belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

küfür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küfür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2015 Pazartesi

KÜFÜR: BİR DOZ ARINMA


Ben, hayatın anlamını yitirmiş bir bireyim. Duygularımın dahi sömürüldüğü zaman dilimi içinde, kelimelerin birleşip hiçbir ifadeye ulaşamadığı duygusuzluğumun içinde yüzmekteyim.
Her gün uyumak veya kalkmak, bana bir fayda getirmiyor. Hayatımın bu zamanına kadar, 24 saatle ıfadelendirilmiş günlerin her saatinde uykuya dalmış, her saatinde de uyanmış olmama rağmen, yaşadığım günlerde hiçbir farklılık göremiyorum.
Ne için yaşıyorum sorusuna cevap veremiyorum. Sabah kalkıyorum, diyelim: işe gitmek için hazırlanıyorum: belki haddimden fazla uyuduğumdan dolayı kahvaltımdan feragat ediyorum. Geç kalacağım endişesiyle günün ilk amına koyma eylemine başlıyorum, çoraplarımı ararken. Belki bulamazsam “Hay yapacağın şeyi sikeyim” diyerek anneme sövüyorum içimden. Ama evden çıkarken “Allah işini rast getirsin” dediğinde annem, “Sağol” diyerek çıkıyorum, belki az önce ettiğim küfür yüzünden “Düşüncesizliğimi sikeyim” diyerek. Sonra otobüs durağına giderken, otobüsün duraktan ayrılışını görüyorum uzaktan ve “Hay bahtımı sikeyim” diyorum hemen ardından; az önce duyduğum pişmanlığı unutaraktan.
Sonra beklemeye koyuluyorum, her zaman beklediğim gibi; işe geç kalmamı engelleyecek yeni bir toplu taşıma aracını. Müstakil araçlar hızla çıkıyor yokuştan yukarı, toplu taşıma aracı geçmiyor. “amına koyduğumun otobüsü,” veya “minibüsü” diyorum içimden veya başka şeyler. Sonra görüyorum otobüsü ya da minibüsü, yine “çok şükür amına koyayım” diyorum; az önce bunları hiç söylememişim gibi ya akbili basıyorum veya para uzatıyorum.
Geçece bu günler, diyorum, geçecek. 
Birbirimizden habersiz sandığımız bir dünya insanla aynı araç içinde kendimize bakıyoruz; belki hep bir ağızdan “Geçecek amına koyayım” diyoruz içimizden.
Kimi kitap okurken “Vay amına koyayım” diyor, kimi haberlere göz gezdirirken “Vay orospu çocukları” diyor, kimi de onu zor durumda bırakan bir insanı içine alıyor ve sövüyor ona içinden, alıyor intikamını. Fakat hepimiz rahatladığımızı düşünüyoruz küfrederken.
Önce bir iki gün aynı habere sövüyoruz, sonra hakkın yerini bulduğuna inanınca “OHHHH!” diyoruz. Önce izlediğimiz bir dizide, işler istediğimiz gibi gitmeyince haftalarca endişeleniyor, sonra sevgililer kavuşunca, ilahi adaletin yerine gelmesi için birileri vurulunca, tecavücüler hapse tıkılınca; normal hayatımızda yaşayamadığımız mutlulukları, televizyonda gördüğümüz olay örgüsüyle bu dünyada adaletin olduğuna inandırılmanın verdiği hazla derin bir “OHHHHH!” çekiyoruz içimizden; hatta belki bunun üzerine bir keyif sigarası yakıyoruz.
Hatta bununla da yetinmiyor, alışkanlığımıın getirdiği itkiyle “Oh oldu amına koyduğumun çocukları” diyerek taçlandırıyoruz keyfimizi.
Sonra tekrar unutuyoruz.
Ölüm önemsizleştiriliyor.
Küfür sadece komikleştiriliyor.
Benliğimizin yerini hayali karakterler kaplıyor.
Ta ki, gerçek bir olay yine patlak verinceye kadar; izlediğimiz olaylarla gerçekten karşılaşıncaya kadar; sonra her şeyin dizilerdeki gibi olacağını zannedere...,
Ben de herkes gibi kendi kanaatimi getiriyorum: suçlu kişiyi içinden çıkamayacağı zor durumlara düşürüyorum içimden ve az da olsa rahatlıyorum. Yine aynı şekilde küfürler ediyorum, belki sadece bu sefer dışarı yansıtıyorum küfürlerimi, diğerleri gibi; ama yine de kendimi kandırıyorMUŞum.
Kendimi onlardan ayıracak gerekçeler sıralamaya çalışıyorum: lakin,
Pipiden beyinlerin düşünceleri karşısında hangi gerçel düşünceyle ayakta kalabilirim, bilmiyorum. Sizin ben ananızı sikeyim, desem rahatlayacak mıydım; veya amına koyduğumun çocukları desem veyahut orospu çocukları.
Belki böyle böyle, bu ülkenin bu hale gelmesine sebep olanların amına koyayım, analarını avratlarını diye düzebilirim, düzebilirdim.
Sonra fark ettim ki, rahatlamak, içimi dökmek için sarf edeceğim tüm ifadelerde ben de birçok kadına; karşıt görüşte olduğumu düşündüğüm sapıklarla aynı pencereden bakıyor olacaktım. Meğer ben de sinirimi boşalttığımı zannettiğim her anda, birçok kadına tecavüz ediyormuşum. Ben de bu ülkede büyüdüm, öyle değil mi; şu an büyümeye devam eden çocuklar gibi.
Bu yüzden bir özür borçlu olduğumu düşünüyorum:
Bu yaşıma kadar ettiğim küfürler için tüm kadınlardan özür diliyorum.

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-2. BÖLÜM

Yazanemde(yazıhane?) otururken ve yine bir şeyler düşünmek üzere düşünürken, elinde bir kağıtla, sıcaktan ve yürümekten kan-ter içinde kalmış bir adam içeri girdi. Elindeki kağıdın yazı yazan kısmını bana doğru göstererek “burası nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Anlamadığım nokta, yerin ismini söylüyorsa neden kağıdı bana doğru çeviriyordu veya aramızda en az iki metre mesafe varken(çünkü yaklaşmamıştı, sordu ve soruyu bitirdiği yerde çakılı kaldı) o küçük kağıtta yazılanları okuyup, oranın neresi olduğunu bilmemi nasıl bekliyordu? Hem de içeri girdiğinde gözlüğümü sol elimle çıkarmış ve elimle birlikte masaya bırakmıştım.
Kafamın içinden binalar, sorduğu yere ait tabela silueti vs. bir şeyler geliyordu. Dilimin ucundaydı ama “Iıı, vallahi bilmiyorum” diye cevapladım.
Cevabı duyduktan sonra “Hay senin aklına tüküreyim, elindeki gözlükten utan(tabi abartıyorum)vari” bir bakış attı.
Hoşnutsuz bir biçimde ayrılırken teşekkür etti. Teşekkür etme nezaketinde bulunmasından hoşnut oldum. Kapıyı kapatırken elindeki kağıdı muhtemelen yüz bininci kez inceledi. Sanki bu sefer bakınca “Hey! Aradığın yer işte buradaaa…” diye bir şey belirecekmiş gibi.
Elini kapımın(nasıl da sahiplendim) dış kulbundan ayırırken sağdan(tiyatro metni gibi oldu, sağdan girer!) iş hanının çaycısı, kapıcısı, elektrikçi bulucusu vs. her işe koşturan ama çaycı olarak tanınan kişi göründü.
Hayatında, bana adres sorma şanssızlığına nail olmuş kişi, çaycıya bana yaptığının aynı biçimde hem kağıdı çaycıya çevirip hem de sözle ifade edecek biçimde adresi sordu. Ama kağıdı çaycının gözüne gözüne soktu; bana bunu yapmamıştı. Saygısından herhalde. (Tabi ben bu yazıhanenin sahibiyim; döner koltuğum, masam var. Oturuyorum, yazıyorum.henüz deri koltuk alamadım, misafirlerim basit sandalyelerle idare ediyorlar. Çok rahatsız olduğunu söyleyenler oldu sandalyelerin. Ama ne yapayım? Döner ve rahat olan sandalyemi alabilmek için onlardan kıstım. Hem ben tüm gün buradayım, benim rahatım çok daha önemli. Bu vesileyle gelen misafirler çok oturmuyorlar… çok mu bencilim?)
Çaycı dinledikten sonra, sanki orayı dinlememiş gibi gözüne sokulan kağıdı aldı; kamburu çıkmış pozisyondaydı. Kağıdı tuttuğu eliyle (tepsi sağ elindeydi) duruş biçimini bozma zahmetine girmeden sağ arka çaprazını göstermek suretiyle adama yolu tarif etti. (nasıl yahu?) benim yanımdan asık suratla ayrılarak teşekkür eden adamın yüzünde adeta güller açıyordu. ( bu da nasıl oluyorsa, laf işte.) çaycıya da teşekkür etti. Adam mutluydu. Allah’ım o adamı bir çaycı kadar mutlu edemedim.
Sonra çaycı içeri girdi, yazıhaneme yani, benim olan yazıhaneme. Kendinden emin bir edayla çayı önüme koydu. Adeta “haha! Salak herif bir yol bile tarif edemedin” der gibiydi. Tanrım! Berbat bir duygu bu. Çaycı bile beni aşağılıyor.
“Buyur beyim..” dedi. Teşekkür ettim.
“hayırdır beyim, bir sıkıntı mı var?” (asık suratımdan anlamış olmalı.) yazıhanemin olmasının verdiği gururla “yok bir şeyim!” dedim.
“İlaç falan getireyim mi?” (Allah’ım, eczacılıkta mı yapıyor burada?)
“Yok yok, önemli bir şey değil.” Kapıdan çıkmak üzereyken “Şeeeeyy, ne konuştunzzz….. konuştun..! konuştun o adamla?” (Üstünlüğümü göstermek için ne çaresiz davranışlara giriyordum?)
“Şu yukarıdaki matbaayı sordu beyim.”
“Hangi matbaa?”(yukarıda matbaa mı var?)
“İşte var ya ‘matbaanız’.”
“Matbaam mı, benim matbaam mı?”
“Hayır beyim, matbaanın adı matbaanız. Hani sen de oradan çıkarıyorsun kağıtlarını.” (baskılarını demek istemiş olabilir.)
Bir şoka daha uğradım. Adamın teki bir üst kattaki yeri soruyor, hatta benim baskılarımı çıkarttığım matbaayı soruyor. Ben, vallahi bilmiyorum, diye gönderiyorum. Hiçbir işe yaramıyordum. Bir adres bile bilemiyordum. Bundan sonra her şeyi bileceğim! Her yeri karış karış  öğreneceğim. Buradan sorduklarında, şehrin öbür ucundaki yerin yol tarifini, kilometresini, rakımını, nüfusunu, kesilen ağaç sayısını, ekilen ve hiç ilgilenilmeyerek kaderlerine terk edilen sözüm ona hatıra ormanlarını… hepsini birer birer sayacağım. Siz kimsiniz beni aşağılıyorsunuz? Benim daha kim olduğumu bilmiyorsunuz. Heyt ulan!...rahat sandalyemden kalktım, küçük yazıhanemde dolaşmaya başladım. Üç adımda bir yer değiştirmek zorunda kalıyordum. Yoruldum.  Çaycı içeri girdi, çayı görünce(masadaki dolu çay bardağı) gücendi.
“Beğenmedin mi beyim?”
“yok yahu, daha başlamadım ki.” Masaya yönelip çayı içmek için bardağa uzandım. Çay soğumuştu, buz gibi olmuştu. Onca süre ne yaptım?
Çaycı çayı aldı, “Bu benden olsun beyim, para istemez.” Dolu bardakla birlikte yazıhanemden çıktı.
Yoo hayır, söylemlerinde hiçbir aşağılama yoktu. İlk girdiğinde de gayet mazbuttu, mütevazı idi. Çaycıydı işte, sıradan insan. Esas kibirli bendim…
Koca iş hanının giriş katındaki en küçük(sadece giriş katının değil, koca iş hanının en küçük) yazıhanenin sahibiydim. Doğru düzgün bir gelirim yoktu. Çaycının yeri bile benim yazıhanemden büyüktü. Onun yığınla işi var, hem adres sorana da yolu tarif edebiliyor.  Geliri benden daha iyidir kesin. Baksana eczacılığı da başlamış hem. Belki de tüm bunların bilinciyle “bu benden olsun, para istemez!” dedi. Sahiden öyle mi demişti? Ben mi yanılıyordum, uyduruyor muydum?


Büyük bir çöküntüyle olduğum yerde sandalyeye oturdum. Ahhh! Kıçım ağrıdı. Bu sandalyeler de hakikaten hiç rahat değilmiş.

GECEDE YAŞAYANLAR-3. BÖLÜM

Yanından geçtiğim çocuklar birbirlerine, eyleminin manasını bilmeden “anasını sikeyim” diye küfrediyorlar. Az ötelerinde duran büyük erkek çocuklar da gülüşüyorlar kendi aralarında. İçerinden biri(büyüklerin)- büyük mü sahi onlar?- “gel lan çikolata alacağım sana.” Diyerek bir kere daha kandırıyor çocuğu. Çocuk da örnek olarak onu alıyor ne yapsın.
Mantıklı düşünen bir kesim için çocukluktan iyi eğitim verilmesi gerektiğini düşünerek sürekli küçüklere yönelik işler yapılıyor. Halbuki bilmiyorlar ki sorun büyüklerde; büyükleri değiştirmek lazım. Hepsini, komple silmek lazım. Öldürmek lazım hepsini. Ahh komutayı bana verecekler ki.!!- hay Allah kahretsin!.
Önce beni değiştirmek lazım, diye düşündüm. Önce beni öldürmek lazım…
Ama nereden, nasıl… Sorusu bulunamayan cevaplar canımı sıktı veya tam tersi. Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!
Çocukluğumu düşündüm. Acaba ben de o çocuklar gibi küfür mü ediyordum. Yoo, şimdi pek küfretmem aslında, terbiyeli bir insanımdır(neye göre, kime göre… Lanet olsun cevabı olmayan sorulara!)
Ama çok küfretmezdim. Küfretmedim de ne oldu sanki? İyi birisi mi yetişti? Az önce konuşmuştun önce kendimi öldürmek lazım diye. (Evet haklıydım) kendime hak verdim.
Peki ne öğretmeli çocuklara?
Utangaç olmamayı. (sen utangaç mıydın?) evet utangaçtım.. Aşktan utanırdım mesela. (Buldum!) vallahi buldum. Çocuklara aşık olmaktan utanmamayı öğretmek lazım. Hatta bunun küfretmekten daha güzel bir şek olduğunu söylemek lazım. Hatta ben de çocuklara, aşık olduklarını kızlara aşık olduklarını itiraf ettikleri taktirde çikolata ısmarlayayım. (Hem kafalarına dank ederse, belki küçük yaşta istemedikleri birileriyle evlendirilmelerini engelleyebilirim. “Sahiden yapabilir misin?” Bilmem, neden olmasın?) evet, evet aynen böyle yapayım.
Peki diğerlerinden ne farkın kalacak? (kimlerden?)
O, çikolata ısmarlayıp küfrettiren büyük çocuklardan.
Ama şimdi, aynı yönteme başvuruyor olabiliriz. (Sonuçta onların bunu kendi istekleriyle, yani parayla kandırılmadan yapmaları gerekir.) tamam, bunu da kabul ediyorum; ama şimdi mesela sütü sevmeyen adam sütlacı pekala sevebilir. Çünkü süt içilir, sütlaç yenir. (ona bakarsan patlıcanı sevmeyen biri de karnıyarık yiyebilir.)
Oğluna bir dua ezberlediği için dondurma ısmarlayan bir baba gördüm. Söylemlerinden anladım bunu, yani kafamdan uydurmadım. mesela bu da bir rüşvet.  Rüşvet para verilince olur ama. Ben de rüşvet vermiyorum ki, sadece çikolata alacaktım. Hadi be, ben seni bilmez miyim? Çikolata almaya üşenirdin kesin. Çocuğa al bununla kendine çikolata al deyip para verirdin. Haklısın.
“yürüüü tipini siktiğim!” bana mı dedi? (bilmem)

En iyisi çocukluğuma döneyim ben.(ama nasıl?) çocukken ne yapardım? (Camiye filan giderdim) Gittim. Şansıma tam namaz vaktinde yetiştim. Durduğumuz safta (saf derken ne arı ne de manyak manasında değil) bir de çocuk vardı. Çocuk kendince bir yarış halindeydi. Önce o yatıyor, ilk önce o ayağa dikiliyordu. Vay canına, ben de böyle yapardım. Şaşırmıştım.(çocukluğuna döndün mü?) Hayır. Ben de çocukla yarışacağım. Her seferinde geçti beni. Yenilgiye fazla dayanamadım. Saftan çıktım. Ayakkabılıkta ayakkabılarımı bulamadım. Çalınmış! Hay Allah kahretsin. Sinirle kafamı kaldırınca, hastanelerde hemşirelerin “sessiz olun” isimli tablolarına benzer bir uyarıyla karşılaştım. “Camide bela okunmaz” az daha üstünde “çocuklar” yazıyordu. Demek ki çocukluğuma dönmüşüm. 

GECEDE YAŞAYANLAR-4. BÖLÜM

Kendimi bir mahalle kahvesinin bahçe kısmında bulunan masalardan birine oturmuş vaziyette bulundum. Masaya oturmuş derken masanın sandalyesi. Fakat masaya ait değil sandalye. İşte komple bir takım oluşturan masa sandalye eşyalarının oluşturduğu bir  bütünün sandalye kolu. İyice saçmaladım. Yahu ne tuhaf şey şu dil.
Masaya oturdum. (işte al şimdi baştan) bu sefer yapmayacağım. Biraz insanları incelemeye koyuldum. İnsanları düşündükçe, onlarla kendimi mukayese etmeye başladığımı fark ettim. Yaş ortalamasının altındaydım. Birçoğu emekli olmuştu, birçoğunun elinde baston vardı. Hııı, demek sabah kapılarının önünü süpürdükten sonra buraya geliyorlardı. Demek yaşam kaynakları burasıydı. Öyleyse buraya hemen bir bomba atmalı,(Tabi ben gittikten sonra) yakmalı tüm kahveleri, diye düşündüm. Böylece tüm yaşlılardan kurtulacaktım. Azrail’in yapamadığını ben yapacaktım. Kahrolsun yaşlı, sabahları kapısının önünü süpüren yaşlıların yaşam alanları, diye feryat ettim. Hemen burayı bir yere şikayet etmeli. Onları yaşam alanlarından etmeliydim.
Sonra aklıma yaşlı kadın geldi. Gözüm kahvede oturup okeye dönen yaşlı bir kadın aradı. Allah kahretsin! Yaşlı bir kadına rastlamadım. Zaten kapısının önünü süpürenlerin bastonu da yoktu. Hadi yine iyisiniz, kahvenizi size bağışlıyorum.
Okey oynayan masalardan birinde oturan bir kişi “usta çay çek!” dedi. Otoriterliğini kendime yediremedim. Hayır, ben ondan daha otoriterdim. Benim bir kere yazıhanem vardı. Göğsümü şişirip oturuşumu değiştirdim, kamburumu düzelttim. Masaya dayalı olan koluma ait olan elimle dizimden destem aldım “Usta bana da bir çay!” dedim.
Ses tonum beni bile etkiledi.  Kahvedeki herkesin bana dönmesini sağladım. Gururlandım. Ben daha otoriterim, bir kere benim yazıhanem var.
Kahveci usulca çayı getirdi. Önce ilk sipariş veren masaya çayları dağıttı. Etik olarak tabi, burada bir sorun yok; ben modern bir insanım. Masadakiler “eyvallah” dedi. Sonra tepsiyle bana yöneldi kahveci. Bardağı tepsiden alırken “eyvallah” dedim. Çayı ona uzanan elime bırakmayıp masaya hızlıca bıraktı. Çayın bir kısmı bardağa çay tabağına döküldü. Sanırım az önceki tepkime kızmıştı. Sen kimsin be bana kızıyorsun? Başlarım senin çayına.
Çaydan yine de bir yudum aldım. Peh! Berbat bir çaydı. Sen çaycısın, çay bile yapamıyorsun embesil!
Cüzdanımdan çıkarttığım bozuklukları masanın üzerine bıraktım. Ağır adımlarla bahçeden çıkarken arkamdan “yürüüü” diye bir ses işittim.
Hayır, hayır sorun çocuklarda değil onları yetiştirenlerde. En büyüklerden başlayarak öldürmeli hepsini. Ben yine de gururluydum. Cüzdanımdan parayı çıkartışım, masaya fırlatışım; bunlar bir başkaldırıydı. Çaycıya olacak biçimde başlamak suretiyle hayata karşı bir başkaldırı, bir isyan, bir direniş, bir devrim.
Fahişeye atar gibi bıraktım parayı. Ama ben fahişeye para fırlatmadım ki hiç. Usulca masanın üzerine bırakırdım, utanmasın diye. Bu masaya da usulca bırakmıştım zaten. Ama bunda bir başkaldırı vardı sanki.
Sevgilim yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı zaten. Ben yalnızlığı tercih ederdim. Bazı geceler de, bu bir dönem her gece olmuştu, aynı kadını çağırırdım. Benden yaşça küçük bir kadındı. Onunla iyi anlaşıyorduk. Belki de ben öyle sanıyordum, bunu böyle düşünen bendim.
Ama dertleşirdim onunla, sadece sevişmek için çağırmazdım. Birkaç kere yemeğe çıktığımız da olmuştu. O gecelerde genellikle para almazdı.
Hatta bir seferinde sinemaya da gitmiştik. Birkaç kez elimiz birbirine temas etmiş, utanıp hemen geri çekmiştik. Sanki daha hiçbir şey yaşamamış, birbirimizi hiç tanımıyormuş gibi. Gerçi çok da tanıyor muyduk ki? O neden geldiğini biliyordu. Ben, onu neden çağırdığımı biliyordum.ilişkimiz, bu birbirini çok iyi tanıdığını sanıp sıradanlaşan karı kocaların ilişkilerine dönmüştü. Bu nedenle artık onu çağırmamaya başladım.  Başka kimseyi de çağırmadım zaten. Çünkü o, neden geldiğini bildiğini düşünüyordu.  Sevişmek için geliyor,  beni dinliyordu. Herkesi dinlediği gibi. Ben onu dinliyordum, yalan da söylüyordu, yine de dinliyordum. Belki başkaları da dinliyordu. Evet, bir farklılık hissetmemek ki, neden geldiğini bilerek geliyordu. Sevişmek için geliyordu.
Son zamanlarda artık iyice zevk almamaya başlamıştım. Sıratı asıktı, hemen çıkıp gitmek istiyordu ve sevişmemizi de aceleye getiriyordu. Bir keresinde daha evin kapısından girer girmez, (kapısından derken, kapıyı açtım hani, öyle girdi içeri), (uzatma!) uzatmayayım,.. içeri girer girmez dudaklarıma yapıştı. (açıklama yapamayacağım.) (iyi) bir an önce yanımdan kurtulmak istediği için dudaklarını boynumda gezdiriyordu. Bu, hoşuma gitmiyor değildi. Ama sevişmemizi kısa tutuyor, o da bunu biliyor; bildiği için yapıyordu. Her seferinde erken boşalıyordum. O da masanın  üstüne usulca bıraktığım parayı yine aynı usullukla alıp çantasına koyuyordu.
Parayı alışını izlemeye başlamıştım. Eskiden hiç saymazdı. Son zamanlarda mutlaka birkaç kere sayıp çantasına atar oldu. Bazı günlerde, istediğinden daha fazla para koyardım; bu davranışım eskiden hoşuna gider, yanımdan ayrılmadan önce salonumda bulunan tekli koltuğumun üzerine bir müddet benimle öpüşür, canı istere bir kere daha benimle ilişkiye girere, acelesi(müşterisi) varsa öpüşmesini yarıda kesip “bu da beni özlemen içindi” deyip çıkardı. Son zamanlarda fazla koyduğum paraya nezaketen de olsa teşekkür etmeden ayrılırdı.  Ağzından “hepiniz aynısınız” cümlesini yakaladığım olurdu. Artık sadece benimle sevişmek için geliyordu. Benimle, sevişmek için geldiğini, biliyordu. Ama bilmediği bir şey vardı. Ben onunla sevişmek için onu arıyordum, sevişmek için değil. Çünkü onu seviyordum. Ona sevgimi bir iki belli etmiştim. Fakat güvenemiyordum. Sevgilisi vardı, bir taksici. Bütün taksicilere lanet olsun! Tüm taksi duraklarını otomobillerini aleve(aleve!) vermeli! Hemen onları bir yere şikayet etmeli, tüm taksicileri öldürmeli.
Herkes yürüyerek  gitsin, bisikletle gitsin. Yazıhaneme bazen taksiyle gittiğim geldi aklıma. Hadi yine iyisiniz, taksilerinizi azat ediyorum. Ben modern bir insanım. Hem taksiciyle kısa sürmüştü ilişkisi, evet doğru, böyleydi.  Doğru, bir sevgilisi vardı, ciddi düşündüğü.
Bir kere(zaten bir kere oldu) sinemaya gittiğimizde karşılaşmıştık sevgilisiyle. Kuzenim, diye tanıtmıştı beni. “Bu da sevgilim,” deyince bozuntuya vermemiştim. Bu risk nedeniyle sinemaya bir daha gitmemiştik. Onunla sevgili olsaydım, ben de onun yeni yeni kuzenleriyle tanışsaydım; hayır, buna katlanamazdım. Bu yüzden ilgimi azaltmıştım. Onu, onunla sevişmek için çağırıyordum. (Ama sonuçta sevişmek için.) ama sevişmeyi onunla yapmayı tercih ediyordum. (Fakat bir yandan patlıcanı sevmeyebilirsin, ama karnıyarığı yiyebilirsin.)
Yoksa bu yüzden mi son zamanlarda suratı asıktı? (Karnıyarığın patlıcanını yemediğim için mi?)  Hayır saçmalama. Onu sevişmek için çağırdığın için. (Olabilir)
Fakat gözlerine bakardım, onunla konuşurdum. (Fakat onu sevdiğini itiraf etmemeyi tercih edince ilgin azalmıştı.) Haklısın. Ama o da çok isteksizdi son zamanlarda. (İlgini gösterebilirdin).
Ben de bir daha aramamayı tercih etmiştim. (Arasana.) Hayır. (Neden?)  Yok da ondan. (Numarası mı?) hayır, o artık yok. (Gitti mi, ne oldu?) Evet, gitti. (Nereye?)
Bilmem, belki cennete gitmiştir. (Cennet mi, orası neresi?)
Bilmem ben de bilmiyorum. İyi bir yer diye tabir ediyorlar. İyiler gidermiş oraya… Benim gitmeyeceğim kesin.  (Neden?)
Çünkü ben bir katilim. (Kimin katili?)
Onun. (Nasıl?)
Evime giren son gazetede bir haber okumuştum. Bir intihar vakasıydı. Hayat kadınıymış. Bir mektup yazmış; mektupta herkesin aynı olduğundan falan söz ediyordu. (Tıpkı onun sana dediği gibi). Evet, tıpkı bana dediği gibi.
“Madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.” (31 nolu vaka: http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/03/otuzbir-nolu-vaka.html )


O günden beri hiç gazete almıyorum. İstesem de gelmez. Gazeteci çocuğu tartaklamıştım. Öyleyse hemen bir gazeteye üye olmalıyım. Yani abone. Her gün gelmeli gazete. Ama nasıl? O çocuk inadına koymaz gazeteyi. Posta yoluyla. Evet, bunu deneyeceğim. 

GECEDE YAŞAYANLAR-12. BÖLÜM

“K.B. isimli şahsın, intihar mektubunu yazdıktan sonra intihar ettiği anlaşılmıştır. Mektubu yazanın maktul olduğu yapılan inlemeler sonucu ortaya çıkmıştır. Maktul, ölmek istediğini  dile getirip, mektubunun sonunda ‘madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim’ ifadelerini kullanmıştır. Kendisine Allah’tan rahmet, bulunamayan ama mutlaka olan yakınlarına acı haberi aldıkları takdirde şimdiden sabır diliyoruz”

Bu ne saçma haber böyle? Saçmalığın daniskası.(Senin gibi). Evet, ancak ben bu kadar saçma olabilirdim. “Bu mektup tanıdık sanki”. Hangi mektup? (İntihar mektubu). Gibi gibi.
“Sevgili katil, yaptığını beğendin mi?”
Ne yapmışım?
“Daha ne yapacaksın?”
Hayır! Hep Nizamettin’in oyunu bunlar. Lanet olsun Nizamettin’e. Eyvah! Katil; sözünü ettiği katil, benim. Hemen teslim olmalıyım.
Hemen telefona sarıldım.
“Alo, polis mi?”
“Evet, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Adınız nedir?”
“Polis”
“Sevgili polis, ben bir itirafta bulunacağım.”
“Buyurun.”
“Sesiniz de çok hoş bu arada.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
“Sevgilim sen misin?”
“aa, tanıdın mı beni?”
“Seni gidi katil!”
“Nizamettin, aradan çekil hemen!”

“Buyurun polis imdat.”
“Alo polis imdat mı?”
“Dedik ya beyefendi.”
“Ha Pardon.”
“Buyurun, dinliyorum.”
“Buyurun mu dinliyorsunuz? O da ne?”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Hayır efendim estağfurullah.” (katil olduğunu söyle)
“Hayır, söyleyemem.”
“Neyi söyleyemezsiniz?”
“Katil olduğumu….” Eyvah! Ağzımdan kaçırdım.
“Beyefendi yerinizi söyleyin hemen!”
“Hayır, hayır ben aslında yoğum. Valla bak, aramadım seni.”
“Bey..”
DIT DIT DIT DIIIT
Eyvah! Ya yerimi tespit ederlerse. Hemen çıkmalıyım. Nasılsa para da var. Yurtdışına kaçayım. Yahu orada da doğru düzgün yaşama şansı var mı ki? Ötekileştirmesinler beni sonra. (Kimler?) Onlar. Hepsi, ben sen o biz siz onlar. Üçüncü şahıslara sığınan zavallı bir tekilim ben.
Buldum! (Neyi?) eve gitmeyi.
Yazıhanemden çıktım, evin yolunu tuttum.  Hava kararmıştı. Bugün geçmemişti resmen. Oldukça uzun yaşadım. Evin sokağına girdiğimde yaşlı kesim günün son yaşam evrelerindeydi. Yerde bir taş sökülmüştü. Olmayan taşın meydana getirdiği boşluğu izlerken kendi boşluğum geldi aklıma. Ben bir çukurdum, bir engebe. Bu hayata fazlaydım.
Bastonlu amca yanıma geldi. Selam verdi, karşılık verdim.
“Oğlum niye söküyorsun taşları?”
“Kim ben mi?”
“Yok eben.” (ney?) ne ney? (bu yaşlı da çok terbiyesiz.) sensin terbiyesiz.
“kim ben mi?”
“Sen yavrum, kim olacak? Dün de takılıp düşünce attın birini. Evvelsi gün de ilk taşı sökmüştün. Şimdi de birini daha.”
“Yok be amca.”
Elimde bir ağırlık vardı. O da ne? Bir taş! Hem de yerdekilerin akranı. Ne ara sökmüştüm.
“Özür dilerim.”
“Sorun değil.”
“Teşekkür ederim.”

Eve gittim, ne yaptığımı, geçmişte ne olduğunu bilmiyorum. Hafızamdan ya geceye ya da gündüze dair bilgiler siliniyor. Uykusuzluktan olsa gerek. Çaycı da, gece gündüz hep burada olmaktan, demişti. Gece gündüz hep burada mı? Neyi kastetmişti, kendini mi? Gecede yaşayanım diyordu kendine. Ben de gece yaşayana yalnızlardanım sanırım. Ama artık uyusam iyi olur.  Rahat bir uyku çekebildiğim söylenemez.

Gece yatağıma geçmeye üşenmiş olmalıyım; tekli koltukta uyanır vaziyette buldum kendimi. (bu da nasıl oluyorsa?) elimde bir ağrı var, neden acaba?

28 Ağustos 2012 Salı

KİMİ ZAMAN BEN KİMİ ZAMAN SEN KİMİ ZAMAN DA ÖTEKİLEŞTİRDİKLERİMİZ


Lülülülü lülülülü lülülülülüüüüüüüüüüüü
Duyulmaz ve muhtemelen daha çok duyulmayacak biçimde tekrarlanır.
Tek ekrana dikilmiş gözler ve bir hoparlöre odaklanmış kulakların ilgi alanları odağa doğru yaklaşan,parkeden çıkan terlik seslerine yönelir.
“Oğlum telefonun çalıyor.”
“Hığııııııııııım! (Balgam çıkar) Sağol anne.”
“Alo!”
“Napıyorsun lan?”
“Hiç.”
“O ne lan arkadan gelen ses öyle. Porno mu izliyorsun yine. Ya, senden adam olmaz sapık herif.”
“Ya, tamam sus!”
“Size geliyorum, git abdestini al ben gelene kadar cenabet herif.”
“Lan tamam sus, duyacak sizinkiler ayıp olacak.”
“İyii, bir saate kadar geliyorum.”
“Tamam, hadi görüşürüz.”
“Bir şey lazım mı?”
“Yok eyvallah.”
“Lan cenabet ağzınla Allah’ın adını alma ağzına.”
“Tamam ulan!”
“İyi, geliyorum ben bir saate.”
“Tamam bekliyorum.”
“Lazım mı bir şey?”
“Yok yok”
“Dışarı çıkar mıyız?”
“Yok ya, evde oturalım, dışarısı serindir.”
“Yok, çıkacaksak ona göre giyineyim.
“Lan tamam kapat şu telefonu. Muhabbetinin içine edeyim bir susmadın.
“Tamam oğlum kızma! Hadi bay!”
(Ömer ve Canan’a ithafen.)


29 Aralık 2011 Perşembe

MEĞER YANILIYORMUŞUM

Ben ağladığımı sanıyordum, meğer gülüyormuşum
Elimde kırış kırış olmuş, kullanmadığım tek yeri kalmadığından bitap olmuş peçeteyi tekrar kıvırıp mıvırıp gözlerime yaklaştırdım. Kirpiklerimle temas ettiği noktada, taş atıldığında, taşın düştüğü yüzeyin etrafında oluşan çemberlerin dağılışının bir nevi aynısının peçetede de olacağını düşünüyordum. Meğer yanılıyormuşum, gözüme kaçan kirpiğin ucundan, peçetenin kirpiklerime temas eden noktasıyla yakaladım. Geri çektim, sen misin yav benim gözlerimi yaşartan. Belki ardından küfür de edebilirdim. Lakin bu kadar sinirlenmenin yersiz olabileceğini düşünüp bundan vazgeçtim.
Peçetenin manevi bir değerinin oluştuğunu sezip, bu sefer muntazam şekilde katlayıp gömleğimin cebine koydum. Bir eğilme esnasında düşmesinden kortuğum için, gömleğimin cebine tıkıştırdığım kalemlerle de destek sağlayıp, peçeteyi bir süreliğine hapse zorladım. 
Eve döndüğümde saat geç olduğu ve zihnim uykudan başka bir şeyi düşünemediğinden kıyafetlerimi hemen çıkardım. Üşengeç ellerim gömleğimin tüm düğmelerini sökmek yerine, bağrımın açık durmasını sağlayan iliklenmemiş düğme ile bir tanesini daha söküp, oluşan boşluktan rahatlıkla kurtulabileceği kanısına varınca, gömleği de kazak misali üzerimden çıkardım. Çıkarırken de, bulunduğum ortamlar yüzünden kıyafetlerime sinmiş sigara dumanı kokusundan tiksindiğim için, yatağıma girmeden gömleğimi kirli sepetine tıkıştırdım. 
İki gün sonra yıkanmış gömleğimi ütüleyip giymeyi düşünürkeni cebinde bir kalıntı olduğunu anladım. Cebi karıştırırken, bunun iki gün öncesinden kalan peçetenin kalıntıları olduğunu anladım. İçim hiç acımadı aksine, arda kalan pisliği temizlemek bir hayli zamanımı harcadığı için peçeteye de öfkelendim. Hatta bir ara küfür edecektim ama bunun yersiz olduğunu düşünüp vazgeçtim. Meğer peçeteye fazlasıyla manevi değer yüklememişim.
Yakın bir arkadaşımın hediye ettiği gömleğimi ,titizlikle ütülerken, bir tarafını yakmamaya gayret gösterdim. Muntazam biçimde ütüledikten sonra üzerime giyip, temiz gömleğimle ve yakın arkadaşımın hediyesi olduğu bilinciyle omuzlarımı silkip evimden çıktım. 
Bineceğim otobüs durağa yaklaşırken, ne kadar kalabalık olduğunu camların kirliliğinden göremesem de, hemen önümde durur durmaz haddinden fazla kalabalık olduğunu görebildim. Saatime baktım ve zamanımın kısıtlı olduğunu anlayınca, kendimi bu çileye katlanmak zorunda bıraktım. Sırtımdaki çantamı çıkaramadığımdan da, insanların arasından geçebilme çabalarında başarısızlık kaldım. Kendi kendimi sıkıştırdım, kılımı dahi kıpırdatamadım.
Sessiz ve sakinliğiyle beni cezbeden, geçen doğum günümü kutladığımız için de bana daha sempatik gelen, ordan başka yere gitmemeyi düşündüğüm kafeye oturup bir türk kahvesi rica ettim. Montumu çıkarıp, arkadaşımın burada bana hediye ettiği gömleğimi daha da ön plana çıkardım.
Kahvem gelirken, yerdeki su birikintisini görmeyen hanımefendi orada kayıp, tepside yer alan kahve ile suyu olduğu gibi gömleğimin üzerine döküverdi. Aman ne oluyor dememe kalmadan, gömleğimin vahim halini gözlerimce tamamen görülmesine karşın, kollarıma yaslanan bayan tüm odağımın kendi üzerinde toplanmasını sağlayıp, kahve lekesini zihnimden siliverdi. Aman efendim estağfurullah. Meğer gömleğe aşırı derecede değer vermemekteymişim. Öyle ki en sevdiğim içeceklerin başında gelen türk kahvesinin gömleğimi kirletmesinden sonra küfür etmek aklımın ucundan dahi geçmedi.
Bu vesileyle tanıştığım daha sonrasında da sevgili olduğum kız arkadaşım sayesinde bu mekan bana daha da güzel geldi. Sık sık gitmeye başlamıştım haftanın belli günleri. Yarından emin olmadan, onu sonsuza kadar seveceğimi söyleyip aynı karşılığı alıyordum. Ölüm hissiyatını sezmeden onun için ölebileceğimi dahi söylüyordum. Neyseki ben bunları söylerken o bana, ölsene, demiyordu; bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum.  Bir gün onunla ayrıldık, günlerce ağlayıp, hayatımın geri kalanında da ağlayacağımı düşünyordum. Çıldırmış gibi, onunla tanıştığım kafeye artık hiç gitmemeye; orası yerine başka kafelere gitmeye başladım. Meğer orası benim için tek yer değilmiş.
Sonsuza kadar seveceğim kızın ardından ağlamaklı halimin de sonsuza kadar süreceğine kesin gözüyle bakıyordum. Ondan başka hiçbir şeyi düşünemez olmuştum. Bir gün başımı öne eyip, yerlerdeki taşlarda onun silüetini görüyorken, onun yüzünde iğrenç bir leke yaratan boşluğun geç farkına varınca, kendimi yerde buluverdim. Pantolunumun dizine gelen kısmı yırtılmakla beraber, dizim de öylesine acıdı ki, böyle bir acının dünya üzerinde olamayacağına, bir müddet kendimi inandırdım. Dizlerimi bedenime çekmiş yerde kıvrılıyorken, bedenimi ne kadar çok düşünmeye başladığımı farkettim. Meğer O'ndan başka birşey düşünebiliyormuşum. Meğer çok daha fazla acı... bir dakika....
Bu anı ne kadar çok yaşadım, bir daha olmadığını ve de olmayacağını düşünerek, kaç farklı zaman dilimini ardımda bırakıp, onların hepsini anı sandığımda topladım. Tuttum bu sandığı kurcalamaya başladım. Başlangıçlar çok güzeldi ama sonları aynı şekilde değildi. Fakat güzel zaman dilimleri, kötülerin hepsini gölgede bırakabilecek nitelikteydi. Etrafımda toplanan, bilakis karşımda öylece duran bir bireyle, tüm içtenliğimle bir kahkaha attım. Meğer ben ne çok gülüyormuşum.