belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2014 Pazartesi

BAY A (2. BÖLÜM)


Kendi kendime söylenmeye başladım:
“Böyle olmuyor azizim”
Ne? Ne dedim ben biraz önce? “Böyle olmuyor azizim.” Bay A’nın söylediklerine ne kadar yakın oldu bu söylediklerim. Yoksa ben de Bay A’nın yaptığı gibi ortalıktan kaybolacak ve peşimde bir ben arayan bir insan mı bırakacağım?
Neyse ki etrafımda yalnız bırakacağım kimsenin olmadığı aklıma geliyor, rahatlıyorum.
Belki de Bay A’nın ortadan kaybolmadığı zamandan önce ona bu cümleyi kurar ve onun da benim gibi etrafında bana benzer birini bulmasını sağlayabilirdim.
Ama o yapar mıydı ki böyle bir şey? Hatırladığım kadarıyla o zaten yalnız kalmayı tercih ediyordu. Nedenini sorardım. Cevap vermezdi. Sonra ona hak vermiştim. Çünkü “neden”, cevabı verilecek en zor soruydu. Gerçi o hiçbir soruma cevap vermezdi. Konuşmazdı da hiç. Sanki onun yerine sadece ben konuşurdum.
“Her insan bir liman” deyişi beliriyor zihnimde Bay A’nın.
“Ne demek istiyorsun?” diye seslice sormuştum. Yine cevap vermemişti, sadece bakmıştı baktığı yere.
“Yalnızlık çoğunlukla tercih ettiğimiz şey  değil” deyişi canlanıyor zihnimde Bay A’nın sesinden.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum bu sefer Bay A’nın duyabileceği gibi, içimden.
Ama içimden soruşum, Bay A’nın sesine kayar gibi oldu. Güldüğünü hatırlıyorum Bay A’nın.
“Neden gülüyorsun?” diye sordum; gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
“Hep aynı soruları soruyorsun fakat hepsi farklı bir anlama geliyor” diye geldi cevabı Bay A’nın.
“Ne demek istiyorsun?” diyordum tekrar.
Sadece gülümseyişini işitiyorum Bay A’nın. Ellerimi uzatıyorum Bay A’nın olduğu yere doğru. Önümde duruyor Bay A’nın duruşu, oturuşu, bakışı ve zihnimde can bulan sesi.
Karnımda bir çekilme hissediyorum; Bay A’nın tepkisizliği sürüyor birkaç dakikadan beri.
“Bayan çocuğu uzaklaştırın!”
Bay  A’nın, ıssız bir adada tek başına bir oturağın üzerinde oturuşunu izlemeye devam ediyorum. Karnımdaki çekilme devam ediyor.
Bay A’nın yüzeyine dokunuyorum ilk defa. Pütürlü bir yüzeyi var; çok soğuk ve çok canlı.
Bay A’nın ilgisizliği yine devam ediyor; benim dışarıya olan ilgisizliğimin devam edişi gibi.
Ulaşmak üzereyim Bay A’nın yanına, sol elimle uzanmaya çalışıyorum.
“Aziz, uzak dur oğlum!”
Annem, yanında birkaç güvenlik görevlisiyle birlikte yanıma geliyor. Annem beni kucağına alıyor. Güvenlik görevlileri sinirli hareketlerle güvenlik bantlarını olması gereken hizaya getiriyorlar.
İçlerinden biri “Neden böyle yapıyorsun?” diye soruyor, cevap vermiyorum. Öteki yüzüme öyle bir bakıyor ki ürperiyorum. Annemin kucağında Bay A’nın olduğu yere doğru bakıyorum. Bay A’nın ilgisizliği devam ediyor. Bekleyişini sürdürüyor. Yalnızlığını bekliyor orada. Aramızda güvenik görevlilerinin çektiği engeller var; birkaç dakika önce neredeyse aşmış olduğum engeller.
Beriki, gösterme parmağını havaya kaldırıp elini sallayarak:
“Bayan, bu şeridin geçilmesi ve tabloya dokunulması yasaktır!” diyor ve gözlerimin içine sert bir bakış bırakıyor.
İrkiliyorum. Bay A’nın yanına ulaşmam imkansızlaşıyor.
Anneme küsüp “Hani elleyebilecektim anne!” diyerek ağlıyorum.
“Aslında olmuyor Aziz’im” diyor. Tablodaki sırtı dönük ve neredeyse yüzünü göreceğim; artık bu isteğimin gerçekleşmesi mümkün olmayan güzel kadına el sallıyorum; diğer elim biraz önce güvenlik görevlisinin “Bayan!” diye seslendiği annemin avucunda.
“Güle güle Aziz” diyor ardımdan...

22 Mart 2013 Cuma

KAĞITTAN VAPUR


Bir vapurdan daha fazlasını arıyorum iğreti cevaplarının ardında. Iğreti, benim de yabancı olduğum bir şey. Peki niye?

Bir keresinde ben denizen üstünde yürümüştüm… evet bunu yaptım.

-       Ne kadar kararlı ve emin olduğunu görüyorsun değil mi?
-       Abi bu bana çocukluğumu hatırlatıyor.
-       Ona kadar sayar mısın?
-       Bir ki dört üç…
-       Ney?
-       Bir ki dört üç… herkes o ‘i’ yi yutuyor. Bu kadar üstüme yüklenme.

Sayın yolcularımız lütfen vapurdan inerken ve vapura binerken sürme iskeleyi kullanıyoruz.

-       Oo hadi uçuşa geçiyoruz. Hanımefendi şey kemerlerimiz yok da, nerede acaba?
-       Ne, ne kemeri ayol, ne bileyim ben?
-       Şey, abi bak altta can yelekleri var, onları takıyoruz.
-       Aptal herif boğulurken takılıyor onlar.
-       Ney? Kim boğuluyor. Ayy yetişin batıyoruz.
-       Allah senin belanı vermesin kadın ne batması?

Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Birazdan elli metrenin üstüne çıktığımızda yoğunlaşacak dalgalanmalardan lütfen tedirgin olmayınız. He bilcümlenize hayırlı yolculuklar.     

‘’okuyun yavrularım, özenilmesi gereken ayı oğlu ayının oğullarından olmayın. Isterseniz eşek de olabilir. Eşek olabilir darken yani mecazi anlamda, yani ayı olunda demiyorum. Ulan ben ne diyorum?’’

            Dileklerde bulunurum bazı bazı. Hayalperest olduğumu söylerler, söylesinler. Nitekim en kendi hayallerim peşinden gidiyorum.
           
            Acı çektiğini biliyorsun değil mi?
           
Mutlaka… sen acı çekmiyor musun yanımda bulunurken? Acının derecelerinden söz edebilirsin. Herkes böyle bir acı, böyle bir bağ, böyle bir sevgi yok cümleleri sarf eder bilirsin safi kendi öznelerini oluşturan cümlelerde. Dışarıya kapalı göz ve sadece kendi cehaletinde. Bundan söz ettiğim insanların cahil olması değil. Her birey kendi öznesinde cahildir, sadece birinci tekil şahıstan ibaretse sürdürdüğü yaşamı.

Acı çektiğini bilerek sürdürüyorsun yaşantını, seninki de birinci tekil üzerinden değil mi peki?

Ben acıyı kabullenip çekiyorum, bildiğim için. Yoksa işlerim, dilediğim şeyler gerçekleşmeyince cümlelerime ‘lanet olasıca hayat’ soyutluğundan bir üçüncü şahıs eklemiyorum… güle güle…

Vapur yolculuğu sürüyor. Sahi nerede o gürültü patırtılar? Şu ablayı vapurun batmayacağına inandıramamışlar.

‘’Ablacığım merak etme tanrı bile batıramayacak bu vapuru.’’
(G):‘’Bak bak şunun özgüvenine tipine tükürdüğüm. Işi gücü yokmuş gibi lanet kadına tanrı bile batıramaz diyor.’’
(A):‘’Aha da adam sana kızıyor yavrucuğum Ayy batacağız vallahi, öleceğiz burada.’’

Ölümün getirileri ve götürüleri bir teraziye konmuş. Hangisi ağır geliyorsa insanların neye daha çok bağlı oldukları tartışılıyormuş.

‘’Abla, ölümden korkar mıydın sen hep böyle?’’
(A):‘’Ayol ölümden kim korkmaz.’’
‘’Bana yaşamını tanımlar mısın?’’
(A):‘’Hıı?’’
‘’Tamam hatalıyım… mesela en mutlu olduğun günü hatırlar mısın, anlatır mısın?’’
(A):‘’En mutlu olduğum gün… ayy heyecanlandım şimdi.’’
‘’Peki en mutsuz olduğun gün abla?... abla?’’
(A):‘’İşte beni şimdi tekrar öldürdün evlat!’’

(G):‘’Ulan ne yaptın hayvanın oğlu, öldürdün kadıncağızı.’’

‘’Kadın şimdi mi ölmüştür? Yoksa bunu nüksettiren ben miyim? Ben sadece öldüğünü hatırlattım ona. Hangimiz ölü olmadığımızı ıspatlayabiliriz?’’

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.:
‘’Sayın yolcular martı istilasından mütevellit en yakın vapor limanına acil yanaşma yapmak zorundayız. Ayy unuttum. Keptınınız konuştu.’’

Vapurun kalkmasına son üç dört iki bir. Vapurumuz havalamıştır.’’

                                                *
‘’Beyfendi lütfen cam kenarı benimdi. Bakın biletim.’’
‘’Allah Allah yaa, sanki şurada dursa ölecek!’’

‘’Sayın yolcularımız yoğun sisten dolayı gözünüz hiçbir şeyi görmeyebilir, lütfen sakin olunuz.’’

‘’Hay Allah kahretmesin, şimdi mi söylenir?’’

                                                *
‘’Çocuğu görüyor musun? Kaç yaşlarında vardır?’’
‘’Beş yaşında var yok gibi.’’
‘’Beşe kadar sayar mısın?’’
‘’Bir iki dört üç’’

                                    *

‘’Her şeyin sonucuna sen katlanırsın.’’
‘’Bana ne be her şeyden.’’
‘’Yanlışların kimi etkiler?’’
‘’Beni.’’
‘’Başkalarının yanlışları?’’
‘’Yanlışı kim yaptıysa, onları.’’
‘’Emin misin?’’
‘’…’’

                        *
''Of be abi, hep şu can yeleklerinden birini giyme hayalim vardır. Keşke giysem be, bi ekşın falan olsa hemen giysem ben de.''
(G):''Oğlum aptal mısın sen, ne bu can yeleği fantesizi?''
''İşte , ölme korkusu yaşayalım, ölmeyelim diye.''

''Ölüm her an yakındadır, bilemezsin. Bakarsın, ölmek daha güzeldir, ne dersin?''
''Abi, şey alt tarafı can yeleğini giyecektim.''

(G):''Giy sen nasılsa batacağız. Bu hayvan tanrı bile batıramaz bu vapuru dedi. Ulan sen kimsin, ne haddine şu teneke yığınına güveniyorsun?''
''Batıramaz diyorsam vardır bir bildiğim.''

Vapur teklemeye başlamıştır.
''Aman ne oluyor?''

İnsanların ayakları ıslanmaya başlamıştır.

(G):''Ulan şomağızlı it oğlu it. Allah’ın işine karışılır mı? Al batıyoruz işte.''

Herkes koşuyor, daha once hiç koşmadıkları kadar hızlı. Sınırlı alanlarında kaçışıyor ve daha çok korkuyorlar ölümden.

(G):''Kaptan konuşsana lan ne oluyor. Yanaşsana bir limana.''
''Kaptan yok, kimse yok.''
(G):''Ne demek kimse yok, nasıl gidiyor bu vapur?''
''Kendiliğinden…''
(G):''Nasıl kendiliğinden?''
''Siz nereye gidiyorsunuz ki?''
(G):''İşte, vapura bindik, geliyoruz.''
''Ama, nereye?''
(G):''Şeyeee işte… sen nereye gidiyorsan biz de oraya gidiyoruz.''
''Biz kim?’'
(G):''Diğer yolcular, işte onlar.''
''Benim nereye gittiğimi biliyor musunuz?''
''Yo…''
(G):''İşte, biz nereye gidiyorsak sen de oraya gidiyorsun.''
            ''Biz kim?''
            (G):''Biz…''
            ''Sen onları tanıyor musun?''

''Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Galeyan isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''
 (G): ''Ben, ben mi, bana mı sesleniyor?''

                                                **
''Sayın yolcularımız keptınınız konuşuyor. Abla isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''

''Haydaa yine ne diye yanaşıyoruz limana. Bu vapur da sürekli bir yerde duruyor.''

                                                **
''Galeyan Bey hadi ininiz aaa. Daha elimde yığınla liste var.''

(G):''İyi de burası hiç güzel değil ki.''
''Onu bana söylemeyeceksin.''

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.

Umutlarım olurdu, onlara binaen hayal kurardım. Ve teperdim kimilerine göre fırsatları. Beklerdim ve suda yürürdüm ben. Bana deli derlerdi; ama asla aptal diye hitap etmezlerdi. Çünkü boğulmaktan korkmazdım.

En arkaya geçerdim, bilakis cam kenarına. Hayatın sisli olması, rüzgarın tadına varmamız engellemezdi. Uçuşurdu saçlarım. Şimdi, önümde kendi idealarım. Hadi bakalım, ben kendi vapurumun kaptanıyım. Kaptan nerede kaldı benim limanım?

''Sayın yolcularımız vapurdan inerken ve vapura binerken lütfen sürme iskeleyi kullanıyoruz.''

                                                            ***

-       Aferin, öğrenmişsin kağıttan vapur yapmayı… ne o, ne yazıyor üstünde?
-       Benim hikayem babacığım.
-       Silinmesin ama giderken?
-       Sudan korkan insanların hikayeleri ıslanır.
-       Ee, nereye gidecek bu vapur?
-       Benim istediğim limana.


22.03.2013

10 Şubat 2013 Pazar

ÖNSÖZ


Odamda bir koltuk, bir tabure-sehpa niyetine- bir masa bir de sandalye. Odamın bu hali içimdeki yoksulluğa iyi geliyor. Odadan çıktım, dış görünüşüm gibi sahte ve şatafatlı gerçek hayatımın gerçekliği yüzüme tokat gibi çarptı.
Komodinin üzerinde anahtar var, arabanın anahtarı. Bir ben dışarıda bisiklet ve de anahtar. Anahtardan yana tercihimi evinkinden yana kullandım. Onu almak zorundaydım da bir yana. Neyse, kapıyı kilitledim. Bisikleti sakladığım hazneye ulaştım. Tozlu olsa da temizlemekten erinmedim.
Aramızdaki mesafe uzun olabilir, arabayla yanına daha çabuk varacak da olabilirim. Ama tercihimi bisikletten yana kullandım. senin yanına varabilmek için daha çok çabalamak için. Yanında olabilmek için geçirdiğim her saniyenin değerini daha çok anlayabilmek için. Yine yanında olabilmenin heyecanıyla yanıp tutuşurken, bu heyecanımı sana sarılırken daha çok yansıtabilmek için. Soğuk bir kış gününde, alnımdan şıp şıp damlayan ter zerreciklerini görüp emeğimi anladığında, elinle alnımı silerken emeğimin mükafatını daha manidar bulabilmem için.
Kocaman bir gülümsemeyle karşıladın beni. Erinmedim bundan; neredeyse birbirimizi ilk görüş süreçlerimizdi.
“Benim için bunu yaptığına inanamıyorum.” Dedi. Bisikleti orada bir yerde bırakıp yürüyerek ilerledik. Yürüme esnasında koluma girdi. Mutlu görünüyordu, halinden memnun olduğuna inanıyordum. Yanıltamazdı beni, dışarıya, bana insanlara, herkese, her  şeye gülümsüyordu mutluluğunu ilan edercesine.
Bir ben vardım, bir şemsiye bir de onun eli avuçlarımda.
İnsanın cisimlerine değil fikirlerine değer verilmelidir, dedim ona. Sen benim fikirlerime ehemmiyet veriyorsun. Ben de bu yüzden hiçbir sıkıntıyı bir engel görmeyip bir hamlede geliyorum üstesinden.
Cisimler zahiri olurlar diye karşılık verdi. Fikirler ise gelişebilir. Cisimler insanları yanıltabilirler. Nasıl desem,  eline alır onu, hep öyle kalacak zanneder. Zamanla eskiyince de, bir başkasını aramaya başlar.
Halbuki diyerek sözünü kestim. Sen ona ne kadar değer verirsen, o kadar eskimez o. Yani suçlu yine sensin.
Konuşmanın gidişatı olumlu görünmekle birlikte kullandığımız ibareler yeni yeni dikkatimi çekiyor aslında. Söyleyiş biçimlerimiz bir ezber mi, bir alışkanlık mı yoksa zihnin sana bir şey çaktırmadan bir şeyler sezinlemesi mi? Bir gerçeklik belirtisi, belki de bir uyarı. Yapmalısın, diyorum sıradan konuşurken, insanlar hakkında konuşurken. “Sın” diyorum, belli ki alttan alta ona . uyarıyor muydum onu, yoksa geleceği mi görüyordum.
                                                                              *
Kötü ifade duymak, afişe etmek birilerini. Sıyrılmak istediğimiz için mi günahlarımızdan. Sahi ne gğnah işledik ve neden, neden diye sorguluyoruz.
“O zaten hep böyleydi” demişti, yakın arkadaşım hakkında. Çalkantılı bir süreç geçirmiştik ve ayrılmak üzereydik. Arkadaşım “yine kararlarına saygı duyarı; fakat unutma,” dedi.
“Bir şey, bir kez olursa, bir daha olmaz. Ama ikinci kez olursa üçüncüsü de mutlaka olur.” Bir kitaptan okuduğunu söylemişti, “Simyacı!” diye eklemişti ardından heyecanla. “Anladığım ve bildiğim kadarıyla hep aynı tartışmalar üzerinden ilerliyorsunuz. Yorum yapmaktan kaçınıyorum; ama bana kalırsa böyle olmaz” demişti yakın arkadaşım, bir zamanlar yakın arkadaşım.
Çünkü insan, yok genelleme yapmayacağım. Ben, öylesine nankörüm ki; bir duygu üzerinden yargılarım onu. Sadece bir duyguyla fişledim. Neden o duygunun kapsadığı uğrak noktaları kestiremedim? Halbuki mutluluk, üzüntü; bunlar da birer duygu ama sebepleri?
Bizim ilişkimizin bitmesinin sebebi de benim, bir zamanlar yakın arkadaşımla.
Olumsuz yargı alma korkumdan dolayı, suçu bir başkasına atma ikileminden kurtulamayıp, sonunda onu suçlu bulduğumdan.
Kız arkadaşımla barıştıktan sonra, onun söylediklerini anlatmıştım. “Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş.”  Dedi. Halbuki o kedi senin kokmuş ciğerini ne yapsın? Sen, sonradan benim, kötüleşmiş diye nitelendirdiğin durumumu ne yapacaktın? Değil mi, öyle demiştin. Sonra anladım, olumsuz yargıların altında hep kendi kişisel menkıbemizin bir kötü yanı bulunduğunu. Üstüne nasıl toprak atıp, verimli toprağı kullanılmaz halde bırakışımızı.
                                                                              *
“Neyin var?” diye sordum bir gün.
“Sana ne!” dedi. Son birkaç gündür, durum aynı vaziyette gitmekteydi. Sürekli olumsuz yargılar üzerinden.
“Yeni bir şey yapmayı düşünüyorum; ama önce maddi geliri sağlamam lazım.” Dedim.
“Hıı, yaparsın.” Dedi.
“İnanmıyor musun yapacağıma?” dedim.
“Yaptıklarının kime ne yararı var?” dedi.
“Hani, eskiden yaptıklarımı çok değerli bulurdun.” dedim.
“Aman, sürekli boş uğraşlar peşindesin. Yaptığının kime ne yararı var söyler misin? Gelmişsin yok bisikletle geliyorum, sana kavuşmanın heyecanını daha çok yaşamak için, diyorsun. Bana ne yahu bana ne. Ben daha fazla katlanmak istemiyorum sana.”
Yok, hayır, son konuşmamız olmadı bu. Ama o gün gitti. Yeni heyecanının heyecanını görüyordum yüzünde. Başlarda takip ettim, yalan değil. Neden yahu, diye çok sordum kendime. İsyan ettim, bu dünyanın içine edeyim, şansını bahtını, ohooov. Bir hayli giydirdim anlayacağın.”
(Şu an “sonra” diye sormanı bekliyorum. Ha sordun mu?)
Düşündüm. İnsan içine kapanık bir hayvandır esasında. İçini doldurur, sonra bir patlar ki; patladığı zaman da çok aptalca örnekler verdiğinin farkında olmaz. Kendimden biliyorum, toprak atmıyorum yani üstüne.
Her tohum pis kokar; ama ona iyi bakarsan, yeşertirsin. Gübre bildiğin hayvan dışkısı. Ama meyve yemek ve insanlarla paylaşıp mutlu olmak istiyorsan her şeye katlanacaksın. Katlandım, aptallığımı kabul ettim.
Tüm mutlu mesut ibarelerini sineye çektim. Hissedersin, belki hissetmek istersin. Fakat, geçmişi asla unutamazsın. Onun iyi yönlerini alıp kötü izlerini silmiş olabilirsin. Ama unutamazsın. Çünkü biliyorsun ki seninleyken(yani benimleyken) de en güzel günüm, hayatımın en mutlu anı, daha önce böyle eğlendiğimi hatırlamıyorum, geçmişimdeki pişmanlıklar, ne kadar aptalmışım, sen en büyük şansımsın; bunların hepsini sana da(bana da) söylüyordu. Bu sadece kendine ihanettir, kendine riyakarlıktır. İnsan her gün gelişir, değişir. Ömür boyu aynı kalacağını düşünmek büyük bir yanılsamadır. Sadece, ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak ehemmiyetli noktadır. O da tabi, sen değerliysen.
Bugün, sadece şu anki benliğimle ilgili söylemlerim gerçektir. Yarın, bugünden pişmanlık duymak, kendine ihanettir.
Ve geçtiğimiz günlerde bir mesaj aldım ondan. İnsan kaybettiğinde değerini anlıyormuş. Her şey yalanmış, benimle mutlu olduğu gibi kimseyle olamazmış, olamamış da. Çok aptalmış, ben çok değerli işler yapıyormuşum, devam etmeliymişim.
“Bunu zaten biliyorum” dedim.
“Neyi?” dedi
“Hem iyi işler yaptığımı, hem de…”
(Bu kez ondan bir tepki bekledim.)
“Hem de?”
“Senin ne kadar aptal olduğunu.”
“Sen kendini ne sanıyorsun, çok önemli biri mi?” dedi az evvelki kendine ihanet ederek.
“Ben önemsiz bir insanım. Ama kendini çok mühim bir kişi zannedenlere ne kadar gereksiz olduklarını hatırlattığım için beni çekemezler.
“Simdi benim değerli vaktimi meşgul etme, arkadaşımın hediyesi olan bisikletle gezineceğim.” dedim.
Evet, arkadaşımın, çocukluk çağımızda bana verdiği eski bisiklet. Onu yine oradan çıkardım ve daha çok özen göstererek temizledim. Hemen bir bisikletçiye gidip yeni bir bisiklet aldım, bir de adam tutup hurra, onun yanına. Dükkanının önünde oturuyordu. Yanımdaki adamı gönderdim elinde bir notla.
“Sana ne zamandır bisiklet alma sözüm vardı; ‘hep unutuyorsun ulan!’ diye veryansın ederdin; unutulan sadece kötü anılar olsun be kardeşim.”
İşte böyle. Şimdi bir ben bisiklet ve? .. ne dersin?

1 Şubat 2013 Cuma

A.C.D.

Sinyor A. bilmediği bir şehre ilk adımını atarken tedirginliği, korku hallerine dönüşüyordu. Yakın arkadaşı olan C.D.'nin cesedini almaktan korkuyordu. Ya konuşursa...
"Kardeş, buradan şunun bunun memuriyeti varmış, nerede acaba?"
"Kusura bakmayın ben de bilmiyorum."
Bir şey söylememişti sorduğu adam yanından uzaklaştığı zamana kadar;
"Ayıp ulan, insan yaşadığı şehri bilmez mi?" dedi sonra kendi kendine.
Birkaç olumsuz cevabın ardından, oraya daha yakın yeri bulmak, şeklinde geliştirdiği yöntemle bulabildi memuriyeti. Bina, kısmen boştu. Öğle tatilinde gitmiş olması sebebiyle.
Onunla kimse ilgilenmedi. O da bu şehre gelmeden yaptığı telefon görüşmelerinden aklında kalan memurun ismini aramaya başladı. Fakat odalardan kapısında memurun sadece sıfatı yer aldığı için, gerçek kimliklerini öğrenebilmek için kapısına ulaştığı her odanın içine girmek zorunda kaldı.
İlk başta o kadar alakasız bir yere girdi ki, bu yerde karşılaştığı durumdan sonra, binanın işlevinin sona ermiş olması ihtimalini kafasından geçirdi.
"Arkadaş, çay ocağı bile boş. Burada bile kimse yoksa kime ne soracağım ben?"
Kapısını açtığı dördüncü odanın da içine girdi.
İleride bir tablo gördü, ona tanıdık görünen bir tabloydu bu. Sol tarafta odanın ait olduğu memurun masası duruyordu. Masaya yaklaştı; masanın köşesinde bir fotoğraf çerçevesi olduğunu gördü.
Çerçeveyi eline aldı, fotoğrafa baktı. Odanın girişinde kocaman tablosu olan adam da fotoğrafta yer alıyordu. Masanın ucunda da, memurun adı yazıyordu.
İki ismi varmış bir de soyadı yazıyordu. Masanın diğer ucunda duran takvim dikkatini çekti. Takvim 2 Ekim gününü gösteriyordu. 2 Ekim mi?
Takvim yapraklarını uzun zamandır yırtmama ihtimali var mı dersin... Ne bileyim...
"Olabilir cancağızım neden olmasın."
"Aa sevgili C.D., sen mi geldin, duymamışım."
"Evet A.C.D. 10 dakikadır seni izliyorum."
"Bir dakika, C.D. sen?"
"Evet A. beni almaya gelmedin mi?"
Sinyor A. masanın üzerine baktı. Masanın ucunda memurun isminin yazılı olduğu tablaya.
A.C.D (artık ne isim isterseniz.)

31.01.2013

18 Mayıs 2012 Cuma

ELMA DERSEM ÇIK

Elmaları çok severim. Aslında bu sevgim, birkaç yıl öncesine dayanır. Çocukluğumun geçtiği evimizin bahçesinde bir elma ağacı bulunurken bu kadar hasret duymazdım elmaya karşı. Bizim bahçedekiler biraz tuhaftı, yeşilinden kırmızısına kadar, rengarenkti. sanırım daha çok kırmızıyı seviyorum; beni kendine çeken bir yanı olsa gerek. Sonra, üzerlerinde noktalar olur, neredeyse her tarafında. Onları öylece izlemeye bayılırım, dediğim gibi son birkaç yıldır.
Sabah gözlerimi açtığımda, gece yatağıma kıvrıldığımda, her daim aklımdadır. İnsanlar yataklarının yanıbaşlarında su bulundurur, bense elma. Bazen kabuslar görürüm, kan ter içinde uyanırım. Uyku sersemliğiyle nereye bakacağımı şaşırırım, gece lambasını yakma telaşını abartınca yere kapaklanırım; sonra kafamı kaldırırım, kalın perdenin tamamen örtmediği camdan içeri giren, sokak lambasının yaydığı ışığın altında öylece parlamaktadır. Hemen tutar bir ısırık alırım ve bu tat, bu paylaşım başka hiçbir şeye değiştirilemez. Çünkü ben ona karşılıksız bağlıyım, bu karşılıksızlık birbirimize duyduğumuz saygıyı da arttırır. Birbirimize ait olmaktan kaçınırız; ama yine de birbirimizi deli gibi kıskanırız. Ne ben, onu bir başkasının ısırmasına tahammül edebilirim, ne de o, benim bir başka elmayı ısırmama.

22 Mart 2012 Perşembe

SAHİPSİZ MEKTUP

"Bu yazıyı okumaya başladığınıza göre, mektubun zarfını meraklı hal ve hareketlerle parçalayarak açıp, merakla devamını bekler durumdasınız. Kusura bakmayın, nasılsınız falan diye sormayacağım, siz sorduğumu varsayabilirsiniz. Bu mektubu sahiplenmeyedebilirsiniz; çünkü ben zarfı kapatıp, sokağa bıraktım; bir çöpe gitmediyse ne ala; lakin şu anda sizin elinizdeyse aliyyül ala. (Doğru yazıp yazmadığımı kontrol ettim.)
Okuyun bunu sonuna değin, sıkılmadan, oflayıp poflamadan. Belki şu anda sıkıntılı bir iş veya bir okul yolculuğundasınız; veya hiç okuyacak durumda değilsiniz. Ama bu mektubu sahiplenebilirsiniz de; çünkü, benim mektup yazacak kimsemin olmadığı gibi, sizin de mektup beklediğiniz birisinin olmaması muhtemel dahili. Sıkılırsanız da, o kadar sıkılıyorsunuz canım yaşadıklarınızdan, buraya kadar geldiğinize göre bir paylaşımımızın olduğuna inanıyorum, biraz da bana katlanıverin.
Burada yaşananlar tamamen hayal ürünü falan değildir, belki kimileri buna “oha!” derken kimisi de “aman, ben neler gördüm” diyebilir. Bu kimlerin eline ulaştığına bağlı.
Bendeniz, kulunuz köleniz falan değilim, Refik; öyle alemde şu Refik, bu Refik falan denmez bana, denmedi de bugüne kadar. İlkokuldan terkim, ancak okuma yazmayı bilirim. İlkokulda çok istekliydim. Ayrımcı bir öğretmenimiz vardı, ben ne kadar istekli olsam da o, başka öğrencilere (az kalsın örenci yazıyordum) daha yakın davranırdı.
Onun bu davranışları ve ailemdeki fertlerin erken vefatı nedeniyle, erken yaşta ilkokulu terk etmek zorunda kaldım.
Takdir edersiniz ki içim çok burkuldu, bir müddet hayata küstüm. Dul babaannemin yanında kaldım, vefat olayı başarında. Annemi de babamı da ayrı özlüyordum. Bir annenin yaptığı yemeği, bilhassa kendi annemizin, tadı başka hiçbir yemekten çıkmadığı gibi, bir babadan bisiklet isteyememenin burukluğunu da çok çektim desem yalan olmayabilir. Ama tabi ki anne ve baba özlemine sadece bu açıdan bakmıyorum. Bisiklet sahibi olmayı çok isterken babaannemin “Cennete giden insanın istediği her şey olur,” ifadesine dayanıp, ilk ölme hasretlerine girişirdim. Şimdi ise, daha doğrusu o günlerde, ailemi görebilmenin tek yolunu ölümün getirebileceğini öğrenmek, öte dünyaya daha sıkı sıkıya bağlanmama neden olmuştu.
Dul babaannemin de yaşaması uzun süre sürmedi ailemin vefatından sonra.
Artık kimsem yoktu, annemin babama kaçışı sebebiyle anne tarafından kimseyle görüşmüyor, kimseyi de tanımıyordum. Babamın ise tek kardeş oluşu, beni dokuz yaşlarında hayatta tek başına kalma mücadelesine sürüklüyordu.
İsyan ettim çocuk aklımla; çocukluğumda şansımın yaver (yaver ifadesini ilk kez kullandım) gitmediği oyunlarda bile aşırı öfkeyle sinirlenip yersiz küfürler ederdim. İsyanın pek faydası olmadı açıkçası; ne durdurabilirdi gözyaşlarımı ne de geri getirdi annemle babamı.
Kiralık evimizden de şutlandım elbette, çocuk esirgeme kurumu vs. bir yere götürdüler beni, evime eşyalarıma ne oldu hiç bilmiyorum. Ama duramıyorum burada, uzak geliyor bana. Günlerce plan yaptıktan sonra oradan kaçmayı başardım.( o kadar dizide oluyor ben mi yapamayacağım!) çünkü orada ölmeyi başaramayacaktım, dışarıda bu olasılık daha fazlaydı. Aileme kavuşmak istiyordum, onlara sıkı sıkıya sarılmayı.
'Allah’ım ne olur, gözlerimi açtığımda karşımda annemi göreyim. Söz sana , yaramazlık yapmayacağım, annemi de üzmeyeceğim.' Ama O, duamı kabul etmedi, herhalde beni hiç sevmiyordu. Bana garezi var kesin, koca şehirde başıma kötü bir olay gelmiyordu.
Dayanamıyorum açlığa daha fazla, ellerim, kollarım, yüzüm ve de kıyafetlerim kir pas içindeydi. Susuzluktan, dilim dışarıda dolaşıyordum, belki de o an hayvanları çok iyi anlayabiliyordum. Bir çeşme buldum yol üzerinde, hemen koştum, heyecanla musluğu açtım. Çok az akan sudan aldığım her yudumda daha çok rahatlıyor ve şu an bulunduğum durumdan daha beter durumda olduğumu anımsıyordum. Yanıma yaklaşan köpeği de fark edince, minik ellerime su doldurup onu da rahatlatmaya çalıştım. Köpek gittikten sonra ellerimi, yüzümü temizleyip, çeşmenin yanı başına oturup, belli belirsiz beklemeye başladım.
Önüme madeni bir para düştü. Parayı düşüren adam fark etmemişti anlaşılan; ne sağına, ne soluna ne de arkasına  bakmaksızın yoluna devam ediyordu. parayı yerden aldım 'Amca... amca! Bakar mısınız amca!'
Küçük adımlarla ona yetişmekte zorlansam da sonunda ona ulaştım. Kibirli bir ifadeyle 'Ne oldu küçüğüm?' dedi. çok zaman sonra neden kibirli baktığını anladım.
'Şey paranızı düşürdünüz de...' elimdeki parayı ona uzattım.
Şaşkın bakışlarla yüzüme baktı. 'Teşekkür ederim yavrum. Aferin böyle dürüst ol! Kaç yaşındasın sen bakayım?'
Hiç bozuntuya vermemişti durumumu, elimden tutup yürümeye başladı, ben de peşinden tabi. Belki de, çeşmenin başında öylece bekliyorken, ne kadar kötü hayatımın olduğunu düşündüğüm için böyle bir adam çıkmıştı karşıma.
Aslında o anda şanslıymışım. O adamın, önüme bilinçli atıp da yanına gitmemi sağlayan adamın, beni, paraları bilinçli bekleme mecburiyetine sürüklediğinde her şeyi anladım.
Karnım açtı yine, ellerim kollarım, yüzüm kir içinde. Önümde yırtık pırtık çekirdek kolisi ile bekliyordum, dileniyordum 'Allah rızası için...' diye. 'Allah’ım ne olur kurtar beni.'
Uzaktan gördüm onu, bana doğru geliyor ve gülümsüyordu. 'Baba!' diye atıldım, 'Baba, baba!' ; bacağına sarıldım babamın. 'Baba, yoksa ben öldüm mü? Dualarım kabul mu oldu? Ne kadar güzelmiş ölmek, hemen seni buldum. Annem nerede baba?'
'Hayatım bu çocuk kim?' . 'Ben de anlamadım, evladım ne yapıyorsun, baban falan değilim ben!”
'Baba şaka yapma bana,artık kocaman adam oldum ben. Öyle,Ellerin babası olacağım, dersen inanmam.'
Kolumun acıdığını hissettim, 'Kusura bakmayın, zavallı çocuk kimsesiz, birine benzetmiş sizi.'
'Mühim değil' . 'Hayır baba, baba bırakma beni ne olur baba, bırakma beni!'
Küçük parmaklarımdan kaçtı sarıldığım elleri, yan gözle süzüyordu yanımdan uzaklaşırken. Yanındaki kadının, çantasından çıkardığı ıslak bezle ellerini sildi, kirlettiğim ellerini. Ne zaman ki gözden tamamen silinmeye başladı, hissettim yüzümde ilk tokadı. Kırık bir diş, patlamış dudak, kesilmiş kollar o günün bana hatıraları.
Ölme isteğini alışkanlık haline getiriyordum. O’nun bana garezi vardı kesin, hala canımı almıyordu.
Baygınlığın belirtisiyle derin bir uykuya daldım, annemi gördüm rüyamda 'Yavrum ne yaptılar sana?'
'Bir şeyim yok anne, sen bir de o çocukları gör, yaaaa!'
'Kuzum benim kara bahtlı kuzum.'
'Uyansana lan artık p*ç kurusu, uyan hadi işe gideceksin daha.'
'Ulan çocuğun ağzını burnunu kırmışsın zaten, kim bakar bunun yüzüne öküz?'
'Kes ulan sen! Hadi hadi lan!' Ayak darbelerini karnımda hissediyorum. Gözlerimi açtım , arkası dönüktü, yerdeki demir boru dikkatimi çekti. Az evvel konuştuğu Turgay abi yan tarafa geçti, beni dürtükleyen Faik de birkaç adım ilerledi.
Nefesimi tuttum, çıt çıkartmadan kalkıp yerdeki boruyu aldım.
'Hadi uyansana laa.......! Aaaaah!'
arkasını döndüğünde yüzüne yedi boruyu. Turgay abi içeriden koştu. 'Laaaan! Seni gidi o.....! Aaaaaah!'
yerdeki taşı fark etmeyip takılınca düştü, o da kafasını mermere çarptı. Hızla kaçtım oradan. Kaçmakla beraber arkamı da kollarken yola çıktığımı anlayamamışım. Şimdi mi?
Şimdi ise hastanedeyim. Bildiğiniz gibi, kimsem yok, mektubum gibi ben de sahipsizim. Hemşirelerden Tülay ablanın dediğine göre uzun süre uyanamamışım, komada kalmışım. Turgay abiler falan da herhalde korkularından gelmemişlerdir hastahaneye. Ama bacaklarım tutmuyor, araba kötü çarpmış herhalde..."
                      
             
veya intihar mı etmiştim, yok yok o daha sonra oldu galiba. Aslında on kişi falan sopalarla dövdükleri için de bacaklarım sakat kalmış olabilir. Turgay abi, yok! O dövmedi aslında, Süleyman’ın mahalleden arkadaşları kovalıyordu, kaçıyordum 'Anne! Anne!' diye bağırarak, annem evde yoktu, dövdüler beni. Ben, benim babam annemi terk etmiş, annemle yaşıyoruz. Aslında annem beni doğururken vefat etmiş.

İyi ki doğdun Turgay, iyi ki doğdun Turgay, iyi ki doğrun iyi ki doğdun.... Aaaaa Turgay yine mi mektup yazıyorsun, sonra hastahaneye rastgele insanlar geliyor ablacığım. Bak, bugün, senin komadan çıkışının üçüncü yıl dönümü(Turgay demese miydik?) neyse, sana pasta aldık, börek aldık, hediyeler de aldık. Şey! Aa, annesinin bitanesi doğum günün kutlu olsun.
                                                                        22/03/2011