belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

takunya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
takunya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-4. BÖLÜM

Kendimi bir mahalle kahvesinin bahçe kısmında bulunan masalardan birine oturmuş vaziyette bulundum. Masaya oturmuş derken masanın sandalyesi. Fakat masaya ait değil sandalye. İşte komple bir takım oluşturan masa sandalye eşyalarının oluşturduğu bir  bütünün sandalye kolu. İyice saçmaladım. Yahu ne tuhaf şey şu dil.
Masaya oturdum. (işte al şimdi baştan) bu sefer yapmayacağım. Biraz insanları incelemeye koyuldum. İnsanları düşündükçe, onlarla kendimi mukayese etmeye başladığımı fark ettim. Yaş ortalamasının altındaydım. Birçoğu emekli olmuştu, birçoğunun elinde baston vardı. Hııı, demek sabah kapılarının önünü süpürdükten sonra buraya geliyorlardı. Demek yaşam kaynakları burasıydı. Öyleyse buraya hemen bir bomba atmalı,(Tabi ben gittikten sonra) yakmalı tüm kahveleri, diye düşündüm. Böylece tüm yaşlılardan kurtulacaktım. Azrail’in yapamadığını ben yapacaktım. Kahrolsun yaşlı, sabahları kapısının önünü süpüren yaşlıların yaşam alanları, diye feryat ettim. Hemen burayı bir yere şikayet etmeli. Onları yaşam alanlarından etmeliydim.
Sonra aklıma yaşlı kadın geldi. Gözüm kahvede oturup okeye dönen yaşlı bir kadın aradı. Allah kahretsin! Yaşlı bir kadına rastlamadım. Zaten kapısının önünü süpürenlerin bastonu da yoktu. Hadi yine iyisiniz, kahvenizi size bağışlıyorum.
Okey oynayan masalardan birinde oturan bir kişi “usta çay çek!” dedi. Otoriterliğini kendime yediremedim. Hayır, ben ondan daha otoriterdim. Benim bir kere yazıhanem vardı. Göğsümü şişirip oturuşumu değiştirdim, kamburumu düzelttim. Masaya dayalı olan koluma ait olan elimle dizimden destem aldım “Usta bana da bir çay!” dedim.
Ses tonum beni bile etkiledi.  Kahvedeki herkesin bana dönmesini sağladım. Gururlandım. Ben daha otoriterim, bir kere benim yazıhanem var.
Kahveci usulca çayı getirdi. Önce ilk sipariş veren masaya çayları dağıttı. Etik olarak tabi, burada bir sorun yok; ben modern bir insanım. Masadakiler “eyvallah” dedi. Sonra tepsiyle bana yöneldi kahveci. Bardağı tepsiden alırken “eyvallah” dedim. Çayı ona uzanan elime bırakmayıp masaya hızlıca bıraktı. Çayın bir kısmı bardağa çay tabağına döküldü. Sanırım az önceki tepkime kızmıştı. Sen kimsin be bana kızıyorsun? Başlarım senin çayına.
Çaydan yine de bir yudum aldım. Peh! Berbat bir çaydı. Sen çaycısın, çay bile yapamıyorsun embesil!
Cüzdanımdan çıkarttığım bozuklukları masanın üzerine bıraktım. Ağır adımlarla bahçeden çıkarken arkamdan “yürüüü” diye bir ses işittim.
Hayır, hayır sorun çocuklarda değil onları yetiştirenlerde. En büyüklerden başlayarak öldürmeli hepsini. Ben yine de gururluydum. Cüzdanımdan parayı çıkartışım, masaya fırlatışım; bunlar bir başkaldırıydı. Çaycıya olacak biçimde başlamak suretiyle hayata karşı bir başkaldırı, bir isyan, bir direniş, bir devrim.
Fahişeye atar gibi bıraktım parayı. Ama ben fahişeye para fırlatmadım ki hiç. Usulca masanın üzerine bırakırdım, utanmasın diye. Bu masaya da usulca bırakmıştım zaten. Ama bunda bir başkaldırı vardı sanki.
Sevgilim yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı zaten. Ben yalnızlığı tercih ederdim. Bazı geceler de, bu bir dönem her gece olmuştu, aynı kadını çağırırdım. Benden yaşça küçük bir kadındı. Onunla iyi anlaşıyorduk. Belki de ben öyle sanıyordum, bunu böyle düşünen bendim.
Ama dertleşirdim onunla, sadece sevişmek için çağırmazdım. Birkaç kere yemeğe çıktığımız da olmuştu. O gecelerde genellikle para almazdı.
Hatta bir seferinde sinemaya da gitmiştik. Birkaç kez elimiz birbirine temas etmiş, utanıp hemen geri çekmiştik. Sanki daha hiçbir şey yaşamamış, birbirimizi hiç tanımıyormuş gibi. Gerçi çok da tanıyor muyduk ki? O neden geldiğini biliyordu. Ben, onu neden çağırdığımı biliyordum.ilişkimiz, bu birbirini çok iyi tanıdığını sanıp sıradanlaşan karı kocaların ilişkilerine dönmüştü. Bu nedenle artık onu çağırmamaya başladım.  Başka kimseyi de çağırmadım zaten. Çünkü o, neden geldiğini bildiğini düşünüyordu.  Sevişmek için geliyor,  beni dinliyordu. Herkesi dinlediği gibi. Ben onu dinliyordum, yalan da söylüyordu, yine de dinliyordum. Belki başkaları da dinliyordu. Evet, bir farklılık hissetmemek ki, neden geldiğini bilerek geliyordu. Sevişmek için geliyordu.
Son zamanlarda artık iyice zevk almamaya başlamıştım. Sıratı asıktı, hemen çıkıp gitmek istiyordu ve sevişmemizi de aceleye getiriyordu. Bir keresinde daha evin kapısından girer girmez, (kapısından derken, kapıyı açtım hani, öyle girdi içeri), (uzatma!) uzatmayayım,.. içeri girer girmez dudaklarıma yapıştı. (açıklama yapamayacağım.) (iyi) bir an önce yanımdan kurtulmak istediği için dudaklarını boynumda gezdiriyordu. Bu, hoşuma gitmiyor değildi. Ama sevişmemizi kısa tutuyor, o da bunu biliyor; bildiği için yapıyordu. Her seferinde erken boşalıyordum. O da masanın  üstüne usulca bıraktığım parayı yine aynı usullukla alıp çantasına koyuyordu.
Parayı alışını izlemeye başlamıştım. Eskiden hiç saymazdı. Son zamanlarda mutlaka birkaç kere sayıp çantasına atar oldu. Bazı günlerde, istediğinden daha fazla para koyardım; bu davranışım eskiden hoşuna gider, yanımdan ayrılmadan önce salonumda bulunan tekli koltuğumun üzerine bir müddet benimle öpüşür, canı istere bir kere daha benimle ilişkiye girere, acelesi(müşterisi) varsa öpüşmesini yarıda kesip “bu da beni özlemen içindi” deyip çıkardı. Son zamanlarda fazla koyduğum paraya nezaketen de olsa teşekkür etmeden ayrılırdı.  Ağzından “hepiniz aynısınız” cümlesini yakaladığım olurdu. Artık sadece benimle sevişmek için geliyordu. Benimle, sevişmek için geldiğini, biliyordu. Ama bilmediği bir şey vardı. Ben onunla sevişmek için onu arıyordum, sevişmek için değil. Çünkü onu seviyordum. Ona sevgimi bir iki belli etmiştim. Fakat güvenemiyordum. Sevgilisi vardı, bir taksici. Bütün taksicilere lanet olsun! Tüm taksi duraklarını otomobillerini aleve(aleve!) vermeli! Hemen onları bir yere şikayet etmeli, tüm taksicileri öldürmeli.
Herkes yürüyerek  gitsin, bisikletle gitsin. Yazıhaneme bazen taksiyle gittiğim geldi aklıma. Hadi yine iyisiniz, taksilerinizi azat ediyorum. Ben modern bir insanım. Hem taksiciyle kısa sürmüştü ilişkisi, evet doğru, böyleydi.  Doğru, bir sevgilisi vardı, ciddi düşündüğü.
Bir kere(zaten bir kere oldu) sinemaya gittiğimizde karşılaşmıştık sevgilisiyle. Kuzenim, diye tanıtmıştı beni. “Bu da sevgilim,” deyince bozuntuya vermemiştim. Bu risk nedeniyle sinemaya bir daha gitmemiştik. Onunla sevgili olsaydım, ben de onun yeni yeni kuzenleriyle tanışsaydım; hayır, buna katlanamazdım. Bu yüzden ilgimi azaltmıştım. Onu, onunla sevişmek için çağırıyordum. (Ama sonuçta sevişmek için.) ama sevişmeyi onunla yapmayı tercih ediyordum. (Fakat bir yandan patlıcanı sevmeyebilirsin, ama karnıyarığı yiyebilirsin.)
Yoksa bu yüzden mi son zamanlarda suratı asıktı? (Karnıyarığın patlıcanını yemediğim için mi?)  Hayır saçmalama. Onu sevişmek için çağırdığın için. (Olabilir)
Fakat gözlerine bakardım, onunla konuşurdum. (Fakat onu sevdiğini itiraf etmemeyi tercih edince ilgin azalmıştı.) Haklısın. Ama o da çok isteksizdi son zamanlarda. (İlgini gösterebilirdin).
Ben de bir daha aramamayı tercih etmiştim. (Arasana.) Hayır. (Neden?)  Yok da ondan. (Numarası mı?) hayır, o artık yok. (Gitti mi, ne oldu?) Evet, gitti. (Nereye?)
Bilmem, belki cennete gitmiştir. (Cennet mi, orası neresi?)
Bilmem ben de bilmiyorum. İyi bir yer diye tabir ediyorlar. İyiler gidermiş oraya… Benim gitmeyeceğim kesin.  (Neden?)
Çünkü ben bir katilim. (Kimin katili?)
Onun. (Nasıl?)
Evime giren son gazetede bir haber okumuştum. Bir intihar vakasıydı. Hayat kadınıymış. Bir mektup yazmış; mektupta herkesin aynı olduğundan falan söz ediyordu. (Tıpkı onun sana dediği gibi). Evet, tıpkı bana dediği gibi.
“Madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.” ⃰  (31 nolu vaka: http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/03/otuzbir-nolu-vaka.html )


O günden beri hiç gazete almıyorum. İstesem de gelmez. Gazeteci çocuğu tartaklamıştım. Öyleyse hemen bir gazeteye üye olmalıyım. Yani abone. Her gün gelmeli gazete. Ama nasıl? O çocuk inadına koymaz gazeteyi. Posta yoluyla. Evet, bunu deneyeceğim. 

GECEDE YAŞAYANLAR- 5. BÖLÜM

Yerden çıkan tak tuk sesleri dikkatimi çekti. Ayaklarıma baktım. Takunyalar! Lanet olsun! Camiden çıkarken vermişlerdi sağ olsunlar. (Sağ mı olsunlar?) İyi insanlardı yahu. Ha demek o nedenle garip garip bana bakıyorlardı. Günahlarını aldım iyi mi? Fahişeye verir gibi attım bir de parayı. (Hayat kadını desen daha hoş olur.) Bence de.
Yolda rastladığım ilk kunduracıya girip ayağımdakilerden kurtulmak istedim. Artık ayaklarımı acıtmaya başlamışlardı. Bir dükkana girdim, “Merhaba,” dedim.
“Aleykümselam” dedi yaşlı olanı. Ne cevap vereceğimi bilemeden heyecanla “Şeyy ayakkabı alacaktım da. (Da mı?) Nida değil canım, bağlaç niteliğinde.
“Ne oldu sen de mi gazi oldun?” dedi yaşlı olan, kendi aralarında gülüştüler. Hiçbir şey anlamasam da gülmek zorunda hissettim kendimi. Acaba benim bağlacıma bir karşılık olarak mı kurmuştu bu cümleyi? Neden olmasın?
Genç olan “Buyur ağabey” diyerek bana “abi” yaftasını yapıştırdıktan sonra işçiliğini konuşturmaya başladı. Genç olanı incelemeye başladım. Parmağında yüzük, evliymiş demek. Saçlarında da kırlaşmalar var. Hem de benim saçlarımdan daha fazla. Acaba o da benim gibi erkenden mi yaşlanmış? Bilmem, çok genç de durmuyor hani. İyi de neden bana ağabey diyor?
“Başka ne çeşitleriniz var?” dedim. Peşinden sürükleyerek farklı bir reyona götürdü. Aaa! Çaldırdığım ayakkabının aynısıydı. “İşte bu!” dedim. Şaşırdı adam. “Ne oldu ağabey?” dedi. “Çaldırdığım ayakkabının aynısı.” Dedim. Yaşlı olana döndü. “Bak baba gaziymiş.”
Gülüştüler. Babasıymış. Mecburen gülmek durumundaydım. Hııı, gazi. Şimdi anladım, kendi aralarında yaptıkları saçma bir espri. Artık bu takunyalardan kurtulmalıydım. Bu nedenle sokakta küfreden küçük çocukların bile bildiği söz aklıma geldi. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin.” (Hangi köprü?) Lafın gelişi işte. (Ayının köprüde ne işi var?) Ne bileyim? (O zaman neden bu cümleyi kurdun?) Yahu ne bileyim, bir söz işte. Lanet olsun bu söze. Ona bakarsan damlaya damlaya göl de olmuyor. Lafın gelişi, para biriktirmek manasında. (O zaman bu cümleyi neden kullanıyorsun?)
Hay ben bu atasözlerine, deyimlere, onları düşünenlere. Öldürmek lazım hepsini. Bundan sonra tüm atasözlerini boykot ediyorum! Şikayet etmek lazım bu sözleri bulanları.
Hem ayı ayıdır. Ayıya neden dayı diyesin? Ayı, ayı olduğu için ona ayı denir. Ayıya dayı diyeceksek dayıya ne diyeceğiz?
Ben bunları düşünürken kunduracıyla sıkı bir pazarlığa çoktan girmiştik. Adam beni ikna etmek için sürekli “abi, abi” diye hitap ediyordu. Bense fiyatı yüksek bulup, biraz daha indirim yapmasında ısrar ediyordum. Kurduğum her cümlede “-siz” ekinin ifadesini kullanmaya gayret gösteriyordum. Baktım böyle olmuyor. Onun yöntemine başvurdum. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, hadi bakalım.
“Abi..” dedim, “Ben buraya gelmişim, camide namaz kılmışım. Ayakkabılarım çalınmış. (Yeterli değil cümlelerim. Abi ifadem onunki kadar güçlü değil) Baksana abi gözünü seveyim, takunyalarla dolaşıyorum. Ayaklarım ağrıyor artık. (Artık acındırmaya da başlamıştım. Performansım gayet yerinde gidiyordu.)”
“Tamam hadi dediğin gibi olsun.” dedi. Ee, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış.
Fiyatta anlaşınca, yüzümden eksik olmayan sırıtma ve kazanma gururumla ayakkabıların parasını ödedim. Yaşlı olan, fiyattan emin olmayan edayla “bir dahakine dikkatli ol, çaldırma ayakkabılarını. Bu kadar ucuza bulamazsın sonra.”
“Tamam abi, tamam abi” diyerek aynı zamanda başımı sallayarak (İki işi birden yapabiliyordum.) para üstünü aldım ve dükkandan çıktım. Çıktıktan sonra, ne yapacağım bir daha senin o pis ayakkabılarını. Uğrar mıyım sanıyorsun bu mahalleye, diye sövüverdim. Demek ki ben de köprücülerdenmişim. Hay Allah kahretsin. (Hişt! Bela okuma!)
Sinirledim. Bunun sebebi kunduracılardı. Lanet olsun bütün kunduracılara! Hepsini yakmak lazım, komple yok etmek lazım ayakkabıları. Şikayet etmek lazım bir yerlere. Bundan sonra kunduracıların en büyük düşmanıyım.  Hatta Molotof atayım. Nereden bulunur ki Molotof? Doğru, polisten bulunur. Sizi pis kunduracılar sizi. (Yaa yak kunduracıyı da bir daha ayakkabılarını çaldırınca takunyalarla dön eve). Doğru. Tamam tamam. Müsaade ediyorum kunduracıların açık kalmalarına. (Çok da iyi niyetliyimdir). Hem burada da bir komşum var artık. Ne demişler, ev alma komşu al. (Hani yakmak lazımdı atasözlerini?) Şey, yani şey… orasını karıştırma. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı.. Hay Allah kahretsin.  Yine mi çocukluğuma döndüm?
Eve dönüyorum. Yolda herhangi bir gazete bayisi bulamadım. Evimin bulunduğu sokağa girdim. Yerdeki taşları sayarken, gözlerim aradaki boşluğa takıldı. Anladım ki eve vardım. Sola döndüm, hiç etrafıma bakmaksızın. Belki de kimseyi umursamaksızın. Bir, iki, üç, dört derken on’a gelmeden durdu ayaklarım, cebimden çıktı anahtarlarım.
Elimi uzattım; sonu gelmeyen boşluk dikkatimi çekti. Önce baktım göz ucuyla. Yerde bir kabarıklık vardı, paspasın üzerinde; bir gazete. Nasıl olur? Kim göndermiş olabilir ki?ü falan
Üzerinde “Gazeteniz” yazıyordu. Sağ olun, teşekkür ederim. (Kime teşekkür ettin?) Kim getirdiyse. Gazeteniz yazıyor etikette. Etiketi söküp gazeteyi açtım. Adı “Gazeteniz” miş.  İlginç, dedim.

Dış kapıyı kapatıp ayaküstü gazeteyi inceledim. pek canlı bir gazete değildi. Fazla sayısı yoktu, sayısı falan da yazmıyor. Reklam da görünmüyor. O ilan neymiş? Sayfanın sağ alt köşesinde kalın puntolarla bir şeyler yazılmıştı.