıktan sonra, ne yapacağım bir daha senin o pis ayakkabılarını. Uğrar mıyım sanıyorsun bu mahalleye, diye sövüverdim. Demek ki ben de köprücülerdenmişim. Hay Allah kahretsin. (Hişt! Bela okuma!)
Sinirledim. Bunun sebebi kunduracılardı. Lanet olsun bütün kunduracılara! Hepsini yakmak lazım, komple yok etmek lazım ayakkabıları. Şikayet etmek lazım bir yerlere. Bundan sonra kunduracıların en büyük düşmanıyım.  Hatta Molotof atayım. Nereden bulunur ki Molotof? Doğru, polisten bulunur. Sizi pis kunduracılar sizi. (Yaa yak kunduracıyı da bir daha ayakkabılarını çaldırınca takunyalarla dön eve). Doğru. Tamam tamam. Müsaade ediyorum kunduracıların açık kalmalarına. (Çok da iyi niyetliyimdir). Hem burada da bir komşum var artık. Ne demişler, ev alma komşu al. (Hani yakmak lazımdı atasözlerini?) Şey, yani şey… orasını karıştırma. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı.. Hay Allah kahretsin.  Yine mi çocukluğuma döndüm?
Eve dönüyorum. Yolda herhangi bir gazete bayisi bulamadım. Evimin bulunduğu sokağa girdim. Yerdeki taşları sayarken, gözlerim aradaki boşluğa takıldı. Anladım ki eve vardım. Sola döndüm, hiç etrafıma bakmaksızın. Belki de kimseyi umursamaksızın. Bir, iki, üç, dört derken on’a gelmeden durdu ayaklarım, cebimden çıktı anahtarlarım.
Elimi uzattım; sonu gelmeyen boşluk dikkatimi çekti. Önce baktım göz ucuyla. Yerde bir kabarıklık vardı, paspasın üzerinde; bir gazete. Nasıl olur? Kim göndermiş olabilir ki?ü falan
Üzerinde “Gazeteniz” yazıyordu. Sağ olun, teşekkür ederim. (Kime teşekkür ettin?) Kim getirdiyse. Gazeteniz yazıyor etikette. Etiketi söküp gazeteyi açtım. Adı “Gazeteniz” miş.  İlginç, dedim.

Dış kapıyı kapatıp ayaküstü gazeteyi inceledim. pek canlı bir gazete değildi. Fazla sayısı yoktu, sayısı falan da yazmıyor. Reklam da görünmüyor. O ilan neymiş? Sayfanın sağ alt köşesinde kalın puntolarla bir şeyler yazılmıştı.

GECEDE YAŞAYANLAR-11. BÖLÜM

“Değerli okurum katil. (bu başlığı sevdim,benden söz ediyor. Dolaylı cümle yöntemiyle bana katil yaftası yapıştırmamış oldu.)
Öncelikle rumuzundan başlamak istiyorum. Rumuzunun, duman rengindeki bir kediye duman isminin verilmesi, sokakta görülen bir köpeğin 'Çomar' diye çağırılması  kadar bayağı olduğu kanısına varmakla birlikte senin tam bir ruh hastası olduğuna gazete boyu mutabık olduk. (gazete boyu da ne? Ebat mı? Bu laflar boy boy gibi bir şey mi? Hiçbir şey anlamadım.)
Kendi kuruntun ve kibrinin kurbanı olmuşsun. (Sanki beni tanımlıyor gibi.) Kendini, kendi yalnızlığına iterek herkesten uzaklaşmış ve sadece senin yaşadığın bir gezegende işçisinden çöpçüsüne, bakanından başbakanına, öğretmeninden öğrencisine hep kendini doldurmuşsun. Hepsinin özelliklerini kendi değişmez yapın üzerinden benimsemiş, mutlaka birini öbüründen üstün göstererek mukayese etmiş, sonunda da sadece kendi düşüncelerinle baş başa kalmışsın. Kendi doğrularınla bir başka doğruya ulaşamamış, yanlışlarının farkına varamamışsın ve sonunda kafayı yemişsin. Dolayısıyla gazetenin ilk ruh hastasını bulduğumuzu ilan ederek, sana, senin tam bir ruh hastası olduğunu kabullenmeni tavsiye ederim. Ruh hastası seni ey, ey!”

Ne oluyor be? Bana bak Nizamettin, ayağını denk al! Ne o, dipnot mu?

“Bana öyle ayağını denk al diye tehditler savurmaya kalkma!”

Lan! Şimdi korkmaya başladım. Adam resmen benimle konuşuyor. Benim kim olduğumu biliyor. Kesin bu çaycı yüzünden. Benim ne diyeceğimi tahmin ederek cevaplar yazmış manyak. Asıl ruh hastası sensin, ruh hastası manyak sadist pislik!
Yazının devamı diğer sayfalarda mı? Ne? Tüm gazeteyi benimle ilgili yazıyla mı doldurmuş?

“ ‘Asıl ruh hastası sensin!’ deyişini şimdiden duyabiliyorum kulaklarımda. Yani bu basit cevabı düşünebileceğim kadar basit cevaplar, tepkiler veren kibirli bir insansın. Sen, ruh hastası olup olmadığını öğrenmek için mektup gönderdin bana. Dolayısıyla koyacağım teşhise güvendin. Öyleyse şimdi bunu kabullenmeme gibi bir lüksün yok. Sen, ruh hastası olduğuna dair bir şüpheye sahipsin ki (evet bu gerçekten doğru) bana, Doktor Nizamettin’e başvurdun. Hayatını nizama sokmak için. Fakat üzülerek söylüyorum ki sana ben bile yardımcı olamam.
İnsanın ancak kendine yardımı dokunabilir. Senin kendine olmamakla birlikte ben bile seni bu durumdan kurtaramam.”
Ne oluyor yahu? Adam iyice giydiriyor bana. Ruhsal çöküntüye uğruyorum resmen.

“Çocuklarda sorun yok. Büyükleri değiştirmek lazım sevgili katil. Büyükleri öldürmek lazım topyekun. İlk başta da seni.”

Hayır! Gazeteyi fırlattım. Bu yasal değil, bu olamaz. Hani ismim yoktu (İsmini zaten vermediler ki). Olsun. Şikayet etmek lazım bu gazeteyi. Topa tutmalı. Ateşe vermeli, öldürmeli. (Önce kendini). Evet! Önce kendimi. (Nizamettinciğim de böyle demişti). Hayır! Önce Nizamettin’i öldürmeli. Önce onu öldürünce tüm sorun çözülebilir. Ne yapsam? En iyisi Azrail’e bir mektup yazayım. Evet, aynen böyle yapayım.(daha önce de yazmamış mıydın?) Kahretsin! Haklısın. Azrail’den de hayır yok. Aslında onu da öldürmeli, topa tutmalı Azrail’i. Önce ondan başlamalı. (İyi de onu kim öldürecek?) Bilmiyorum. (Çıkmaza girdim). Evet, haklıyım, girdim. Önce kendimi öldürmeli. (Evet, hadi öldür). Hayır, polise gideyim. (Polise mi öldürteceksin kendini?) Hayır! Bilmiyorum. Nerede bu gazete? Mahkemeye gitmeli, öldürmeli!

Bak hala yazıyor, ne yazmış?

5 Mart 2013 Salı

OTUZBİR NOLU VAK’A


“Uyanmanın bir farklılık olmadığının farkındayım. Bunun bilincinde yataktan kalktım. Kahvaltısıydı, şusuydu busuydu demeden bir pantolon bir de beyaz bluz giyerek evden çıktım. Beyaz bluz yüzünden içimin görünmesi umurumda değil. Beyaz renge karşı sempatim var; bu yüzden insanların kınayıcı bakışlarını kafama takacak değilim. Eğer isterlerse görmezler; her gün neleri görmezden geliyorlar kim bilir. Ama bana inat edercesine bakacaklarından eminim. Beni, gözlerinden kayboluncaya kadar izleyecekler, izleyip ayıplayacaklar; kimisi bastırılmış heves ve duyguları kimisi de arzularını beni ayıplamak üzerinden örtbas edecek. Hiç biri umurumda değil; suçlu olduğumu kabul ediyorum, öyle değil mi? Sizin bakma eylemini gerçekleştirmenizden ziyade benim açık seçik kıyafet gitmem etken rolü oynayan faktör. Evet, bugünün farklılığını tüm suçu üzerime alarak var ediyorum.
Yargılamayı herkes çok seviyor . insanlar kendi ürettikleri nedenler üzerinden başkaları adına sonuca varıyorlar. Ben sadece karşılık bekledim. Bir hiç yapılmasını değil.
Benim de sevgilim vardı. ‘Ne yapıyorsun?’ dediğimde hep ‘Hiç!’ cevabını verirdi. Hiç, yapılmaz ki. Hiçbir şey yapılmaması bile yeterli olabilirdi belki. Beni düşünmesini isterdim. “Aşkım seni düşünmediğim an var mı?” derdi. Sadece yatak hayallerini süsleyen bir canlıydım. Ama yalnızca onun beni hayal ettiği halde can bulan bir canlı. Aslında ben de onu kendi kafamda canlandırırdım. Tek gecelik sevgili oyunları olsa da.
O da tıpkı diğerleri gibi, bana bakarken, kısa bir zaman diliminden sonra onunla paylaşacağım yatak süresini düşünüyordu. Gözlerimin içine baktığı doğru ama, kim gözlerimin ardındakini görmeye cesaret edebilirdi ki? Kim, benim nasıl olduğumla, düşüncelerimle ilgilenirdi ki? Gerçi, onlar da haklı kendi gözlerinde; oraya geliş amacım belliydi. Yanına sokulmakta mecburdum, karşımda en iğrenç, en sert, en pislik, en kaba birisi olsa da ona iyi görünmeye mecburdum. Kimse benim kokumla ilgilenmezdi; hepsi onlara nasıl kokma isteğimle ilgilenirdi.
Biliyorum, riyakarım. Ama söyleyin, hanginiz değilsiniz?  Kim, kendisinden üst seviyede olan birine karşı koymaya cesaret edebilir? Kim, onun yüzüne güler yüzle baktıktan sonra arkasından küfür etmez? Söyleyin bana, kim karşıma çıkıp gözlerimin içine bakıp ‘Senin derdin ne? Bana anlatabilirsin.’ deyip benimle dertleşir? Kim, beni yanına çağırıp, işini görmekten ziyade benim gönlümü rahatlatabilir, omzuma dokunabilir, başımı göğsüne bastırabilir? Hiç kimse, hiçbiriniz. Yapanınız varsa da ben göremedim. Yapan varsa eğer, kıymetini bilin.
Bugünün farklı olduğunu söylemiştim; madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.”
-Evde yapılan inceleme sonucu ortaya çıkan bulgular neticesinde, mektubu yazanın maktul olduğu anlaşılmıştır efendim.
-Bir yakını falan var mıymış?
-Hayır efendim.
-İyi o zaman dosyayı kapatın!
-Ama efendim katilleri araştırmayacak mıyız?
-Oğlum olayda hiçbir şaibenin olmadığını kendi ağzınla söylemedin mi?
-Onu intihara sürükleyenler katil değil mi peki?