belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR-8. BÖLÜM

Bir, gecede yaşayan yalnız olarak gecede yine uyuyakalmıştım. Bunun yükü çok ağırdı. Kahvaltılık almak için evden çıkmak üzere hazırlandım. Dış kapıyı açtım. Yoktu, kapıda yoktu. (Ne yoktu?)
Gazete işte. Hayır, darıldı bana Nizamettin Bey.
Kesin artık mektup falan göndermemi de istemeyecek; mahvoldum. Hiç yoktan yalnızlığımı biraz olsun elimden almıştı. (Yine yalnız değil misin?) Hayır, artık tercih ediyordum, edebiliyordum. Şimdi ise yalnızlığa sürükleniyorum. Ah salak kafam! Ne olurdu sanki bir mektup yazsaydım.
Adamlar(Adamlar?) o kadar demişti; hiçbir şey yazamıyorum yazmak bile yeter, diye. (Sahiden yazmışlar mıydı?) Yazmışlardı tabii. Of! Şimdi ne olacak?
Yine yalnızım, işte yine yalnızım. (İyi de bunu tercih eden sen değil misin?)
Orası öyle ama şu an tercih etmediğim bir yalnızlığın içindeyim. (Duman gibi.)
Evet! (Enkazsın yani.)
Evet!! (O zaman yakında seni de toplarlar buradan.)
Hayır, hayır! Artık yalnız bırakılmak istemiyorum. (Ama sen kendi güçlerince yalnız bırakılıyorsun.)
Hayır, bu sefer ben değil. (Yalnızlığı istemiyor musun?)
Hayır artık istemiyorum. (Mesela sütü de sevmiyor olabilirsin ama sütlacı yersin.)
Sus artık sus, sus!
Ne yapmalıyım? Hah! Buldum. Sokağa çıkayım, yaşlılar mutlaka kapılarının önünü süpürüyorlardır. Hemen çıkmalıyım. Hışımla sokağa çıktım. Kimse yoktu. Saate baktım; geç kalmıştım. Çoktan yaşantılarına başlamışlardı. Benim çöplerimi bile temizlemişlerdi. Aslında iyi insanlardı şu yaşlılar.
Yolun üzerinde bir taş daha eksilmişti. Ne oluyor yahu dün bir bugün iki? Taşı incelerken yanıma bastonlu erkandan yaşlı bir amca geldi. “selamın aleyküm” dedi. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Kunduracı yaşlının dediği geldi aklıma. “aleykümselam amca.”
“Hayırdır ne düşünüyorsun?” dedi. “Hiç” dedim.
Konuya bodoslama girişle bir rekora imza atarak “Seni everelim” dedi.
“Neey?” dedim. “Everelim everelim.” Dedi.
“Yok yahu amca daha erken.”
“Yuh! Ne erkeni? Benim yaşımda mı evlenecen?” (Benim yaşıma geldiğinde demek istemiş olabilir.)
“Yalnızlık kötü mü?” dedim.
“Elbet yalnız olacaksın, yalnız kalacaksın.” Cebinden sigara paketini çıkarttı. Bastonunu tuttuğu eliyle hem bastondan destek aldı, hem de sigara kutusunu tuttu. Diğer eliyle içinden aldı bir tane. Bana uzattı.
“Sağ ol.” dedim
“Al al” dedi.
“Ben başka kullanıyorum.” dedim.
“O zaman sen ver ondan” dedi.
“Ama bu ağırdır,” dedim.
“Yalnız adamım. Duman olsun yeter” dedi. “Elbet yalnız kalacaksın; çocuğun olsa, o yuva kurar gider. Ya karın ya sen, biriniz erkenden gidersiniz. Kardeşler desen zaten dağılmış. Yani istesen de istemesen de yalnız kalacaksın. İstemiyorken ömrünü yalnız geçirme.” dedi.
Tekrar sırıttı. “Everelim seni everelim.”
Sigarasını yaktı, benimkini de. Elini başına götürdü. “Tez zamanda çift baş dört ayak olursun inşallah” dedi. Dua mı etti, küfür mü etti anlamadım. Çift… baş… dört…..ayak. pozisyon mu lan yoksa? Tövbe tövbe.
Yazıhaneme doğru yol aldım. İş hanından içeri girdim. Bu sefer ışık açık değildi. Dalgınlığıma gelmiş herhalde, diye düşündüm.  Kapının kilidini  açarken çaycı arkamda belirdi.
“Hayırdır beyim iki gecedir üst üste.”
“Nasıl?”
“İki gecedir işler yoğun herhalde maşallah maşallah.” Araya girmemi engelleyerek motor gibi konuşuyordu. “He kapıyı aç da , fincan içerde kaldıydı biliyon mu?” geldiğimde sen çıkmıştın, alamadım fincanı. Neyse canım sağlık olsun. Dün de ne kötüydün beyim, maşallah bugün zımba gibisin.”
Hala ne dediğini anlamaya çalışıyordum. Israrla bir cevap vermeme, soru yöneltmeme fırsat vermeden konuşuyordu. Kapıyı açtım. İçeri girdi, kahve fincanını aldı ve çıktı. Giderken “Dur ben sana okkalı bir dene daha getirem.” dedi.

Dün gece buraya mı geldim ben? İyi de ne ara geldim, hiç hatırlamıyordum. Nasıl sarhoş oldu isem artık. 

GECEDE YAŞAYANLAR-10. BÖLÜM

Yazıhanemden çıktım. Tüm keyfim kaçmıştı. Delicesine ağlama isteği bulunuyordu içimde. Ama nerede, nasıl ve neden ağlayabilirdim. Tıpkı aşık olmada da olduğu gibi ağlamanın da ayıplaştırıldığı dünyada ağlamak bir hayli güç oluyordu.
Çocukluktan başlamak lazımdı. Büyükleri komple yok etmeliydi. Önce benden başlamak suretiyle. Eve döndüm ve beklemeye koyuldum. Aşık olduğum kadın demek, o da beni. ..
Başım ağrıyor, gözlerim kapanıyordu. Sanki saatlerce kitap okumuşum da onun getirdiği bir yorgunluk vardı üzerimde. Hava kararmıştı; artık gündüz koşmamı gerektiren bir durum yoktu ortada. Ben bir katil miydim,, yoksa ruh hastası mı? Ruh hastası olduğumu sanmam, daha anlamını bile bilmiyorum. Hem o dangozlar bile ruh hastası değilse ben hiç değilimdir. Ben hayatımda o adamın hikayesi kadar saçma düşünceler işitmedim. (fakat yakın hissetmiştin kendine). O, o anın getirdiği bir durumdu, belki de bir tercihti bu. Tercih etmek zamanla değişime uğrayabilir. (İşine gelme durumu yani.)
Ama şimdi öyle düşüneceksen, şimdi sütü içmeyip sütlacı yiyebilirsin….
Kendimi kandırıyorum. İşime gelen şeyleri  bazen doğru bu . işime gelen şeyleri bazen doğru buluyor, bana yaramıyorsa yanlış buluyorum. Her şeye lanet okuyorum, her şeye. (Neredeyse) Evet, neredeyse. Acaba Nizamettin Bey mektubuma cevap verir mi? Yaşlı ve bastonlu amcanın dediği gibi evlenmeli miyim? Fakat kiminle? Ah sevgilim, neredesin? Uzun zamandır görüşmüyoruz. Ama sen de benimle sevişmiyordun. Sadece sevişiyordun.
Sabah erken saatte uyandım. Hemen kalktım da üstelik. Bir gecede yaşayan yalnız olarak bu gece yaşamamaya karar vermiştim. Hatta Nizamettin Bey’in mektubuma cevap verip vermediğini; ruh hastası olup olmadığımı öğrenmek için sabırsızlandığımdan dolayı gündüzün gelmesi için gece koşmuştum.
Gün yavaşça ağarmaya başlıyorken yaşamaya başladım. Evimde çalı süpürgesi olmadığı için, küçük yerleri temizlemek için kullandığım fırçaya bir sopa uydurup kapımın önünü süpürmeye başladım. Acaba yaşlanmış mıydım? Geçen gün söyleyen adam gibi erkenden mi yaşlanmıştım?
Dış kapımın önünde gazetem de yoktu. Sanırım mektubumun saçmalığına katlanamayıp,  aboneliğimi iptal etmişlerdi. (Hayır, böyle bir yasal hakları yok). Nasıl yok? Sözleşmem falan yok ki.
Yazı yazmak için kullandığım elim ağrıyordu. Güne tüm yaşlılardan erken başlamıştım. Daha çok yaşamak için yazıhanemin yolunu tuttum. Ağzımdan tek kelime çıkmadan yazıhaneme kadar ulaştım. Yazıhanemin kapısını açarken, uzanan elimin orta parmağı dikkatimi çekti. Yara olmuştu resmen. Dün gece bir şey de içmememe rağmen hiçbir şey hatırlamıyorum. Ne oluyordu bana son zamanlarda? (Bilmiyorum). Ben de bilmiyorum.
Yazıhanemden içeri ilk adımımı atarken ardımdan gelen “Çay getireyim mi beyim?” sözünü duydum. Çay mı? Sabahın köründe! Arkamı döndüm:
“Yahu sen hiç gitmiyor musun evine? Ne işin var sabahın köründe burada?”
“Ben buranın gece bekçiliğini de yapıyorum beyim.”
“Ney? Gece bekçiliği mi? Arkadaş uyumuyor musun sen hiç?”
“Ben gecede yaşayanım beyim.”
“Gecede yaşayan! Vay canına!” Hıh! Gecede yaşayanmış. (Duydum). Ben de.
“E, evine gitmiyor musun hiç?”
“Benim evim burasıdır beyim.”
“Hıı, gece bekçiliği ayağına uyuyorsun tabi.” Vay çakal! (Son söylediğimi içimden söyledim).
“Yok valla beyim, iki gözüm önüme aksın ki…”
Midem bulandı. Bir an için söylediği şeyi canlandırdım kafamda. Mide bulantıma baş dönmesi eklendi. Sendeledim, düşmek üzereydim ki kapıya dayandım, yazıhanemin kapısına.
“İyi misin beyim?” diye atıldı çaycı ve koluma girdi.
“İyiyim, iyiyim.” Yazıhanemin içine geçtik. Sandalyelerden birine oturttu beni.
Ahh! Kıçım ağrıdı, hiç rahat değilmiş hakikaten bu sandalyeler de. Muhtemelen insanlar bu yüzden fazla kalmıyorlardı yanımda. Hemen gidiyorlardı. En iyisi değiştireyim ben bunları. Hem artık param da var. Kendime de şimdikinden daha rahatını alırım. O da eskidi neticede bazı yerleri soyulmaya başladı.
“Tabi sen de gece gündüz gece gündüz hep burada yoruluyorsun, zor oluyor tabi.” dedi çaycı.
“Son zamanlarda doğru düzgün yemek yiyemiyorum, ondandır.” dedim.
“Kahvaltı hazırlayayım mı sana?”
“Yok yahu tostla doyurmayayım şimdi karnımı.”
“Ne tostu beyim. Günlük taze yumurtasından tut, bal kaymağa kadar her şey var bende.” (Ney?)
“Nasıl? Arkadaş ne yapıyorsun sen burada.”
“Zengin kahvaltı mönüm de var benim. Hatta sana broşür getirmiştim.”
“Ha doğru,” dedim. Aslında hiç hatırlamamıştım; ama, öyle gücenmiş duruyordu ki, dayanamadım. “Dalgınlığıma ver lütfen.”
“Yok beyim ne demek. “ sonra ağzımdan umut ettiği cevabı duymak için can alıcı soruyu yöneltti. “Getireyim mi bir zengin kahvaltı.”
“Zengin kalkışı yaptırmak için mi?” Gülüştük. Ne kadar da saçma bir espriydi. Yine de katlanıyordu. (Katlansın canım, bunca yıl sen kendine katlandın. Biraz da o katlansın.)
“İyi getir bakalım.” dedim.
“Hemen beyim.”
Kapıdan dışarı çıkmak üzereyken (Artık kapı meselesine takmıyorum) aniden durdu: “Ha beyim” dedi. Elini arka cebine doğru götürdü. “Bana bir şey gelirse al, sonra verirsin dediydin.” Cebinden paketi çıkarttı. “Adını görünce aldım hemen (Adımı görünce?) çalınır neyin maazallah. Buyur.”
Paketi uzattı, hiii gazete. Çok heyecanlandım.
“Alsana beyim.”
“Bırak, bırak şöyle bırak.” Deli midir nedir bakışı attı., hiç önemsemedim. “Kapıyı, kapıyı kapatır mısın?” diye seslendim. Bir yazıhane daha yolunu kat etmek zorunda kaldı. Sinirlendiği belliydi. Umurumda değil, hem o bana kahvaltı getirecek, işini yapsın! Şu an tek ehemmiyetli şey benim ruh hastası olup olmadığım.
Nizamettin Bey acaba beni ruh hastası mı addetmişti. Heyecanlandım.(Sakin ol biraz.)
Paketi usulca açtım. Gazetenin ön kapağında “İŞTE İLK RUH HASTASI” yazıyordu. Nasıl olur?

GECEDE YAŞAYANLAR-12. BÖLÜM

“K.B. isimli şahsın, intihar mektubunu yazdıktan sonra intihar ettiği anlaşılmıştır. Mektubu yazanın maktul olduğu yapılan inlemeler sonucu ortaya çıkmıştır. Maktul, ölmek istediğini  dile getirip, mektubunun sonunda ‘madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim’ ifadelerini kullanmıştır. Kendisine Allah’tan rahmet, bulunamayan ama mutlaka olan yakınlarına acı haberi aldıkları takdirde şimdiden sabır diliyoruz”

Bu ne saçma haber böyle? Saçmalığın daniskası.(Senin gibi). Evet, ancak ben bu kadar saçma olabilirdim. “Bu mektup tanıdık sanki”. Hangi mektup? (İntihar mektubu). Gibi gibi.
“Sevgili katil, yaptığını beğendin mi?”
Ne yapmışım?
“Daha ne yapacaksın?”
Hayır! Hep Nizamettin’in oyunu bunlar. Lanet olsun Nizamettin’e. Eyvah! Katil; sözünü ettiği katil, benim. Hemen teslim olmalıyım.
Hemen telefona sarıldım.
“Alo, polis mi?”
“Evet, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Adınız nedir?”
“Polis”
“Sevgili polis, ben bir itirafta bulunacağım.”
“Buyurun.”
“Sesiniz de çok hoş bu arada.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
“Sevgilim sen misin?”
“aa, tanıdın mı beni?”
“Seni gidi katil!”
“Nizamettin, aradan çekil hemen!”

“Buyurun polis imdat.”
“Alo polis imdat mı?”
“Dedik ya beyefendi.”
“Ha Pardon.”
“Buyurun, dinliyorum.”
“Buyurun mu dinliyorsunuz? O da ne?”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Hayır efendim estağfurullah.” (katil olduğunu söyle)
“Hayır, söyleyemem.”
“Neyi söyleyemezsiniz?”
“Katil olduğumu….” Eyvah! Ağzımdan kaçırdım.
“Beyefendi yerinizi söyleyin hemen!”
“Hayır, hayır ben aslında yoğum. Valla bak, aramadım seni.”
“Bey..”
DIT DIT DIT DIIIT
Eyvah! Ya yerimi tespit ederlerse. Hemen çıkmalıyım. Nasılsa para da var. Yurtdışına kaçayım. Yahu orada da doğru düzgün yaşama şansı var mı ki? Ötekileştirmesinler beni sonra. (Kimler?) Onlar. Hepsi, ben sen o biz siz onlar. Üçüncü şahıslara sığınan zavallı bir tekilim ben.
Buldum! (Neyi?) eve gitmeyi.
Yazıhanemden çıktım, evin yolunu tuttum.  Hava kararmıştı. Bugün geçmemişti resmen. Oldukça uzun yaşadım. Evin sokağına girdiğimde yaşlı kesim günün son yaşam evrelerindeydi. Yerde bir taş sökülmüştü. Olmayan taşın meydana getirdiği boşluğu izlerken kendi boşluğum geldi aklıma. Ben bir çukurdum, bir engebe. Bu hayata fazlaydım.
Bastonlu amca yanıma geldi. Selam verdi, karşılık verdim.
“Oğlum niye söküyorsun taşları?”
“Kim ben mi?”
“Yok eben.” (ney?) ne ney? (bu yaşlı da çok terbiyesiz.) sensin terbiyesiz.
“kim ben mi?”
“Sen yavrum, kim olacak? Dün de takılıp düşünce attın birini. Evvelsi gün de ilk taşı sökmüştün. Şimdi de birini daha.”
“Yok be amca.”
Elimde bir ağırlık vardı. O da ne? Bir taş! Hem de yerdekilerin akranı. Ne ara sökmüştüm.
“Özür dilerim.”
“Sorun değil.”
“Teşekkür ederim.”

Eve gittim, ne yaptığımı, geçmişte ne olduğunu bilmiyorum. Hafızamdan ya geceye ya da gündüze dair bilgiler siliniyor. Uykusuzluktan olsa gerek. Çaycı da, gece gündüz hep burada olmaktan, demişti. Gece gündüz hep burada mı? Neyi kastetmişti, kendini mi? Gecede yaşayanım diyordu kendine. Ben de gece yaşayana yalnızlardanım sanırım. Ama artık uyusam iyi olur.  Rahat bir uyku çekebildiğim söylenemez.

Gece yatağıma geçmeye üşenmiş olmalıyım; tekli koltukta uyanır vaziyette buldum kendimi. (bu da nasıl oluyorsa?) elimde bir ağrı var, neden acaba?

GECEDE YAŞAYANLAR-13. BÖLÜM

Bilmiyorum… bir katil ne yapar bilmiyorum. Bir ruh hastası ne yapmalı bilmiyorum. En iyisi, evet evet, en iyisi gidip şikayette bulunayım bu gazete için.  Hatta gazete hakkında tazminat davası açayım. Evet, görsün bakalım Nizamettin o zaman bana ruh hastası demek, ne demekmiş. Hakaret davası açacağım.
Evden çıkıp en yakın karakola gittim.
“şikayette bulunmak istiyorum.”
“şu büroya”
“teşekkür ederim.”
“Şikayette bulunmak istiyorum.”
“burası değil diğer taraf.”
“Teşekkür ederim.”
“Şikayet… bulunmak..”
“Öğle tatiline girdik.”
Eh be! Yeter be! Sabahtan beri oradan oraya yönlendiriyorsunuz. Her yer için ayrı sıra bekliyorum. Başlarım sizin yaptığınız işe.
Polislere bir güzel çemkirip kaçtım. Maazallah yakalasalardı hemen hapse atarlardı. Bir de katil olduğum öğrenilseydi of of of of!
Lanet olsun tüm polislere! Yakmalı bunların hepsini, topa tutmalı. (Ama insanlar çalışmak zorundalar) Hayır! Mesele bu değil! Mesele tercih! Mesele işini iyiye kullanmak. Mesele elini vicdanına koymak. Bunların hepsi birer tercihtir.
Ama bazı zorunluluklar da var. Mesela biri sütü sevmez ama sütlacın tadına bayılır. Ama süt içilir, sütlaç içilmez. Fakat ham maddesinde süt var, bu zorunluluk. Süt olmadan sütlaç olmaz. Ama sütü içmeyip sütlacı yemek bir tercihtir. Evet, bir tercih; herkesin işine geldiğini yaptığı bir tercih. Nefret ediyorum tercihlerden, tercih edenlerden! Topa tutmalı tüm tercih edenleri. En iyisi kendi işimi kendim halledeyim.
Yazıhaneme geçtim. Paket bu sefer kapının önündeydi. Aldım. “Gazeteniz” Hala utanmadan baskı yapıyorsunuz ha! Rezil herifler, yakmalı sizi mahvetmeli. Nerede o Doktor Nizamettin’in sayfası. (Aç bakalım.) Dur, açacağım; işte açtım.

“Sevgili okurlarım, doktorunuz Nizamettin olarak size elimden gelen yardımda bulunmaya gayret gösteriyorum. (bir de cümle kurabilse!) siz, bize gönderdiğiniz mektuplarla bize güveniyor ve bize her hakkı tanıyorsunuz. Size verilen ikramiyeler bunun  karşılığıdır. Mektup göndererek bize, sizi istediğimiz şekilde değerlendirme hakkını veriyorsunuz. Bu nedenle şikayetlerinizin hiçbir geçerliliği yoktur.
“Nasıl yani ben şikayetçi olamayacak mıyım?”
“Olamayacaksın katil!”
Ne? Ne diyorsun Nizamettin?
“Eğer şikayette bulunursan, sana verdiğimiz paraya karşılık olarak bize ruhunu vermeyi kabul etmiş oluyorsun.”
Nasıl yani, ruhumu nasıl alacaksın?
“Kaza süsü vererek!..-hıhıhıhıııııı!!...”

Ne oluyor be? Gazetede, sorduğum soruların tüm cevapları verilmiş vaziyette. Adeta şimdi yazılmış gibi.
Demek, şimdi de öldürmekle tehdit ediyorsunuz beni. Hayır, bu olamaz.
Gazeteyi kapattığım gibi en yakın karakola gittim.
“Tehdit ediliyorum polis bey yardımcı olun!”
“Buyurum beyefendi, lütfen sakin olun.”
“Bakın, alın gazeteye bakın. Sözü geçen katil benim. Benim derken ben katilim, daha doğrusu değilim. Bu Nizamettin olacak herif bana komplo kurdu. Tüm ülkeye rezil etti, katil ilan etti beni. Ne olur yardımcı olun. Şimdi de öldürmekle tehdit ediyor.”
Ilımlı bir polisti. Gazetemi alıp yanındaki arkadaşına gösterdi. Arada bana tuhaf bakışlar atıyorlardı.
“Beyefendi.. size şaka yapılmış olmasın?”
“Nasıl yani, ne şakası, kim, ne yapabilir bana?”
“Ben bu gazeteyi hayatımda ilk defa görüyorum” yanındakine “sen gördün mü daha önce?”
“yo valla ben de ilk defa görüyorum.”

Polis gazeteyi inlemeye devam etti. “Hıı,  dur bakalım,” dedi. “Bakın şurada, küçük bir yerde, sanırım dikkatlerinden kaçmış. Gazetenin basıldığı matbaanın adı var. Siz biliyor musunuz burayı?”
Bilmiyordum, şoktaydım, doğru düzgün bakmadım bile.
“Bilmiyorum.”
“Biraz bekleyin, biz size adresi bulup verelim olur mu?”
“Olur… teşekkür ederim.”


Yolum bozulmuştu. Kendimi bir çukur gibi hissediyordum. Çok geçmeden (Ne geçmeden?) vakit geçmeden geldiler. Elinde minik bir kağıt vardı. Üzerinde de yazılar yazmaktaydı. Muhtemelen adresti, evet öyle olmalıydı.

GECEDE YAŞAYANLAR-14. BÖLÜM

Kağıdı aldım, tekrar teşekkür ettim. “keşke tüm polisler sizin gibi olsa. Ama ne yapacaksınız tüm insanlar aynı değil.” (Doğru) evet, benim de iyi bir insan olmadığım doğruydu. Ama artık hepsine olmasa da insanlara tolerans göstermeyi öğrenmiş oldum. Elimdeki kağıda bakmadan yürümeye başladım. Sonra buranın neresi olduğunu merak ettim(adresin)
Neresi olduğunu, duygularımın hangi mürekkeplerle lekelendiğini görmek istedim. Kağıt biraz ıslanmıştı, ben de terlemiştim.
Bir taksiye yanaştım, nasılsa param çoktu. “Şurayı biliyor musunuz?” diye sordum.
“Buraya çok yakındır,” dedi. “Gel götüreyim.” Taksiye bindim.
“Beklemeye gerek yok, fazla fazla veririm.” dedim.
“Olur beyim, hayhay.”
Onun da beyi oldum. Para insanı nasıl da değiştiriyordu. Nasıl bir yakınlıksa anlamadım. Ara sokağın birinden girdi öbüründen çıktı. İyici dolandıktan sonra durdu, “İşte burasıdır beyim” dedi.
“Yahu buraya gelmek için o kadar dolanılır mı?”
“Beyim ben bildiğim yoldan gittim.”
“Yahu bir git! Yolu en az üç misli uzattın, pis herif!”
“Kardeeeş! Ayıp oluyor” dedi.
“Ne kardeşi be! Pis dolandırıcı.”
“Lan bana bak..”
“Aha baktım.”
Bağırış çağırışı duyan esnaflar taksinin etrafına koşuşmaya başladı. Olay daha fazla büyümeden yatıştırmaya çalıştılar. Taksici “Ulan ben senin parana mı kaldım?” dedi.
“Kes ulan, al paranı da defol git!” dedim. Elimi cebime attım. Para yoktu. (Nasıl olur?) bilmem. Hiç bozuntuya vermemeye çalıştım.  “Yürü, pis dolandırıcı!”
Olaydan kurtulmak için etrafıma toplanan insanlara derdimi anlatmaya çalıştım.
“Yahu abi, şurada sordum, buraya nasıl gelirim diye. Yakın, gel götüreyim dedi. Bir sokaktan girdi öbüründen çıktı. Sonra getirdi beni buraya. Adalet mi bu yahu? Adalet buysa gitsin hakim olsun bu adam. Hangi vicdana sığar?”
Etrafımdakiler haklı olduğuma karar kılınca hep bir ağızdan taksiciye söz baskısında bulunup arabasına bindirip gönderdiler.
“Sen de akıllım, sürekli gelip gittiğin yeri nasıl bilmezsin?” sürekli mi?
“Ne bileyim abi, dalgınlık, yorgunluk işte” diyerek geçiştirdim.  Kalabalık dağıldıktan sonra içlerinden en yabancı yüzlüsüne yanaştım:
“Acaba burayı biliyor musunuz?”
Adam kağıdın üstündeki yeri okur okumaz “Şu karşıdaki han var ya, iş hanı. Oraya git, kime sorsan gösterir.”
“Teşekkür ederim.”
Hay Allah, kime sorsam ki? Yolun karşısına geçtim. Giriş kattaki ilk kapıyı açıp içeri girdim. Adam döner sandalyesine kurulmuştu. Elimdeki kağıdın yazılı bölümünü ona yönelterek sordum:
“Şurası nerede biliyor musunuz?” (sanırım iki işi aynı anda yapabildiğimi gösteriyordum)
Adam kağıdı doğru düzgün incelemeden “Vallahi bilmiyorum” diye cevapladı. Çok sinirlendim! Hem bu adama hem de “kime sorsam gösterir” diyen adama. Zaten o taksiciye de sinir olmuştum. Lanet olsun tüm taksicilere. Topa tutmalı hepsini. (Ama şimdi değil). Doğru, değil. Şimdi daha önemli işlerim vardı.
“Teşekkür ederim.” Dışarı çıktım. Kağıda tekrar baktım. Kapıyı kapatırken solumdan birinin bana doğru yaklaştığını gördüm. Doğrudan soruyu sordum:
“Yahu şuraya nasıl giderim?”
Adam önce tuhaf bir bakış attı. sonra  bedeninin duruş biçimini hiç bozmadan sol eliyle sağ üst çaprazdan üst katı işaret etti:
“Şu üst kattaki matbaa yok mu beyim? (Var mı?) orası işte, ‘matbaanız’.”
Aradığım yeri bulmanın sevinciyle teşekkür ettim. Tarif ettiği yere doğru adımlarımı atarken arkamdan “Çayını masaya bırakıyorum beyim.” diye seslendi. Bana söylemiş olduğunu sandım; fakat neden böyle bir şey söyleyeceğini tahmin edemediğimden, duyduklarımı önemsemedim. Bana öyle geldiğini düşündüm.  Üst kata çıktım, elimdeki kağıda tekrar baktım.  “matbaanız….”
İşte orada. İçeri girdim.
“hoş geldin abi” diye karşılandım.
“hoş bulduk” matbaanın yazıhanesinden başka biri çıktı.
“Hayırdı ağabey, bugün erken geldin.” Nasıl? “Bugün erken mi çıkartacağız baskıları?”
Hiçbir şey anlamıyordum.(Yine)
“ağabey iyi misin?”
Geçiştirici bir cevapla “İyiyim, iyiyim” dedim. Adam henüz hiçbir cevap almadan sorularını sormaya devam ediyordu.
“ağabey sorun yok ya?”
“yok yok bir sorun yok.”

15. BÖLÜM:
 http://oguzhanozcan.blogspot.com/2013/08/gecede-yasayanlar-11.html

GECEDE YAŞAYANLAR-15. BÖLÜM (SON)

Matbaadan çıktım, yazıhanenin bulunduğu kata indim. Yazıhaneme girip birkaç adımda bir yön değiştirme mecburiyetiyle volta almaya başladım. Hiçbir şey anlamamaya devam ediyordum. Ne oluyor, bunlar kim? Ben kimim?..
Çaycı içeri girdi: “Hayırdır beyim çayı beğenmedin mi?”
“Yok canım, dur içerim onu.” Bardağa uzandım, buz gibi olmuştu. Ne ara soğumuştu?
“Sen yukarı çıkınca seslendim arkandan ama duymadın herhalde beyim. Ben de çok kalmazsın yukarıda diye bırakmıştım çayı.”
“Sen o çayı bana mı getirmiştin?”
“Tabi beyim, başka kime getireceğim?” (Allah Allah, ne oluyor arkadaş?)
Değişiyorum, düşüncelerim değişiyor, ben değişiyorum.  Çaycı konuşmaya devam ediyor.
“Beyim bir rica olacak.”
“Söyle.”
“Bu gece gelecek misiniz yine?”
“Bilmem, hayırdır?”
“Bu gece çalışmayacaksak hani, eve gidem diyorum artık. Gece gündüz yoruldum vallaha.”
“Tamam, keyfine bak. Zaten bundan sonra biraz da gündüz koşacağız.”
“Matbaanıza da haber edeyim mi?”
“Yok, lazım değil.”
“Müsaadenle beyim”
“Yahu bir şey soracağım.”
“Buyur beyim.”
“Hayatından memnun musun?”
“Hamdolsun beyim.”
“Pek memnun değil gibi duruyorsun.”
“Görünüşe aldanmayacaksın beyim. Her şey göründüğünün tam tersi çıkabilir.”
Dediği gibi, hiçbir şey göründüğü gibi durmuyordu. İnsanları sıfatlarıyla düşünmedikçe mutlu oluyordum.
“Buradan memnun musun peki?”
“Allah razı olsun beyim. Allah seni başımızdan eksik etmesin.”
“İyi, hadi git artık sen. Yarın da gelme; iznin olsun, benden.”
“Allah razı olsun beyim, büyük adamsın.”
“Yok yok estağfurullah.”
“Çayını yenileyeyim mi beyim?”
“Olur, olur.”
“Sen de çok yorgun görünüyorsun.”
“Ee gece gündüz çalışmaktan.”
“Dinlen artık sen de beyim. Yoruluyorsun ne zamandır.”
Haklıydı yoruluyordum. Bunu önce kendimin kabul etmesi gerekiyordu. Değişim önce bende başlıyordu. Soğumuş çay bardağını alıp dışarı çıktı çaycı.
(Peki sen iyi misin?) Bilmem. (Gerçekten bilmiyorum). Sıkılmış olabilir misin bu işten? (Belki) Ne zamandır gazete okumuyorsun? Evet, evet o günden beri.
Masamın başına geçtim. Ehemmiyetli kişisel eşyalarımı sakladığım çekmeceyi açtım. Gazeteniz, gazeteniz, gazeteniz… çıkar şunları! Tamam. Mektuplar, mektuplar…
Sayfaları tek tek inceledim. hepsi aynı kişi tarafından yazılmıştı. Belli başlı harflerde değişiklikler var; yazılış biçimlerinde. Mesela bu mektupta sola değil de sağa doğru yatırmışsın yazarken harfleri. (Öyle mi yapmışım?) evet.
Çekmecenin en altındaki kesilmiş kağıdı çıkarttım. “İntihar eden K.B. mektubunu…. ‘…öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.’ diye sonlandırdı. Bilinmeyen üçüncü şahıslar olup olmadığı araştırılıyor.”
Yaa, hala araştırıyorlar. Muhafazakar kesimden nefret ederdi. Ailem de kabul etmezdi zaten onu. Cesaret edemedim. İnsanın hayatında mutlaka bir gerçeklik olmalı. Hayallerin sadece düşlerde somut kalabildiği hayal kurma dünyasında mutlaka bir şey gerçek olmalı. Yok yere yalanlarla doldurduğumu hikayelere ufak da olsa gerçek sıkıştırılmalı. Yaşadığını bilmek için. Ne yapmalı peki?
Hep, bir tren yolculuğuna çıkmak isterdi. Ama kaçınırdı, yadırganmaktan korkardı. (Onu yatıştıramaz mıydın?) Yatıştırdığımı sanırdım. (Nereden biliyorsun?) Yanımda yok ya ondan. Nerede onu bile bilmiyorum.(Cennette olabilir mi?) Orası nere ki? (Bilmem, iyi bir yer olabilir.)
Trenle gidilir mi oraya? (Hiç denemedim). Ben deneyebilirim.  Tren yolculuğuna çıkmalı. Hiç konuşmadan geçecek bir tren yolculuğuna. (Yataklı vagonu tavsiye ederim. Uğraman gereken yerler de var mutlaka). Olur. Bakarız...

20/24/25/26.08.2013

Etkileşim, alıntı:
Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken
Milan Kundera- Kimlik
Otuzbir Nolu Vaka
Korkuluk

22 Mart 2013 Cuma

KAĞITTAN VAPUR


Bir vapurdan daha fazlasını arıyorum iğreti cevaplarının ardında. Iğreti, benim de yabancı olduğum bir şey. Peki niye?

Bir keresinde ben denizen üstünde yürümüştüm… evet bunu yaptım.

-       Ne kadar kararlı ve emin olduğunu görüyorsun değil mi?
-       Abi bu bana çocukluğumu hatırlatıyor.
-       Ona kadar sayar mısın?
-       Bir ki dört üç…
-       Ney?
-       Bir ki dört üç… herkes o ‘i’ yi yutuyor. Bu kadar üstüme yüklenme.

Sayın yolcularımız lütfen vapurdan inerken ve vapura binerken sürme iskeleyi kullanıyoruz.

-       Oo hadi uçuşa geçiyoruz. Hanımefendi şey kemerlerimiz yok da, nerede acaba?
-       Ne, ne kemeri ayol, ne bileyim ben?
-       Şey, abi bak altta can yelekleri var, onları takıyoruz.
-       Aptal herif boğulurken takılıyor onlar.
-       Ney? Kim boğuluyor. Ayy yetişin batıyoruz.
-       Allah senin belanı vermesin kadın ne batması?

Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Birazdan elli metrenin üstüne çıktığımızda yoğunlaşacak dalgalanmalardan lütfen tedirgin olmayınız. He bilcümlenize hayırlı yolculuklar.     

‘’okuyun yavrularım, özenilmesi gereken ayı oğlu ayının oğullarından olmayın. Isterseniz eşek de olabilir. Eşek olabilir darken yani mecazi anlamda, yani ayı olunda demiyorum. Ulan ben ne diyorum?’’

            Dileklerde bulunurum bazı bazı. Hayalperest olduğumu söylerler, söylesinler. Nitekim en kendi hayallerim peşinden gidiyorum.
           
            Acı çektiğini biliyorsun değil mi?
           
Mutlaka… sen acı çekmiyor musun yanımda bulunurken? Acının derecelerinden söz edebilirsin. Herkes böyle bir acı, böyle bir bağ, böyle bir sevgi yok cümleleri sarf eder bilirsin safi kendi öznelerini oluşturan cümlelerde. Dışarıya kapalı göz ve sadece kendi cehaletinde. Bundan söz ettiğim insanların cahil olması değil. Her birey kendi öznesinde cahildir, sadece birinci tekil şahıstan ibaretse sürdürdüğü yaşamı.

Acı çektiğini bilerek sürdürüyorsun yaşantını, seninki de birinci tekil üzerinden değil mi peki?

Ben acıyı kabullenip çekiyorum, bildiğim için. Yoksa işlerim, dilediğim şeyler gerçekleşmeyince cümlelerime ‘lanet olasıca hayat’ soyutluğundan bir üçüncü şahıs eklemiyorum… güle güle…

Vapur yolculuğu sürüyor. Sahi nerede o gürültü patırtılar? Şu ablayı vapurun batmayacağına inandıramamışlar.

‘’Ablacığım merak etme tanrı bile batıramayacak bu vapuru.’’
(G):‘’Bak bak şunun özgüvenine tipine tükürdüğüm. Işi gücü yokmuş gibi lanet kadına tanrı bile batıramaz diyor.’’
(A):‘’Aha da adam sana kızıyor yavrucuğum Ayy batacağız vallahi, öleceğiz burada.’’

Ölümün getirileri ve götürüleri bir teraziye konmuş. Hangisi ağır geliyorsa insanların neye daha çok bağlı oldukları tartışılıyormuş.

‘’Abla, ölümden korkar mıydın sen hep böyle?’’
(A):‘’Ayol ölümden kim korkmaz.’’
‘’Bana yaşamını tanımlar mısın?’’
(A):‘’Hıı?’’
‘’Tamam hatalıyım… mesela en mutlu olduğun günü hatırlar mısın, anlatır mısın?’’
(A):‘’En mutlu olduğum gün… ayy heyecanlandım şimdi.’’
‘’Peki en mutsuz olduğun gün abla?... abla?’’
(A):‘’İşte beni şimdi tekrar öldürdün evlat!’’

(G):‘’Ulan ne yaptın hayvanın oğlu, öldürdün kadıncağızı.’’

‘’Kadın şimdi mi ölmüştür? Yoksa bunu nüksettiren ben miyim? Ben sadece öldüğünü hatırlattım ona. Hangimiz ölü olmadığımızı ıspatlayabiliriz?’’

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.:
‘’Sayın yolcular martı istilasından mütevellit en yakın vapor limanına acil yanaşma yapmak zorundayız. Ayy unuttum. Keptınınız konuştu.’’

Vapurun kalkmasına son üç dört iki bir. Vapurumuz havalamıştır.’’

                                                *
‘’Beyfendi lütfen cam kenarı benimdi. Bakın biletim.’’
‘’Allah Allah yaa, sanki şurada dursa ölecek!’’

‘’Sayın yolcularımız yoğun sisten dolayı gözünüz hiçbir şeyi görmeyebilir, lütfen sakin olunuz.’’

‘’Hay Allah kahretmesin, şimdi mi söylenir?’’

                                                *
‘’Çocuğu görüyor musun? Kaç yaşlarında vardır?’’
‘’Beş yaşında var yok gibi.’’
‘’Beşe kadar sayar mısın?’’
‘’Bir iki dört üç’’

                                    *

‘’Her şeyin sonucuna sen katlanırsın.’’
‘’Bana ne be her şeyden.’’
‘’Yanlışların kimi etkiler?’’
‘’Beni.’’
‘’Başkalarının yanlışları?’’
‘’Yanlışı kim yaptıysa, onları.’’
‘’Emin misin?’’
‘’…’’

                        *
''Of be abi, hep şu can yeleklerinden birini giyme hayalim vardır. Keşke giysem be, bi ekşın falan olsa hemen giysem ben de.''
(G):''Oğlum aptal mısın sen, ne bu can yeleği fantesizi?''
''İşte , ölme korkusu yaşayalım, ölmeyelim diye.''

''Ölüm her an yakındadır, bilemezsin. Bakarsın, ölmek daha güzeldir, ne dersin?''
''Abi, şey alt tarafı can yeleğini giyecektim.''

(G):''Giy sen nasılsa batacağız. Bu hayvan tanrı bile batıramaz bu vapuru dedi. Ulan sen kimsin, ne haddine şu teneke yığınına güveniyorsun?''
''Batıramaz diyorsam vardır bir bildiğim.''

Vapur teklemeye başlamıştır.
''Aman ne oluyor?''

İnsanların ayakları ıslanmaya başlamıştır.

(G):''Ulan şomağızlı it oğlu it. Allah’ın işine karışılır mı? Al batıyoruz işte.''

Herkes koşuyor, daha once hiç koşmadıkları kadar hızlı. Sınırlı alanlarında kaçışıyor ve daha çok korkuyorlar ölümden.

(G):''Kaptan konuşsana lan ne oluyor. Yanaşsana bir limana.''
''Kaptan yok, kimse yok.''
(G):''Ne demek kimse yok, nasıl gidiyor bu vapur?''
''Kendiliğinden…''
(G):''Nasıl kendiliğinden?''
''Siz nereye gidiyorsunuz ki?''
(G):''İşte, vapura bindik, geliyoruz.''
''Ama, nereye?''
(G):''Şeyeee işte… sen nereye gidiyorsan biz de oraya gidiyoruz.''
''Biz kim?’'
(G):''Diğer yolcular, işte onlar.''
''Benim nereye gittiğimi biliyor musunuz?''
''Yo…''
(G):''İşte, biz nereye gidiyorsak sen de oraya gidiyorsun.''
            ''Biz kim?''
            (G):''Biz…''
            ''Sen onları tanıyor musun?''

''Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Galeyan isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''
 (G): ''Ben, ben mi, bana mı sesleniyor?''

                                                **
''Sayın yolcularımız keptınınız konuşuyor. Abla isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''

''Haydaa yine ne diye yanaşıyoruz limana. Bu vapur da sürekli bir yerde duruyor.''

                                                **
''Galeyan Bey hadi ininiz aaa. Daha elimde yığınla liste var.''

(G):''İyi de burası hiç güzel değil ki.''
''Onu bana söylemeyeceksin.''

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.

Umutlarım olurdu, onlara binaen hayal kurardım. Ve teperdim kimilerine göre fırsatları. Beklerdim ve suda yürürdüm ben. Bana deli derlerdi; ama asla aptal diye hitap etmezlerdi. Çünkü boğulmaktan korkmazdım.

En arkaya geçerdim, bilakis cam kenarına. Hayatın sisli olması, rüzgarın tadına varmamız engellemezdi. Uçuşurdu saçlarım. Şimdi, önümde kendi idealarım. Hadi bakalım, ben kendi vapurumun kaptanıyım. Kaptan nerede kaldı benim limanım?

''Sayın yolcularımız vapurdan inerken ve vapura binerken lütfen sürme iskeleyi kullanıyoruz.''

                                                            ***

-       Aferin, öğrenmişsin kağıttan vapur yapmayı… ne o, ne yazıyor üstünde?
-       Benim hikayem babacığım.
-       Silinmesin ama giderken?
-       Sudan korkan insanların hikayeleri ıslanır.
-       Ee, nereye gidecek bu vapur?
-       Benim istediğim limana.


22.03.2013