belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

kendi kendine konuşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendi kendine konuşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR- 5. BÖLÜM

Yerden çıkan tak tuk sesleri dikkatimi çekti. Ayaklarıma baktım. Takunyalar! Lanet olsun! Camiden çıkarken vermişlerdi sağ olsunlar. (Sağ mı olsunlar?) İyi insanlardı yahu. Ha demek o nedenle garip garip bana bakıyorlardı. Günahlarını aldım iyi mi? Fahişeye verir gibi attım bir de parayı. (Hayat kadını desen daha hoş olur.) Bence de.
Yolda rastladığım ilk kunduracıya girip ayağımdakilerden kurtulmak istedim. Artık ayaklarımı acıtmaya başlamışlardı. Bir dükkana girdim, “Merhaba,” dedim.
“Aleykümselam” dedi yaşlı olanı. Ne cevap vereceğimi bilemeden heyecanla “Şeyy ayakkabı alacaktım da. (Da mı?) Nida değil canım, bağlaç niteliğinde.
“Ne oldu sen de mi gazi oldun?” dedi yaşlı olan, kendi aralarında gülüştüler. Hiçbir şey anlamasam da gülmek zorunda hissettim kendimi. Acaba benim bağlacıma bir karşılık olarak mı kurmuştu bu cümleyi? Neden olmasın?
Genç olan “Buyur ağabey” diyerek bana “abi” yaftasını yapıştırdıktan sonra işçiliğini konuşturmaya başladı. Genç olanı incelemeye başladım. Parmağında yüzük, evliymiş demek. Saçlarında da kırlaşmalar var. Hem de benim saçlarımdan daha fazla. Acaba o da benim gibi erkenden mi yaşlanmış? Bilmem, çok genç de durmuyor hani. İyi de neden bana ağabey diyor?
“Başka ne çeşitleriniz var?” dedim. Peşinden sürükleyerek farklı bir reyona götürdü. Aaa! Çaldırdığım ayakkabının aynısıydı. “İşte bu!” dedim. Şaşırdı adam. “Ne oldu ağabey?” dedi. “Çaldırdığım ayakkabının aynısı.” Dedim. Yaşlı olana döndü. “Bak baba gaziymiş.”
Gülüştüler. Babasıymış. Mecburen gülmek durumundaydım. Hııı, gazi. Şimdi anladım, kendi aralarında yaptıkları saçma bir espri. Artık bu takunyalardan kurtulmalıydım. Bu nedenle sokakta küfreden küçük çocukların bile bildiği söz aklıma geldi. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin.” (Hangi köprü?) Lafın gelişi işte. (Ayının köprüde ne işi var?) Ne bileyim? (O zaman neden bu cümleyi kurdun?) Yahu ne bileyim, bir söz işte. Lanet olsun bu söze. Ona bakarsan damlaya damlaya göl de olmuyor. Lafın gelişi, para biriktirmek manasında. (O zaman bu cümleyi neden kullanıyorsun?)
Hay ben bu atasözlerine, deyimlere, onları düşünenlere. Öldürmek lazım hepsini. Bundan sonra tüm atasözlerini boykot ediyorum! Şikayet etmek lazım bu sözleri bulanları.
Hem ayı ayıdır. Ayıya neden dayı diyesin? Ayı, ayı olduğu için ona ayı denir. Ayıya dayı diyeceksek dayıya ne diyeceğiz?
Ben bunları düşünürken kunduracıyla sıkı bir pazarlığa çoktan girmiştik. Adam beni ikna etmek için sürekli “abi, abi” diye hitap ediyordu. Bense fiyatı yüksek bulup, biraz daha indirim yapmasında ısrar ediyordum. Kurduğum her cümlede “-siz” ekinin ifadesini kullanmaya gayret gösteriyordum. Baktım böyle olmuyor. Onun yöntemine başvurdum. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, hadi bakalım.
“Abi..” dedim, “Ben buraya gelmişim, camide namaz kılmışım. Ayakkabılarım çalınmış. (Yeterli değil cümlelerim. Abi ifadem onunki kadar güçlü değil) Baksana abi gözünü seveyim, takunyalarla dolaşıyorum. Ayaklarım ağrıyor artık. (Artık acındırmaya da başlamıştım. Performansım gayet yerinde gidiyordu.)”
“Tamam hadi dediğin gibi olsun.” dedi. Ee, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış.
Fiyatta anlaşınca, yüzümden eksik olmayan sırıtma ve kazanma gururumla ayakkabıların parasını ödedim. Yaşlı olan, fiyattan emin olmayan edayla “bir dahakine dikkatli ol, çaldırma ayakkabılarını. Bu kadar ucuza bulamazsın sonra.”
“Tamam abi, tamam abi” diyerek aynı zamanda başımı sallayarak (İki işi birden yapabiliyordum.) para üstünü aldım ve dükkandan çıktım. Çıktıktan sonra, ne yapacağım bir daha senin o pis ayakkabılarını. Uğrar mıyım sanıyorsun bu mahalleye, diye sövüverdim. Demek ki ben de köprücülerdenmişim. Hay Allah kahretsin. (Hişt! Bela okuma!)
Sinirledim. Bunun sebebi kunduracılardı. Lanet olsun bütün kunduracılara! Hepsini yakmak lazım, komple yok etmek lazım ayakkabıları. Şikayet etmek lazım bir yerlere. Bundan sonra kunduracıların en büyük düşmanıyım.  Hatta Molotof atayım. Nereden bulunur ki Molotof? Doğru, polisten bulunur. Sizi pis kunduracılar sizi. (Yaa yak kunduracıyı da bir daha ayakkabılarını çaldırınca takunyalarla dön eve). Doğru. Tamam tamam. Müsaade ediyorum kunduracıların açık kalmalarına. (Çok da iyi niyetliyimdir). Hem burada da bir komşum var artık. Ne demişler, ev alma komşu al. (Hani yakmak lazımdı atasözlerini?) Şey, yani şey… orasını karıştırma. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı.. Hay Allah kahretsin.  Yine mi çocukluğuma döndüm?
Eve dönüyorum. Yolda herhangi bir gazete bayisi bulamadım. Evimin bulunduğu sokağa girdim. Yerdeki taşları sayarken, gözlerim aradaki boşluğa takıldı. Anladım ki eve vardım. Sola döndüm, hiç etrafıma bakmaksızın. Belki de kimseyi umursamaksızın. Bir, iki, üç, dört derken on’a gelmeden durdu ayaklarım, cebimden çıktı anahtarlarım.
Elimi uzattım; sonu gelmeyen boşluk dikkatimi çekti. Önce baktım göz ucuyla. Yerde bir kabarıklık vardı, paspasın üzerinde; bir gazete. Nasıl olur? Kim göndermiş olabilir ki?ü falan
Üzerinde “Gazeteniz” yazıyordu. Sağ olun, teşekkür ederim. (Kime teşekkür ettin?) Kim getirdiyse. Gazeteniz yazıyor etikette. Etiketi söküp gazeteyi açtım. Adı “Gazeteniz” miş.  İlginç, dedim.

Dış kapıyı kapatıp ayaküstü gazeteyi inceledim. pek canlı bir gazete değildi. Fazla sayısı yoktu, sayısı falan da yazmıyor. Reklam da görünmüyor. O ilan neymiş? Sayfanın sağ alt köşesinde kalın puntolarla bir şeyler yazılmıştı.

GECEDE YAŞAYANLAR-7. BÖLÜM

Yine bir şey yazamadığım için öfkelendim. Belki evde yazabilirim umuduyla eve doğru yola çıktım. Otobüste boş koltuğa oturma yarışına girmemek için taksi bekledim. Taksi parasını hazırlamak için cüzdanımı çıkarttım. (İnsanların meraklı gözlerle cüzdanımda ne kadar para olduğuna bakmaları sinirimi bozuyordu): hayır, olamaz! Param hiç kalmamıştı. Son paramla en fazla otobüs bileti alabilirdim. Lanet olsun taksinin pahalılığına! Lanet olsun paraya, parayı gereksindiren yaşama. Yakmalı tüm paraları, patlatmalı, yok etmeli! Hızlıca yazıhanemin kapısını kapattım. Öfkem hala geçmemişti. Bu bankaları yok etmeli, parayı yok etmeli, sözlerini sürdürüyordum. Kapıyı kilitlerken çaycının sesini işittim. “Beyim!” dedi. “Buyur, bu sana gelmiş.” Neymiş ki. (Ne bileyim?) “ne o?”
“vallah bilmem beyim.” “sağ ol” dedim, gönderdim onu yanımdan. Hiç de nazikçe değildi. Bir bankadan gelmişti zarf. Açtım, bir hesap cüzdanı.
Nasıl yani? (Ne oldu?)
“değerli müşterimiz, üyesi olduğunuz gazeteniz gazetesi tarafından adınıza bir hesap oluşturulmuş olup, hesabınıza şu kadar para yatırılmıştır.” Neeey? Nasıl yani, ikramiye bana mı çıkmış? İyi de nasıl? Ben daha mektup bile yazmadım.
Keyfim yerine geldi. Hiç vakit kaybetmeden bankaya gidip paramın bir kısmını çektim. Çektiğim meblağ yüksek olmasına rağmen ana paramın yanında devede kulak kalıyordu. Üstelik bankanın paraya uyguladığı yıllık faiz oranı da oldukça fazlaymış. Diğer tüm bankalardan daha fazla. Yıllık faizi, şu an çektiğim meblağ kadarmış. Bu miktar, normal yaşantımda beni en az iki ay idare edecek bir miktar.  Bu bankaya birdenbire kanım ısıntı.
Keyifle bankadan çıktım. Taksiyi tek başıma tutmayı tercih edebilirdim. Ama bilinçli olarak insanlarla birlikte gitmeyi tercih ettim. Hatta insanların gidecekleri yerlere göre en yakın yeri söyleyecek, ücretini vermek için cüzdanımı en son çıkartacak ve meraklı gözlerin rahatlıkla görebileceği şekilde cüzdanı açıp, içindeki tüm paraları gözler önüne serecektim. Çatlatacaktım onları. Bundan sonra fakirlik yok! Lanet olsun fakirliğe. Damlaya damlaya göl de olmayacak. Koca gölüm var zaten artık.
Lüks bir marketin önünde indim. İhtiyacım olan olmayan ne varsa aldım. Çoğunlukla da içki aldım. Eve gidip kendime enfes bir sofra hazırlayacaktım. Elimdeki ağzına kadar dolu torbalarla yaşlı konseyin önünden geçtim. Lanet olası yaşlılar! Bundan sonra sizin yaşatacağınız yalnızlığa ihtiyacım yok. Artık Azrail’e de ihtiyacım yok!
PAAAAAT!
Elimdeki torbaların hepsi  ve içinde ne varsa hepsi yerlere saçıldı. Aldığım içki şişelerinin bir çoğu daha tatlarına bakma şansı bulmadan kırıldı. Ahhh! Lanet olsun! Ayağım, ayağım da acıyordu. Yere baktım; dünden kalma bir taşın boşluğu vardı. Bir ide ayağımdan yediği darbeyle yuvasından çıkmıştı. Lanet olası taş, diyerek yerdeki taşı alıp fırlattım. Atmalı tüm taşları yok etmeli! Bunların fabrikalarını ateşe vermeli, topa tutmalı! Yerinden fırlayan taşları bir yere şikayet etmeli.
Yerden, sadece bir tane sağlam kaldığını anladığım içki şişesini ve etrafa saçılan sigara paketlerini aldım. Geri kalan ne varsa olduğu yerde bıraktım. Nasılsa birkaç saat sonra yaşlılar yaşama mesailerine başlayacaklardı.
Eve girdim, tekli koltuğuma oturdum. Mutfaktan bardak almaya gereksinim duymadan içkiyi şişeyle kafama diktim. Biraz acıydı, boğazımı yaktı.  Ama umurumda değil! Bir şeyler yolunda gitmiyordu. Doğru bildiğim yolda bozulmalar oluyordu.
Düşündükçe daha çok içtim. Sigara içmeyi de ihmal etmedim. Hem sigara hem içki ve açlık aynı anda gelince bünyemi sarstı. Midem bulanır gibi oldu. Oksijen solamıyordum. Ardı ardına içtiğim sigaraların dumanları salonun bütününü kaplamıştı. Duman, adeta yalnızlığımın üstünü örtüyordu.  Yeni yıkılmış bir enkaz gibiydim. Kalkan toz bulutu ise içtiğim sigaraların dumanı. Bu benzetme hoşuma gitmekle birlikte gitmedi de. Hemen bir kahve içip kendime gelmeliydim. Gece mektup yazmalıydım Doktor Nizamettin Bey’e.  Hayatımı bir nizama sokmalıydım. Nizamettin Bey bunun fırsatıydı. Hem ikramiye de bana çıkmıştı. Ayıp olurdu yazmasaydım. Aklıma geldi; evde kahve yoktu. Aldığım da sokakta bıraktığım poşetlerdeydi. Dışarı çıkmaya üşendim. Lanet olsun o taşlara, dedim.

Yalnızlığımın üzerine çöken duman öksürmeme sebep oldu. Dün geceden sadece bunu hatırlıyordum.

GECEDE YAŞAYANLAR-9. BÖLÜM

İçeri girdim. Masanın üzerinde bir paket vardı. Paket hemen dikkatimi çekti ve heyecanımı arttırdı. Hemen masaya yöneldim, küçük yazıhanemde ona ulaşmam zor olmadı. Üstünde beklediğim gibi “Gazeteniz” yazısı vardı. Ah, cânım gazetem. Beni bir an terk ettiğini sandım.
“Talihlimiz belli oldu. O.A. isimli abonemiz büyük ikramiyemizin sahibi oldu. Kendisine keyifli harcamalar dilemekle birlikte bir an önce Nizamettin Bey’e danışmasını önemle rica ediyoruz”
Ooo rica etmişler. İtimat etmek gerekir. Vakit kaybetmeden Nizamettin Bey’in sayfasını incelemeye koyuldum.
“K.B isimli değerli okurumuz ruh hastası mıyım diye bana başvurdu. Başvuru konusu oldukça ilgimi çekti. Fahişe rumuzunun kullanman da ayrı bir takdire şayandır.
Yalnız olduğundan söz etmişsin, yalnızlığın sana korku verdiğini, bu yüzden insanlara sığındığını,sığınırken de kişilerin kötü emellerine alet olmuşsun. Bu,  son derece trajik bir vaka. Bu durumun zamanla para karşılığından insanlarla ilişkiye girmene dönüşmüş; fakat aradığının para değil de aşk olduğunu kimseye belli edememişsin. Belli etsen de tam algılayamamış o kişi. Sürekli yanına gittiğin biriymiş üstelik.
Senin de evlenip yuva kurma isteğin, henüz küçük yaşlarda sığındığın pislikler tarafından elinden alınmış. Çok istediğin, anne olma duygusunu; bu duygu sana, istemediğin ve seni zorla ele geçiren bir erkek tarafından bahşedildiği için annelikten ve bebeğin vazgeçmişsin. Kürtaj olmanı engellemek isteyen baba(biyolojik olarak, normalinde bir hayvan) ve hayvan erkanlarından birkaç kişi ‘ölecekse anne ölsün, bebeğin suçu ne?’ gibisinden söylemlerde bulunmuş.
Merak etme çocuğum
 Bu hayvan sürülerine aldırış etme. Sen ruh hastası falan değilsin. Esas ruh hastası onlar.  Ve ben inanıyorum ki; zorla ele geçirilen bir kadına bırakılan tohumlarla beliren çocuğu, anneliği çok istemene rağmen kabul etmemen kararlı bir duruştur. Her bakışında sana o kabus dolu anları hatırlatacak bir bebeğe nasıl annelik edebileceğini, o hayvanların hiçbiri düşünemeyecektir. Ben inanıyorum ki senin kürtaj kararına karşı çıkan bu  zihniyetlerin anneleri, onlara günümüzde hamile olsalardı ve ileride  böyle çocuklarının olacağını bilselerdi, kürtaj yasağını ilk onlar delerlerdi.”

Hayır, hayır çocuklarda hiçbir sorun yok. Büyükleri yok etmek lazım, komple hepsini öldürmek lazım. ilk önce de beni.  Beni öldürmek lazım, sevdiği kadını anlamayan adamı, beni öldürmek lazım.
O an, bir sonraki günde cevabını almak umuduyla Nizamettin Bey’e uzun bir mektup yazdım.
“Rumuz: katil
Ben, sevdiği kadının katiliyim Nizamettin Bey.  Yalnızım, kendimi yalnızlığa sürükledim. Bu benim tercihim, dedim. Hani süt sevmezsiniz de sütlaç yersiniz ya; onun gibi yalnızlığı tercih eden hep benim.
Yalnızlık yüzünden, çocukluğumu, gençliğim hepsinin katili benim…”


Yazdım da yazdım, sonra da mektubu katlayıp posta kutuma attım. Sanırım burada da alırlardı.

GECEDE YAŞAYANLAR-11. BÖLÜM

“Değerli okurum katil. (bu başlığı sevdim,benden söz ediyor. Dolaylı cümle yöntemiyle bana katil yaftası yapıştırmamış oldu.)
Öncelikle rumuzundan başlamak istiyorum. Rumuzunun, duman rengindeki bir kediye duman isminin verilmesi, sokakta görülen bir köpeğin 'Çomar' diye çağırılması  kadar bayağı olduğu kanısına varmakla birlikte senin tam bir ruh hastası olduğuna gazete boyu mutabık olduk. (gazete boyu da ne? Ebat mı? Bu laflar boy boy gibi bir şey mi? Hiçbir şey anlamadım.)
Kendi kuruntun ve kibrinin kurbanı olmuşsun. (Sanki beni tanımlıyor gibi.) Kendini, kendi yalnızlığına iterek herkesten uzaklaşmış ve sadece senin yaşadığın bir gezegende işçisinden çöpçüsüne, bakanından başbakanına, öğretmeninden öğrencisine hep kendini doldurmuşsun. Hepsinin özelliklerini kendi değişmez yapın üzerinden benimsemiş, mutlaka birini öbüründen üstün göstererek mukayese etmiş, sonunda da sadece kendi düşüncelerinle baş başa kalmışsın. Kendi doğrularınla bir başka doğruya ulaşamamış, yanlışlarının farkına varamamışsın ve sonunda kafayı yemişsin. Dolayısıyla gazetenin ilk ruh hastasını bulduğumuzu ilan ederek, sana, senin tam bir ruh hastası olduğunu kabullenmeni tavsiye ederim. Ruh hastası seni ey, ey!”

Ne oluyor be? Bana bak Nizamettin, ayağını denk al! Ne o, dipnot mu?

“Bana öyle ayağını denk al diye tehditler savurmaya kalkma!”

Lan! Şimdi korkmaya başladım. Adam resmen benimle konuşuyor. Benim kim olduğumu biliyor. Kesin bu çaycı yüzünden. Benim ne diyeceğimi tahmin ederek cevaplar yazmış manyak. Asıl ruh hastası sensin, ruh hastası manyak sadist pislik!
Yazının devamı diğer sayfalarda mı? Ne? Tüm gazeteyi benimle ilgili yazıyla mı doldurmuş?

“ ‘Asıl ruh hastası sensin!’ deyişini şimdiden duyabiliyorum kulaklarımda. Yani bu basit cevabı düşünebileceğim kadar basit cevaplar, tepkiler veren kibirli bir insansın. Sen, ruh hastası olup olmadığını öğrenmek için mektup gönderdin bana. Dolayısıyla koyacağım teşhise güvendin. Öyleyse şimdi bunu kabullenmeme gibi bir lüksün yok. Sen, ruh hastası olduğuna dair bir şüpheye sahipsin ki (evet bu gerçekten doğru) bana, Doktor Nizamettin’e başvurdun. Hayatını nizama sokmak için. Fakat üzülerek söylüyorum ki sana ben bile yardımcı olamam.
İnsanın ancak kendine yardımı dokunabilir. Senin kendine olmamakla birlikte ben bile seni bu durumdan kurtaramam.”
Ne oluyor yahu? Adam iyice giydiriyor bana. Ruhsal çöküntüye uğruyorum resmen.

“Çocuklarda sorun yok. Büyükleri değiştirmek lazım sevgili katil. Büyükleri öldürmek lazım topyekun. İlk başta da seni.”

Hayır! Gazeteyi fırlattım. Bu yasal değil, bu olamaz. Hani ismim yoktu (İsmini zaten vermediler ki). Olsun. Şikayet etmek lazım bu gazeteyi. Topa tutmalı. Ateşe vermeli, öldürmeli. (Önce kendini). Evet! Önce kendimi. (Nizamettinciğim de böyle demişti). Hayır! Önce Nizamettin’i öldürmeli. Önce onu öldürünce tüm sorun çözülebilir. Ne yapsam? En iyisi Azrail’e bir mektup yazayım. Evet, aynen böyle yapayım.(daha önce de yazmamış mıydın?) Kahretsin! Haklısın. Azrail’den de hayır yok. Aslında onu da öldürmeli, topa tutmalı Azrail’i. Önce ondan başlamalı. (İyi de onu kim öldürecek?) Bilmiyorum. (Çıkmaza girdim). Evet, haklıyım, girdim. Önce kendimi öldürmeli. (Evet, hadi öldür). Hayır, polise gideyim. (Polise mi öldürteceksin kendini?) Hayır! Bilmiyorum. Nerede bu gazete? Mahkemeye gitmeli, öldürmeli!

Bak hala yazıyor, ne yazmış?

GECEDE YAŞAYANLAR-12. BÖLÜM

“K.B. isimli şahsın, intihar mektubunu yazdıktan sonra intihar ettiği anlaşılmıştır. Mektubu yazanın maktul olduğu yapılan inlemeler sonucu ortaya çıkmıştır. Maktul, ölmek istediğini  dile getirip, mektubunun sonunda ‘madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim’ ifadelerini kullanmıştır. Kendisine Allah’tan rahmet, bulunamayan ama mutlaka olan yakınlarına acı haberi aldıkları takdirde şimdiden sabır diliyoruz”

Bu ne saçma haber böyle? Saçmalığın daniskası.(Senin gibi). Evet, ancak ben bu kadar saçma olabilirdim. “Bu mektup tanıdık sanki”. Hangi mektup? (İntihar mektubu). Gibi gibi.
“Sevgili katil, yaptığını beğendin mi?”
Ne yapmışım?
“Daha ne yapacaksın?”
Hayır! Hep Nizamettin’in oyunu bunlar. Lanet olsun Nizamettin’e. Eyvah! Katil; sözünü ettiği katil, benim. Hemen teslim olmalıyım.
Hemen telefona sarıldım.
“Alo, polis mi?”
“Evet, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Adınız nedir?”
“Polis”
“Sevgili polis, ben bir itirafta bulunacağım.”
“Buyurun.”
“Sesiniz de çok hoş bu arada.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
“Sevgilim sen misin?”
“aa, tanıdın mı beni?”
“Seni gidi katil!”
“Nizamettin, aradan çekil hemen!”

“Buyurun polis imdat.”
“Alo polis imdat mı?”
“Dedik ya beyefendi.”
“Ha Pardon.”
“Buyurun, dinliyorum.”
“Buyurun mu dinliyorsunuz? O da ne?”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Hayır efendim estağfurullah.” (katil olduğunu söyle)
“Hayır, söyleyemem.”
“Neyi söyleyemezsiniz?”
“Katil olduğumu….” Eyvah! Ağzımdan kaçırdım.
“Beyefendi yerinizi söyleyin hemen!”
“Hayır, hayır ben aslında yoğum. Valla bak, aramadım seni.”
“Bey..”
DIT DIT DIT DIIIT
Eyvah! Ya yerimi tespit ederlerse. Hemen çıkmalıyım. Nasılsa para da var. Yurtdışına kaçayım. Yahu orada da doğru düzgün yaşama şansı var mı ki? Ötekileştirmesinler beni sonra. (Kimler?) Onlar. Hepsi, ben sen o biz siz onlar. Üçüncü şahıslara sığınan zavallı bir tekilim ben.
Buldum! (Neyi?) eve gitmeyi.
Yazıhanemden çıktım, evin yolunu tuttum.  Hava kararmıştı. Bugün geçmemişti resmen. Oldukça uzun yaşadım. Evin sokağına girdiğimde yaşlı kesim günün son yaşam evrelerindeydi. Yerde bir taş sökülmüştü. Olmayan taşın meydana getirdiği boşluğu izlerken kendi boşluğum geldi aklıma. Ben bir çukurdum, bir engebe. Bu hayata fazlaydım.
Bastonlu amca yanıma geldi. Selam verdi, karşılık verdim.
“Oğlum niye söküyorsun taşları?”
“Kim ben mi?”
“Yok eben.” (ney?) ne ney? (bu yaşlı da çok terbiyesiz.) sensin terbiyesiz.
“kim ben mi?”
“Sen yavrum, kim olacak? Dün de takılıp düşünce attın birini. Evvelsi gün de ilk taşı sökmüştün. Şimdi de birini daha.”
“Yok be amca.”
Elimde bir ağırlık vardı. O da ne? Bir taş! Hem de yerdekilerin akranı. Ne ara sökmüştüm.
“Özür dilerim.”
“Sorun değil.”
“Teşekkür ederim.”

Eve gittim, ne yaptığımı, geçmişte ne olduğunu bilmiyorum. Hafızamdan ya geceye ya da gündüze dair bilgiler siliniyor. Uykusuzluktan olsa gerek. Çaycı da, gece gündüz hep burada olmaktan, demişti. Gece gündüz hep burada mı? Neyi kastetmişti, kendini mi? Gecede yaşayanım diyordu kendine. Ben de gece yaşayana yalnızlardanım sanırım. Ama artık uyusam iyi olur.  Rahat bir uyku çekebildiğim söylenemez.

Gece yatağıma geçmeye üşenmiş olmalıyım; tekli koltukta uyanır vaziyette buldum kendimi. (bu da nasıl oluyorsa?) elimde bir ağrı var, neden acaba?

GECEDE YAŞAYANLAR-13. BÖLÜM

Bilmiyorum… bir katil ne yapar bilmiyorum. Bir ruh hastası ne yapmalı bilmiyorum. En iyisi, evet evet, en iyisi gidip şikayette bulunayım bu gazete için.  Hatta gazete hakkında tazminat davası açayım. Evet, görsün bakalım Nizamettin o zaman bana ruh hastası demek, ne demekmiş. Hakaret davası açacağım.
Evden çıkıp en yakın karakola gittim.
“şikayette bulunmak istiyorum.”
“şu büroya”
“teşekkür ederim.”
“Şikayette bulunmak istiyorum.”
“burası değil diğer taraf.”
“Teşekkür ederim.”
“Şikayet… bulunmak..”
“Öğle tatiline girdik.”
Eh be! Yeter be! Sabahtan beri oradan oraya yönlendiriyorsunuz. Her yer için ayrı sıra bekliyorum. Başlarım sizin yaptığınız işe.
Polislere bir güzel çemkirip kaçtım. Maazallah yakalasalardı hemen hapse atarlardı. Bir de katil olduğum öğrenilseydi of of of of!
Lanet olsun tüm polislere! Yakmalı bunların hepsini, topa tutmalı. (Ama insanlar çalışmak zorundalar) Hayır! Mesele bu değil! Mesele tercih! Mesele işini iyiye kullanmak. Mesele elini vicdanına koymak. Bunların hepsi birer tercihtir.
Ama bazı zorunluluklar da var. Mesela biri sütü sevmez ama sütlacın tadına bayılır. Ama süt içilir, sütlaç içilmez. Fakat ham maddesinde süt var, bu zorunluluk. Süt olmadan sütlaç olmaz. Ama sütü içmeyip sütlacı yemek bir tercihtir. Evet, bir tercih; herkesin işine geldiğini yaptığı bir tercih. Nefret ediyorum tercihlerden, tercih edenlerden! Topa tutmalı tüm tercih edenleri. En iyisi kendi işimi kendim halledeyim.
Yazıhaneme geçtim. Paket bu sefer kapının önündeydi. Aldım. “Gazeteniz” Hala utanmadan baskı yapıyorsunuz ha! Rezil herifler, yakmalı sizi mahvetmeli. Nerede o Doktor Nizamettin’in sayfası. (Aç bakalım.) Dur, açacağım; işte açtım.

“Sevgili okurlarım, doktorunuz Nizamettin olarak size elimden gelen yardımda bulunmaya gayret gösteriyorum. (bir de cümle kurabilse!) siz, bize gönderdiğiniz mektuplarla bize güveniyor ve bize her hakkı tanıyorsunuz. Size verilen ikramiyeler bunun  karşılığıdır. Mektup göndererek bize, sizi istediğimiz şekilde değerlendirme hakkını veriyorsunuz. Bu nedenle şikayetlerinizin hiçbir geçerliliği yoktur.
“Nasıl yani ben şikayetçi olamayacak mıyım?”
“Olamayacaksın katil!”
Ne? Ne diyorsun Nizamettin?
“Eğer şikayette bulunursan, sana verdiğimiz paraya karşılık olarak bize ruhunu vermeyi kabul etmiş oluyorsun.”
Nasıl yani, ruhumu nasıl alacaksın?
“Kaza süsü vererek!..-hıhıhıhıııııı!!...”

Ne oluyor be? Gazetede, sorduğum soruların tüm cevapları verilmiş vaziyette. Adeta şimdi yazılmış gibi.
Demek, şimdi de öldürmekle tehdit ediyorsunuz beni. Hayır, bu olamaz.
Gazeteyi kapattığım gibi en yakın karakola gittim.
“Tehdit ediliyorum polis bey yardımcı olun!”
“Buyurum beyefendi, lütfen sakin olun.”
“Bakın, alın gazeteye bakın. Sözü geçen katil benim. Benim derken ben katilim, daha doğrusu değilim. Bu Nizamettin olacak herif bana komplo kurdu. Tüm ülkeye rezil etti, katil ilan etti beni. Ne olur yardımcı olun. Şimdi de öldürmekle tehdit ediyor.”
Ilımlı bir polisti. Gazetemi alıp yanındaki arkadaşına gösterdi. Arada bana tuhaf bakışlar atıyorlardı.
“Beyefendi.. size şaka yapılmış olmasın?”
“Nasıl yani, ne şakası, kim, ne yapabilir bana?”
“Ben bu gazeteyi hayatımda ilk defa görüyorum” yanındakine “sen gördün mü daha önce?”
“yo valla ben de ilk defa görüyorum.”

Polis gazeteyi inlemeye devam etti. “Hıı,  dur bakalım,” dedi. “Bakın şurada, küçük bir yerde, sanırım dikkatlerinden kaçmış. Gazetenin basıldığı matbaanın adı var. Siz biliyor musunuz burayı?”
Bilmiyordum, şoktaydım, doğru düzgün bakmadım bile.
“Bilmiyorum.”
“Biraz bekleyin, biz size adresi bulup verelim olur mu?”
“Olur… teşekkür ederim.”


Yolum bozulmuştu. Kendimi bir çukur gibi hissediyordum. Çok geçmeden (Ne geçmeden?) vakit geçmeden geldiler. Elinde minik bir kağıt vardı. Üzerinde de yazılar yazmaktaydı. Muhtemelen adresti, evet öyle olmalıydı.

GECEDE YAŞAYANLAR-14. BÖLÜM

Kağıdı aldım, tekrar teşekkür ettim. “keşke tüm polisler sizin gibi olsa. Ama ne yapacaksınız tüm insanlar aynı değil.” (Doğru) evet, benim de iyi bir insan olmadığım doğruydu. Ama artık hepsine olmasa da insanlara tolerans göstermeyi öğrenmiş oldum. Elimdeki kağıda bakmadan yürümeye başladım. Sonra buranın neresi olduğunu merak ettim(adresin)
Neresi olduğunu, duygularımın hangi mürekkeplerle lekelendiğini görmek istedim. Kağıt biraz ıslanmıştı, ben de terlemiştim.
Bir taksiye yanaştım, nasılsa param çoktu. “Şurayı biliyor musunuz?” diye sordum.
“Buraya çok yakındır,” dedi. “Gel götüreyim.” Taksiye bindim.
“Beklemeye gerek yok, fazla fazla veririm.” dedim.
“Olur beyim, hayhay.”
Onun da beyi oldum. Para insanı nasıl da değiştiriyordu. Nasıl bir yakınlıksa anlamadım. Ara sokağın birinden girdi öbüründen çıktı. İyici dolandıktan sonra durdu, “İşte burasıdır beyim” dedi.
“Yahu buraya gelmek için o kadar dolanılır mı?”
“Beyim ben bildiğim yoldan gittim.”
“Yahu bir git! Yolu en az üç misli uzattın, pis herif!”
“Kardeeeş! Ayıp oluyor” dedi.
“Ne kardeşi be! Pis dolandırıcı.”
“Lan bana bak..”
“Aha baktım.”
Bağırış çağırışı duyan esnaflar taksinin etrafına koşuşmaya başladı. Olay daha fazla büyümeden yatıştırmaya çalıştılar. Taksici “Ulan ben senin parana mı kaldım?” dedi.
“Kes ulan, al paranı da defol git!” dedim. Elimi cebime attım. Para yoktu. (Nasıl olur?) bilmem. Hiç bozuntuya vermemeye çalıştım.  “Yürü, pis dolandırıcı!”
Olaydan kurtulmak için etrafıma toplanan insanlara derdimi anlatmaya çalıştım.
“Yahu abi, şurada sordum, buraya nasıl gelirim diye. Yakın, gel götüreyim dedi. Bir sokaktan girdi öbüründen çıktı. Sonra getirdi beni buraya. Adalet mi bu yahu? Adalet buysa gitsin hakim olsun bu adam. Hangi vicdana sığar?”
Etrafımdakiler haklı olduğuma karar kılınca hep bir ağızdan taksiciye söz baskısında bulunup arabasına bindirip gönderdiler.
“Sen de akıllım, sürekli gelip gittiğin yeri nasıl bilmezsin?” sürekli mi?
“Ne bileyim abi, dalgınlık, yorgunluk işte” diyerek geçiştirdim.  Kalabalık dağıldıktan sonra içlerinden en yabancı yüzlüsüne yanaştım:
“Acaba burayı biliyor musunuz?”
Adam kağıdın üstündeki yeri okur okumaz “Şu karşıdaki han var ya, iş hanı. Oraya git, kime sorsan gösterir.”
“Teşekkür ederim.”
Hay Allah, kime sorsam ki? Yolun karşısına geçtim. Giriş kattaki ilk kapıyı açıp içeri girdim. Adam döner sandalyesine kurulmuştu. Elimdeki kağıdın yazılı bölümünü ona yönelterek sordum:
“Şurası nerede biliyor musunuz?” (sanırım iki işi aynı anda yapabildiğimi gösteriyordum)
Adam kağıdı doğru düzgün incelemeden “Vallahi bilmiyorum” diye cevapladı. Çok sinirlendim! Hem bu adama hem de “kime sorsam gösterir” diyen adama. Zaten o taksiciye de sinir olmuştum. Lanet olsun tüm taksicilere. Topa tutmalı hepsini. (Ama şimdi değil). Doğru, değil. Şimdi daha önemli işlerim vardı.
“Teşekkür ederim.” Dışarı çıktım. Kağıda tekrar baktım. Kapıyı kapatırken solumdan birinin bana doğru yaklaştığını gördüm. Doğrudan soruyu sordum:
“Yahu şuraya nasıl giderim?”
Adam önce tuhaf bir bakış attı. sonra  bedeninin duruş biçimini hiç bozmadan sol eliyle sağ üst çaprazdan üst katı işaret etti:
“Şu üst kattaki matbaa yok mu beyim? (Var mı?) orası işte, ‘matbaanız’.”
Aradığım yeri bulmanın sevinciyle teşekkür ettim. Tarif ettiği yere doğru adımlarımı atarken arkamdan “Çayını masaya bırakıyorum beyim.” diye seslendi. Bana söylemiş olduğunu sandım; fakat neden böyle bir şey söyleyeceğini tahmin edemediğimden, duyduklarımı önemsemedim. Bana öyle geldiğini düşündüm.  Üst kata çıktım, elimdeki kağıda tekrar baktım.  “matbaanız….”
İşte orada. İçeri girdim.
“hoş geldin abi” diye karşılandım.
“hoş bulduk” matbaanın yazıhanesinden başka biri çıktı.
“Hayırdı ağabey, bugün erken geldin.” Nasıl? “Bugün erken mi çıkartacağız baskıları?”
Hiçbir şey anlamıyordum.(Yine)
“ağabey iyi misin?”
Geçiştirici bir cevapla “İyiyim, iyiyim” dedim. Adam henüz hiçbir cevap almadan sorularını sormaya devam ediyordu.
“ağabey sorun yok ya?”
“yok yok bir sorun yok.”

15. BÖLÜM:
 http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/08/gecede-yasayanlar-11.html

GECEDE YAŞAYANLAR-15. BÖLÜM (SON)

Matbaadan çıktım, yazıhanenin bulunduğu kata indim. Yazıhaneme girip birkaç adımda bir yön değiştirme mecburiyetiyle volta almaya başladım. Hiçbir şey anlamamaya devam ediyordum. Ne oluyor, bunlar kim? Ben kimim?..
Çaycı içeri girdi: “Hayırdır beyim çayı beğenmedin mi?”
“Yok canım, dur içerim onu.” Bardağa uzandım, buz gibi olmuştu. Ne ara soğumuştu?
“Sen yukarı çıkınca seslendim arkandan ama duymadın herhalde beyim. Ben de çok kalmazsın yukarıda diye bırakmıştım çayı.”
“Sen o çayı bana mı getirmiştin?”
“Tabi beyim, başka kime getireceğim?” (Allah Allah, ne oluyor arkadaş?)
Değişiyorum, düşüncelerim değişiyor, ben değişiyorum.  Çaycı konuşmaya devam ediyor.
“Beyim bir rica olacak.”
“Söyle.”
“Bu gece gelecek misiniz yine?”
“Bilmem, hayırdır?”
“Bu gece çalışmayacaksak hani, eve gidem diyorum artık. Gece gündüz yoruldum vallaha.”
“Tamam, keyfine bak. Zaten bundan sonra biraz da gündüz koşacağız.”
“Matbaanıza da haber edeyim mi?”
“Yok, lazım değil.”
“Müsaadenle beyim”
“Yahu bir şey soracağım.”
“Buyur beyim.”
“Hayatından memnun musun?”
“Hamdolsun beyim.”
“Pek memnun değil gibi duruyorsun.”
“Görünüşe aldanmayacaksın beyim. Her şey göründüğünün tam tersi çıkabilir.”
Dediği gibi, hiçbir şey göründüğü gibi durmuyordu. İnsanları sıfatlarıyla düşünmedikçe mutlu oluyordum.
“Buradan memnun musun peki?”
“Allah razı olsun beyim. Allah seni başımızdan eksik etmesin.”
“İyi, hadi git artık sen. Yarın da gelme; iznin olsun, benden.”
“Allah razı olsun beyim, büyük adamsın.”
“Yok yok estağfurullah.”
“Çayını yenileyeyim mi beyim?”
“Olur, olur.”
“Sen de çok yorgun görünüyorsun.”
“Ee gece gündüz çalışmaktan.”
“Dinlen artık sen de beyim. Yoruluyorsun ne zamandır.”
Haklıydı yoruluyordum. Bunu önce kendimin kabul etmesi gerekiyordu. Değişim önce bende başlıyordu. Soğumuş çay bardağını alıp dışarı çıktı çaycı.
(Peki sen iyi misin?) Bilmem. (Gerçekten bilmiyorum). Sıkılmış olabilir misin bu işten? (Belki) Ne zamandır gazete okumuyorsun? Evet, evet o günden beri.
Masamın başına geçtim. Ehemmiyetli kişisel eşyalarımı sakladığım çekmeceyi açtım. Gazeteniz, gazeteniz, gazeteniz… çıkar şunları! Tamam. Mektuplar, mektuplar…
Sayfaları tek tek inceledim. hepsi aynı kişi tarafından yazılmıştı. Belli başlı harflerde değişiklikler var; yazılış biçimlerinde. Mesela bu mektupta sola değil de sağa doğru yatırmışsın yazarken harfleri. (Öyle mi yapmışım?) evet.
Çekmecenin en altındaki kesilmiş kağıdı çıkarttım. “İntihar eden K.B. mektubunu…. ‘…öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.’ diye sonlandırdı. Bilinmeyen üçüncü şahıslar olup olmadığı araştırılıyor.”
Yaa, hala araştırıyorlar. Muhafazakar kesimden nefret ederdi. Ailem de kabul etmezdi zaten onu. Cesaret edemedim. İnsanın hayatında mutlaka bir gerçeklik olmalı. Hayallerin sadece düşlerde somut kalabildiği hayal kurma dünyasında mutlaka bir şey gerçek olmalı. Yok yere yalanlarla doldurduğumu hikayelere ufak da olsa gerçek sıkıştırılmalı. Yaşadığını bilmek için. Ne yapmalı peki?
Hep, bir tren yolculuğuna çıkmak isterdi. Ama kaçınırdı, yadırganmaktan korkardı. (Onu yatıştıramaz mıydın?) Yatıştırdığımı sanırdım. (Nereden biliyorsun?) Yanımda yok ya ondan. Nerede onu bile bilmiyorum.(Cennette olabilir mi?) Orası nere ki? (Bilmem, iyi bir yer olabilir.)
Trenle gidilir mi oraya? (Hiç denemedim). Ben deneyebilirim.  Tren yolculuğuna çıkmalı. Hiç konuşmadan geçecek bir tren yolculuğuna. (Yataklı vagonu tavsiye ederim. Uğraman gereken yerler de var mutlaka). Olur. Bakarız...

20/24/25/26.08.2013

Etkileşim, alıntı:
Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken
Milan Kundera- Kimlik
Otuzbir Nolu Vaka
Korkuluk

1 Şubat 2013 Cuma

A.C.D.

Sinyor A. bilmediği bir şehre ilk adımını atarken tedirginliği, korku hallerine dönüşüyordu. Yakın arkadaşı olan C.D.'nin cesedini almaktan korkuyordu. Ya konuşursa...
"Kardeş, buradan şunun bunun memuriyeti varmış, nerede acaba?"
"Kusura bakmayın ben de bilmiyorum."
Bir şey söylememişti sorduğu adam yanından uzaklaştığı zamana kadar;
"Ayıp ulan, insan yaşadığı şehri bilmez mi?" dedi sonra kendi kendine.
Birkaç olumsuz cevabın ardından, oraya daha yakın yeri bulmak, şeklinde geliştirdiği yöntemle bulabildi memuriyeti. Bina, kısmen boştu. Öğle tatilinde gitmiş olması sebebiyle.
Onunla kimse ilgilenmedi. O da bu şehre gelmeden yaptığı telefon görüşmelerinden aklında kalan memurun ismini aramaya başladı. Fakat odalardan kapısında memurun sadece sıfatı yer aldığı için, gerçek kimliklerini öğrenebilmek için kapısına ulaştığı her odanın içine girmek zorunda kaldı.
İlk başta o kadar alakasız bir yere girdi ki, bu yerde karşılaştığı durumdan sonra, binanın işlevinin sona ermiş olması ihtimalini kafasından geçirdi.
"Arkadaş, çay ocağı bile boş. Burada bile kimse yoksa kime ne soracağım ben?"
Kapısını açtığı dördüncü odanın da içine girdi.
İleride bir tablo gördü, ona tanıdık görünen bir tabloydu bu. Sol tarafta odanın ait olduğu memurun masası duruyordu. Masaya yaklaştı; masanın köşesinde bir fotoğraf çerçevesi olduğunu gördü.
Çerçeveyi eline aldı, fotoğrafa baktı. Odanın girişinde kocaman tablosu olan adam da fotoğrafta yer alıyordu. Masanın ucunda da, memurun adı yazıyordu.
İki ismi varmış bir de soyadı yazıyordu. Masanın diğer ucunda duran takvim dikkatini çekti. Takvim 2 Ekim gününü gösteriyordu. 2 Ekim mi?
Takvim yapraklarını uzun zamandır yırtmama ihtimali var mı dersin... Ne bileyim...
"Olabilir cancağızım neden olmasın."
"Aa sevgili C.D., sen mi geldin, duymamışım."
"Evet A.C.D. 10 dakikadır seni izliyorum."
"Bir dakika, C.D. sen?"
"Evet A. beni almaya gelmedin mi?"
Sinyor A. masanın üzerine baktı. Masanın ucunda memurun isminin yazılı olduğu tablaya.
A.C.D (artık ne isim isterseniz.)

31.01.2013

2 Nisan 2012 Pazartesi

NE DÜŞÜNÜYORSUN

Dalgın dalgın ne düşünüyorsun yine? Ne düşünebilirim ki senin gözlerine bakarken. hem, zaten öylesine avare olmuşum ki;  artık hep seni düşünüyorum sen yanımda değilken, seni izliyorken. Utanma ama söylediklerimden, biliyorsun sözcüklerimi sakınmıyorum senden. Bak! Hemen şimdi iste, kapıya çıkıp "Seni seviyorum!" diye haykırırım.
Ne oldu niye kızdın? Yoksa yine kızmış gibi postür mü veriyorsun bana? Seni gidi seniii. Hınzır! Bak nasıl da güldürdüm hemen seni. Gülmek daha çok yakışıyor sana, hiçbir zaman suratın asma.
 Bunun çok zor olduğunu elbette biliyorum. Yani, sadece gülerek geçiremiyoruz hayatımızı. Ama sen, hiçbir zaman asmıyorsun bana suratını. Bu ahvalini çok seviyorum. Öte yandan da yadırgıyorum. Çünkü seninle daha fazla paylaşımım olsun istiyorum.
Neden öyle baktın? Ben söylediklerimde gayet ciddiydim. Tamam, nasıl istersen, susuyorum.
Ee neden suratın astın şimdi? Biraz evvelki bakışından haberdar değilsin sanki. Al! İstersen aynada kendine bak. Dur zahmet etme, ben tutarım aynayı.
Baaak, yine güldürdm seni. Az değilim ya ben. İçimden geldi öpeceğim seni. Ayyy! ne oldu öyle? Elektriklenme oldu, sen de yaşadın mı aynını? Ee hala gülüyorsun sen. Dudağım acıdı, sana da aynısı olmadı mı?
Hala gülüyor yaa, üff kafamı karıştırdın.
Tamam tamam, dur dur dur, hııh, tamaaam, şimdi oldu.
Yok birşeyim sevgilim, dudağım acıdı sadece. Nasıl güçlü, tutkulu bir aşkla bağlıysak artık birbirimize, en ufak öpüşmemizde elektriklenme meydana geldi.
Tamam sevgilim, birşeyim yok merak etme. Bak yaaa yine masum masum bakışa geçti. Şu hallerin beni divaneye çeviriyor. Sana bağlılığımı bir kez daha geçiriyorum aklımdan.
Gözlerini kaçırma lütfen, yine uzaklara dalıyorsun. Sıkıldın mı yoksa? Özür dilerim böyle birşey olduysa. Heyecanlıyım da biraz.
Gözlerimi kaldırdım, sadece sana odaklandım. Ne düşünüyordun meleğim; yoksa beni mi, yoksa bunu isteyen sadece ben miyim?
Saçların uçuşmakla birlikte donuklaşıyor da ve hala oraya bakıyorsun, bilmediğim yere, gelemediğim ülkeye. Sonunda döndün yüzünü, yerde bir hayal dizisi kurguluyor gibisin;  tıpkı benim gibi.
Ben de  yalnız olduğumda davranıyorum senin gibi.
Pencereyi açtığın iyi oldu, havasızlaşmıştı burası da. tabi, sadece sana bakıyorken dar odamda, havasız kaldığını hissedemedim odamın.
O şey de nereden çıktı öyle, bazen senin sihirbaz falan olduğunu sanıyorum. Veya ben böyle düşünüyorum, kurguluyorum senin habersiz olduğun sihirbazlığını.
Ne ara değiştirdin pijamalarını, kafam allak bullak olmaya başlad gerçekten.
Ne oluyor orada ya dursana, dur, dur, dur! Ne yapıyorsun sen? Takıldın mı ne, haydaaaaa! Hay ben senin gibi tuşun, tövbe tövbe.... Başa mı döndük yine?
Oh be! Durdu sonunda.
Gözlerimi kaldırdım, bu sahneyi bir yerden hatırlıyor gibiyim. Bakışların etkiliyor gibi, ellerimi uzatıyorum; ama ulaşamıyorum sana, varamıyorum teninin sıcaklığına.
Kolumdaki kıllar bir tuhaflaştı, seni öpmeye kalkıştığımdaki gibi.
Bitti mi yine, ne çabuk ulaştım sona; halbuki henüz yeni alışıyor gibiydim.
Ne düşünüyorsun orada sevgilim. Sessiz kalıyorsun, cevap vermiyorsun. oo hayır utanma. Bana bakıyorsun. Hayır, hayır fotoğraf makinesinin merceğine değil, bana bakıyorsun; gözlerime, gözlerimdeki aşkı görüp gülümsüyorsun. Hayır, sonraki gülümsemeni ben eklemedim, sen ekledin. Yani sen gülümsedin. Baaak, yine gülümsüyorsun. Hayır   somurttun. Yok, hayır, bugün sadece güleryüzle bakacaktır birbirimize, yarın tartışacaktık. off! bir sonraki güne geçtim sevgilim, dur hemen düzelteyim...
02.04.12

15 Şubat 2012 Çarşamba

SONU GELMEYEN BAŞLIKLAR

Dışarıya atılan ilk adımdaki kararsızlığı yüzünden kaybedilen zamanın ne kadar çok olduğunu, yüzünü görmekten tiksinti duyduğum komşumun, açılan kapının ardından belirivermesiyle kavrayabildim. Halbuki ben her seferinde,yeni başlayan her günde açılan ve etrafı gören gözlerimin güneş ışığına alışmasının ardından görebildiği rakkasın üzerindeki rakamlardan ikisini işaret eden akrep ve yelkovanın konumu üzerine uyanır uyanmaz ya kahvaltıdan ya da diş fırçalamaktan feragat edip, evden erken çıkma girişimlerinde bulunurdum.
“Günaydın!” diyerek planlarımı altüst etti. ahhh! Keşke dişlerimi fırçalasaydım. Hıkkkıkkkıkkkk! Hayır! Yüzüne dahi bakmamalısın, bakarsan eğer selam vermek zorunda kalacaksın. Merdiven, asansör, merdiven, asansör, merdiven asansör. Daha fazla beklemeyip merdivene doğru yeltendim. Ben basamakları üçer dörder inerken, ona belli etmeden arkama bakıp, hala bana baktığını görünce bir alt kattaki asansör düğmesine basıp, aynı hızla merdivenlerdem inişimi devam ettirdim. Mazallah asansörle benden önce inip tekrar karşıma çıkıp “İyi misiniz?” derse, cevap vermem gereken konuşmalar git gide daha da artıp, üzerimde daha da ağırlaşan yük beni sıkıştırabilirdi.
Asansör, kat 2, kat 1.. “Haaaa! Hemen çıkmam lazım!”
Dışarıya attıığım adım öylesine kararlıydı ki, nereye gideceğim hususnda bir belirsizlik baş gösterse de, meylettiğim doğrultudaki adımlarımın yerde kavranışlığı sayesinde, kalabalığın arasında adeta süzülüyordum. Durmamam gerekiyordu; eğer durursam sorular kafamı meşgul ediyordu.
“Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum, sormayın!” sorular artıyor, cevaplayamıyorum. Fakat ofise üç saat geç kaldığıma göre; aslında muhtemelen adımımı ilk atarken yaptığım tercih yanlış olunca; iyi de ne bileyim işte “sol” uğursuzluktur diye ben de sağı tercih ettim. Heyecandan olsa gerek, iş yerine gitmek için soldan yürümem gerektiğini o anda düşünemedim.
Yavaşça uzaklaştım patronun yanından, ona karşı olan mahçupluğumun, hareket ve davranışlarımı etkilemesine sıkılsa da canım, buna aldırmadan kapıdan çıktığımda, yediğim fırçanın belirtisi olan asık suratımı görmek isteyen onlarca yüz bana doğru çevrildi.
“Günaydın!” dediğimde dahi böylesine kalkmayan yüzler, bu sefer “günaydın” dediğimde karşılık dahi vermedi.
Kırık tekerlekli sandalyemi çekiştirip masama gömüldüm. Onlarca evrak önümde yığılı durup, benimle kumar oynamaktaydı. Stresime arttıran mecburi titizlik ve hemen başımda beliriveren muhasebeci titizliğime dahi özen göstermeye mecbur ederdi beni.
Çaprazımda duran takvim dikkatimi çekti; aynı kağıt üzerinde üç farklı ayın rakamları gösterilmekteydi. İlk çapraz çizik ve beraberinde birkaçı daha özenle silinmişti. “Hahhah! Lanet olası bir gün daha bitti!” diyerekten herhalde. Veya şu an içinde bulunduğum durumun etkileri yüzünden böyle düşünüyorum. Sonra çiziklerin seyirleri durmuş, bir hedefi daha yarı yolda bırakıyorum. Özenle başladığım nice günlük, kitap, okul ve belki de yeni bir ilişki. Zaten hep böyle olmuştu. Bu işe de büyük bir hevesle başlamıştım; şimdi ise yeni akşam gelene kadar nice lanetler okuyorum.
Her gün, böylesine boş, amaçsız ve hedeflerle tutarsız bir biçimde ilerliyordu. Bir türlü bulamıyorum sorunu. Bir başlık atıyorum, onda sorun yok, çok güzel, fakat sonasında giderek aynılaşıyorum. Geçmişi anımsıyorum, “hep böyleydi” diyorum hatta “böyle gelmiş böyle, böyle geçer dünya, günlermiz bitecek bir gün, saya saya!” diye şarkı da söylüyorum. Artık öylesine bir hal aldı ki ruh halim, düşünüyorum da “Ne kadar boş yaşıyorum.” Ben, başlığın sonunu neden getiremiyorum. Hayır hayır hayır sus! Sorulara cevap bulamıyorum!
“öhö hö höö! Artık işinizin başına dönseniz.”
“Sana ne ulan bit çuvalı, kalk, defol git masanın başına otur, adamın asabını bozma ulan!” gibisinden baktım herhalde ki, ağzımdan tek fısıltı çıkmadan oynayan kaşlarımdan anladığı mesajla birlikte yanımdan ayrıldı.
Ama niye söylemedin? Neden birşey demedin? İşte sert bir bakış attım. Onunla bu bir mi? Yani işte, boşver ya gerilmeye gerek yok, sonra sıkıntı mıkıntı olmasın. Olursa olsun kardeşim ne olacaksa; zaten ayrılmayı düşünmüyor musun işten? Bu ne lan her gün iki saat mesai, her gün iki saat mesai. Kalmıyorum lan bugün mesaiye, oh olsun! Ohhhhhh! Kaç saat de geç kaldım. Tamam arkadaş bugünden sonra böyle.
Bu akşama dair bir hedef koydum. Her zamanki gibi akşam olacaktı, bunu değiştiremiyordum. Tekdüze hayatımda neleri değiştirebileceğimi düşünüyorum. Belirti, kendini gösterdi; hedef koymakla farklılığa erişeceğime inanıyorum. Bu akşam, mesela, işten her zamankinden erken çıkayım, dedim. Buydu ilk hedefim.
Akşam, belli belirsiz bulutların ardından kendini gösterdi, bulutları gözümde değiştirdi. Artık ne gündüzün beyazlığında ne de gecenin karanlığında, kendinin uzağında. Biraz zahiri biraz da orjinaldi. Şu an her zaman değildi; bu an, bu düşünceyi kafamda ilk kez düşündüğüm şu an, her zamanki gibi değildi. O ifadeyle soyutlanıp üzeri örtülmemeliydi.
Bulutlara dalmıştım, ahengine kapılmış ve çoktan mesaiye başlamıştım. Her zamanki gibi işten geç çıkacaktım. “Hayıııır!” Her zaman yok. Eğer her zamana bağlanırsam, bu ifadeyi yine yaşamaya başlarsam değiştiremeyecektim hiçbir şeyi, daha önceleri olduğu gibi. Bunu sevdim, ilk defa, şu ana kadar geçirdiğim zaman hakkında, geçmiş olduğuna inanarak söz ettim. Benim yaşayacağım nice zamanı, geçmişin kötülüğüne aldanarak lekelemedim.
Eveet, bir hışımla oturduğum sandalyeden kalktım. Kıçımı sandalyeden kaldırışımla, baldırlarımın sandalyeye uyguladığı yüksek momentli itme kuvveti,  beni denetlemek için geldiğinde sürekli yerime oturan tombul muhasebecinin sayesinde ezilen tekerlekler, yeni yağlanmış bilyeli tekerlekler gibi süzüle süzüle gitti ve her gün birbirimize kıçımızı döndüğümüz iş arkadaşıma çarptı.
Neşeme o kadar odaklandım ki, özür dileme nezaketini düşünecek kafaya sahip olamadım. Yüzler bana dönüktü, alışkanlığımın dışındaydı bana bakışları. Hiçbiriyle göz göze gelmesem de sezebiliyordum rahatlıkla farklılığı. Yanlarından geçerken söylediğim “İyi günler, iyi akşamlar” ifadelerine kafalarını kaldırmadan karşılık veren yüzler, şimdi sadece bana odaklanmıştı. Bugün, daha doğrusu geçirdiğim son yarım saatlik süre içinde tüm her zamankileri dominmo taşları gibi yıkmıştım.
“İyi akşamlar!” derken ve ofisin kapısından çıkarken dahi beni takip eden gözler, kendimi bir aktör sanmama sebebiyet verdi. Fakat onlara imza dağıtmakla zaman harcamadım.
Dışarı ilk adımımı atarken, tüm tedirginliklerimi ardımda bırakmak kolay değildi, çünkü soruları da beraberinde getirmekteydi.
“Ya kötü birşey olursa?” sorusunun kafamda canlanmasına engel olamadım. Düşündüm, düşündüm, “En fazla işten kovulurum!” dedim gururumu ayaklar altına alaraktan. Hatta dedim ki “Ne dicem yaa, vay asıl ben çıkıyorum diye. Ohhh tazminat da alırım, kovarsanız kovun bee!”
Ayy, içim kıpır kıpır oldu, uğursuzluğuna ve evimin ters yönüne inat soldan yana tercihimi kullandım.
Yolda yürürken, her zaman karşılaştığım ama tiksindiğimi, sevmediğimi bahane ederek  uzak durmaya çalıştığım kahveci dükkanına rastladım. Kısa süren duraksamanın ardından soluğu içeride aldım.
Immm, neler varmış? Türk kahvesi rica edebilir miyim? –Ahh bayılırım..- orta olsun lütfen. Ne kadar? Şu kadar. –Aa, pahalı değilmiş.-
Oturdum ve önümde duran kahvemden bir yudum alacaktım ki; su ile boğazımı iyice temizleyip kahvenin tadını daha güzel alabilmek için fincanımı bırakıp suya davrandım. –Arkadaşımdan duymuştum.-
Ve fincanımı aldım elime, ilk yudumun ardından telefonumu cebinden çıkarıp çoook eski mesajlara baktım.
“Of of..!” “Vay be...” “Hımmm, ne zamanmış bu?” “Eskiymiş.” “Hoşgeldin hayatıma mı?” Puahh! Amma aptal mışım...
Unutmak mı zor, yoksa unutamam deyip kendini unutmamaya zorlamak mı? Tiksinti duyup hayattan soğumak mı? Bazı gerçekleri kendinden saklayamazsın.
Ayaklandım, ama bu hışım ofisteki gibi muvaffak olmadı. Artık eve dönme zamanıdır, diye düşünüp yürümeye başladım. Geçen her adımda bir iliğim daha açılıyordu. Öncelikle montum, kazağım, kravatım ve gömleğim...
Apartmanın kapısını açtım, asansörün giriş katında olduğunu görünce “Biraz şanslıyım!” diyerek kendime moral katmaya çalıştım. Yooo, her zaman  bu durumla karşılaşırım zaten.
Asansör çıkmaya başladı, dairemin bulunduğu katta durdu. Pofffff! Elimle alnımda biriken terleri sildim, derin bir nefes alıp asansörün kapısına yeltendim. Fakat ben itmeden kapı açıldı. İnik göz kapaklarımı kaldırdım. “İyi akşamlar” dedi, asansörden dışarı ilk adımımı atmak için hiç beklemedim;
“ Ya Ben size aşık oldum!”

22 Aralık 2011 Perşembe

Ne görüyorsun?

Gözlerimin içine bak! Ne görüyorsun? Bir göz. “Daha fazlasını bekler gibi bakıyor gözlerime.” Yani gözün bölümleri. Daha çok cümle kurmak isterdim ama belki de bir duygusuzum. Sadece gördüğümü söylüyorum. Veya aşırı derecede cahilim, gözü oluşturan bölümler hakkında hiçbir şey söyleyemiyorum. Bir rakkas gibi dümdüz bir şey bile değilim. O, her yöne çalışıyor ve eşit gidiyor. Ama hareket ediyor. Ben ise başlayacağım yönü-yolu- bulamıyorum.
Sen, karanlığın içindesin. Hayır değilim, gözlerimi kapadığım anda buna ulaşabilirim veya derin uykuya daldığımda. Karanlığı neden somutluk içinde var edip, onun varlığını kısıtlıyorsun? Lambaları kapatıyorum. Pencereleri yerinden söküp, var olan boşluğu tuğlalarla dolduruyorum. Hatta kapıyı bile. Şu anda hiçbir şey görmüyorsun. Söyle ne hissediyorsun? Sonsuzluk. Neye göre sonsuzluk? Hiçbir şeye ulaşamıyorum. Ne gözlerim, ne kulaklarım, ne de diğer duygularımla. Bir boşluktayım. Boşluk, hiçbir şeyin olmamasıyla var olabilir. Hiçbir şeyin var olmaması da sonsuzluğu beraberinde getirebilir.
Ayaklan ve yürümeye başla. Yürü yürü, yavaşlama. Ama devam edersem duvara toslayacağım. Hangi duvara? Odamın dört duvarından birine. Biz şu anda sınırları olan bir alan içinde miyiz? Evet, tek değişiklik pencereleri ve kapıyı da söküp, yerini betonla doldurmak oldu. Öyleyse burası hakkında nasıl bir sonsuzluk düşünüyorsun?

Şimdi aydınlık içindesin, her yer cam ve her daim güneş ışığının olduğu odada beni seyretmektesin. Gözlerimin içine bak! Ne görüyorsun? Aynada gördüğüm şeyi…