belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

BİRİNCİ AĞIZDAN- HİKAYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİRİNCİ AĞIZDAN- HİKAYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2013 Cuma

KAĞITTAN VAPUR


Bir vapurdan daha fazlasını arıyorum iğreti cevaplarının ardında. Iğreti, benim de yabancı olduğum bir şey. Peki niye?

Bir keresinde ben denizen üstünde yürümüştüm… evet bunu yaptım.

-       Ne kadar kararlı ve emin olduğunu görüyorsun değil mi?
-       Abi bu bana çocukluğumu hatırlatıyor.
-       Ona kadar sayar mısın?
-       Bir ki dört üç…
-       Ney?
-       Bir ki dört üç… herkes o ‘i’ yi yutuyor. Bu kadar üstüme yüklenme.

Sayın yolcularımız lütfen vapurdan inerken ve vapura binerken sürme iskeleyi kullanıyoruz.

-       Oo hadi uçuşa geçiyoruz. Hanımefendi şey kemerlerimiz yok da, nerede acaba?
-       Ne, ne kemeri ayol, ne bileyim ben?
-       Şey, abi bak altta can yelekleri var, onları takıyoruz.
-       Aptal herif boğulurken takılıyor onlar.
-       Ney? Kim boğuluyor. Ayy yetişin batıyoruz.
-       Allah senin belanı vermesin kadın ne batması?

Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Birazdan elli metrenin üstüne çıktığımızda yoğunlaşacak dalgalanmalardan lütfen tedirgin olmayınız. He bilcümlenize hayırlı yolculuklar.     

‘’okuyun yavrularım, özenilmesi gereken ayı oğlu ayının oğullarından olmayın. Isterseniz eşek de olabilir. Eşek olabilir darken yani mecazi anlamda, yani ayı olunda demiyorum. Ulan ben ne diyorum?’’

            Dileklerde bulunurum bazı bazı. Hayalperest olduğumu söylerler, söylesinler. Nitekim en kendi hayallerim peşinden gidiyorum.
           
            Acı çektiğini biliyorsun değil mi?
           
Mutlaka… sen acı çekmiyor musun yanımda bulunurken? Acının derecelerinden söz edebilirsin. Herkes böyle bir acı, böyle bir bağ, böyle bir sevgi yok cümleleri sarf eder bilirsin safi kendi öznelerini oluşturan cümlelerde. Dışarıya kapalı göz ve sadece kendi cehaletinde. Bundan söz ettiğim insanların cahil olması değil. Her birey kendi öznesinde cahildir, sadece birinci tekil şahıstan ibaretse sürdürdüğü yaşamı.

Acı çektiğini bilerek sürdürüyorsun yaşantını, seninki de birinci tekil üzerinden değil mi peki?

Ben acıyı kabullenip çekiyorum, bildiğim için. Yoksa işlerim, dilediğim şeyler gerçekleşmeyince cümlelerime ‘lanet olasıca hayat’ soyutluğundan bir üçüncü şahıs eklemiyorum… güle güle…

Vapur yolculuğu sürüyor. Sahi nerede o gürültü patırtılar? Şu ablayı vapurun batmayacağına inandıramamışlar.

‘’Ablacığım merak etme tanrı bile batıramayacak bu vapuru.’’
(G):‘’Bak bak şunun özgüvenine tipine tükürdüğüm. Işi gücü yokmuş gibi lanet kadına tanrı bile batıramaz diyor.’’
(A):‘’Aha da adam sana kızıyor yavrucuğum Ayy batacağız vallahi, öleceğiz burada.’’

Ölümün getirileri ve götürüleri bir teraziye konmuş. Hangisi ağır geliyorsa insanların neye daha çok bağlı oldukları tartışılıyormuş.

‘’Abla, ölümden korkar mıydın sen hep böyle?’’
(A):‘’Ayol ölümden kim korkmaz.’’
‘’Bana yaşamını tanımlar mısın?’’
(A):‘’Hıı?’’
‘’Tamam hatalıyım… mesela en mutlu olduğun günü hatırlar mısın, anlatır mısın?’’
(A):‘’En mutlu olduğum gün… ayy heyecanlandım şimdi.’’
‘’Peki en mutsuz olduğun gün abla?... abla?’’
(A):‘’İşte beni şimdi tekrar öldürdün evlat!’’

(G):‘’Ulan ne yaptın hayvanın oğlu, öldürdün kadıncağızı.’’

‘’Kadın şimdi mi ölmüştür? Yoksa bunu nüksettiren ben miyim? Ben sadece öldüğünü hatırlattım ona. Hangimiz ölü olmadığımızı ıspatlayabiliriz?’’

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.:
‘’Sayın yolcular martı istilasından mütevellit en yakın vapor limanına acil yanaşma yapmak zorundayız. Ayy unuttum. Keptınınız konuştu.’’

Vapurun kalkmasına son üç dört iki bir. Vapurumuz havalamıştır.’’

                                                *
‘’Beyfendi lütfen cam kenarı benimdi. Bakın biletim.’’
‘’Allah Allah yaa, sanki şurada dursa ölecek!’’

‘’Sayın yolcularımız yoğun sisten dolayı gözünüz hiçbir şeyi görmeyebilir, lütfen sakin olunuz.’’

‘’Hay Allah kahretmesin, şimdi mi söylenir?’’

                                                *
‘’Çocuğu görüyor musun? Kaç yaşlarında vardır?’’
‘’Beş yaşında var yok gibi.’’
‘’Beşe kadar sayar mısın?’’
‘’Bir iki dört üç’’

                                    *

‘’Her şeyin sonucuna sen katlanırsın.’’
‘’Bana ne be her şeyden.’’
‘’Yanlışların kimi etkiler?’’
‘’Beni.’’
‘’Başkalarının yanlışları?’’
‘’Yanlışı kim yaptıysa, onları.’’
‘’Emin misin?’’
‘’…’’

                        *
''Of be abi, hep şu can yeleklerinden birini giyme hayalim vardır. Keşke giysem be, bi ekşın falan olsa hemen giysem ben de.''
(G):''Oğlum aptal mısın sen, ne bu can yeleği fantesizi?''
''İşte , ölme korkusu yaşayalım, ölmeyelim diye.''

''Ölüm her an yakındadır, bilemezsin. Bakarsın, ölmek daha güzeldir, ne dersin?''
''Abi, şey alt tarafı can yeleğini giyecektim.''

(G):''Giy sen nasılsa batacağız. Bu hayvan tanrı bile batıramaz bu vapuru dedi. Ulan sen kimsin, ne haddine şu teneke yığınına güveniyorsun?''
''Batıramaz diyorsam vardır bir bildiğim.''

Vapur teklemeye başlamıştır.
''Aman ne oluyor?''

İnsanların ayakları ıslanmaya başlamıştır.

(G):''Ulan şomağızlı it oğlu it. Allah’ın işine karışılır mı? Al batıyoruz işte.''

Herkes koşuyor, daha once hiç koşmadıkları kadar hızlı. Sınırlı alanlarında kaçışıyor ve daha çok korkuyorlar ölümden.

(G):''Kaptan konuşsana lan ne oluyor. Yanaşsana bir limana.''
''Kaptan yok, kimse yok.''
(G):''Ne demek kimse yok, nasıl gidiyor bu vapur?''
''Kendiliğinden…''
(G):''Nasıl kendiliğinden?''
''Siz nereye gidiyorsunuz ki?''
(G):''İşte, vapura bindik, geliyoruz.''
''Ama, nereye?''
(G):''Şeyeee işte… sen nereye gidiyorsan biz de oraya gidiyoruz.''
''Biz kim?’'
(G):''Diğer yolcular, işte onlar.''
''Benim nereye gittiğimi biliyor musunuz?''
''Yo…''
(G):''İşte, biz nereye gidiyorsak sen de oraya gidiyorsun.''
            ''Biz kim?''
            (G):''Biz…''
            ''Sen onları tanıyor musun?''

''Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Galeyan isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''
 (G): ''Ben, ben mi, bana mı sesleniyor?''

                                                **
''Sayın yolcularımız keptınınız konuşuyor. Abla isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''

''Haydaa yine ne diye yanaşıyoruz limana. Bu vapur da sürekli bir yerde duruyor.''

                                                **
''Galeyan Bey hadi ininiz aaa. Daha elimde yığınla liste var.''

(G):''İyi de burası hiç güzel değil ki.''
''Onu bana söylemeyeceksin.''

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.

Umutlarım olurdu, onlara binaen hayal kurardım. Ve teperdim kimilerine göre fırsatları. Beklerdim ve suda yürürdüm ben. Bana deli derlerdi; ama asla aptal diye hitap etmezlerdi. Çünkü boğulmaktan korkmazdım.

En arkaya geçerdim, bilakis cam kenarına. Hayatın sisli olması, rüzgarın tadına varmamız engellemezdi. Uçuşurdu saçlarım. Şimdi, önümde kendi idealarım. Hadi bakalım, ben kendi vapurumun kaptanıyım. Kaptan nerede kaldı benim limanım?

''Sayın yolcularımız vapurdan inerken ve vapura binerken lütfen sürme iskeleyi kullanıyoruz.''

                                                            ***

-       Aferin, öğrenmişsin kağıttan vapur yapmayı… ne o, ne yazıyor üstünde?
-       Benim hikayem babacığım.
-       Silinmesin ama giderken?
-       Sudan korkan insanların hikayeleri ıslanır.
-       Ee, nereye gidecek bu vapur?
-       Benim istediğim limana.


22.03.2013

10 Şubat 2013 Pazar

ÖNSÖZ


Odamda bir koltuk, bir tabure-sehpa niyetine- bir masa bir de sandalye. Odamın bu hali içimdeki yoksulluğa iyi geliyor. Odadan çıktım, dış görünüşüm gibi sahte ve şatafatlı gerçek hayatımın gerçekliği yüzüme tokat gibi çarptı.
Komodinin üzerinde anahtar var, arabanın anahtarı. Bir ben dışarıda bisiklet ve de anahtar. Anahtardan yana tercihimi evinkinden yana kullandım. Onu almak zorundaydım da bir yana. Neyse, kapıyı kilitledim. Bisikleti sakladığım hazneye ulaştım. Tozlu olsa da temizlemekten erinmedim.
Aramızdaki mesafe uzun olabilir, arabayla yanına daha çabuk varacak da olabilirim. Ama tercihimi bisikletten yana kullandım. senin yanına varabilmek için daha çok çabalamak için. Yanında olabilmek için geçirdiğim her saniyenin değerini daha çok anlayabilmek için. Yine yanında olabilmenin heyecanıyla yanıp tutuşurken, bu heyecanımı sana sarılırken daha çok yansıtabilmek için. Soğuk bir kış gününde, alnımdan şıp şıp damlayan ter zerreciklerini görüp emeğimi anladığında, elinle alnımı silerken emeğimin mükafatını daha manidar bulabilmem için.
Kocaman bir gülümsemeyle karşıladın beni. Erinmedim bundan; neredeyse birbirimizi ilk görüş süreçlerimizdi.
“Benim için bunu yaptığına inanamıyorum.” Dedi. Bisikleti orada bir yerde bırakıp yürüyerek ilerledik. Yürüme esnasında koluma girdi. Mutlu görünüyordu, halinden memnun olduğuna inanıyordum. Yanıltamazdı beni, dışarıya, bana insanlara, herkese, her  şeye gülümsüyordu mutluluğunu ilan edercesine.
Bir ben vardım, bir şemsiye bir de onun eli avuçlarımda.
İnsanın cisimlerine değil fikirlerine değer verilmelidir, dedim ona. Sen benim fikirlerime ehemmiyet veriyorsun. Ben de bu yüzden hiçbir sıkıntıyı bir engel görmeyip bir hamlede geliyorum üstesinden.
Cisimler zahiri olurlar diye karşılık verdi. Fikirler ise gelişebilir. Cisimler insanları yanıltabilirler. Nasıl desem,  eline alır onu, hep öyle kalacak zanneder. Zamanla eskiyince de, bir başkasını aramaya başlar.
Halbuki diyerek sözünü kestim. Sen ona ne kadar değer verirsen, o kadar eskimez o. Yani suçlu yine sensin.
Konuşmanın gidişatı olumlu görünmekle birlikte kullandığımız ibareler yeni yeni dikkatimi çekiyor aslında. Söyleyiş biçimlerimiz bir ezber mi, bir alışkanlık mı yoksa zihnin sana bir şey çaktırmadan bir şeyler sezinlemesi mi? Bir gerçeklik belirtisi, belki de bir uyarı. Yapmalısın, diyorum sıradan konuşurken, insanlar hakkında konuşurken. “Sın” diyorum, belli ki alttan alta ona . uyarıyor muydum onu, yoksa geleceği mi görüyordum.
                                                                              *
Kötü ifade duymak, afişe etmek birilerini. Sıyrılmak istediğimiz için mi günahlarımızdan. Sahi ne gğnah işledik ve neden, neden diye sorguluyoruz.
“O zaten hep böyleydi” demişti, yakın arkadaşım hakkında. Çalkantılı bir süreç geçirmiştik ve ayrılmak üzereydik. Arkadaşım “yine kararlarına saygı duyarı; fakat unutma,” dedi.
“Bir şey, bir kez olursa, bir daha olmaz. Ama ikinci kez olursa üçüncüsü de mutlaka olur.” Bir kitaptan okuduğunu söylemişti, “Simyacı!” diye eklemişti ardından heyecanla. “Anladığım ve bildiğim kadarıyla hep aynı tartışmalar üzerinden ilerliyorsunuz. Yorum yapmaktan kaçınıyorum; ama bana kalırsa böyle olmaz” demişti yakın arkadaşım, bir zamanlar yakın arkadaşım.
Çünkü insan, yok genelleme yapmayacağım. Ben, öylesine nankörüm ki; bir duygu üzerinden yargılarım onu. Sadece bir duyguyla fişledim. Neden o duygunun kapsadığı uğrak noktaları kestiremedim? Halbuki mutluluk, üzüntü; bunlar da birer duygu ama sebepleri?
Bizim ilişkimizin bitmesinin sebebi de benim, bir zamanlar yakın arkadaşımla.
Olumsuz yargı alma korkumdan dolayı, suçu bir başkasına atma ikileminden kurtulamayıp, sonunda onu suçlu bulduğumdan.
Kız arkadaşımla barıştıktan sonra, onun söylediklerini anlatmıştım. “Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş.”  Dedi. Halbuki o kedi senin kokmuş ciğerini ne yapsın? Sen, sonradan benim, kötüleşmiş diye nitelendirdiğin durumumu ne yapacaktın? Değil mi, öyle demiştin. Sonra anladım, olumsuz yargıların altında hep kendi kişisel menkıbemizin bir kötü yanı bulunduğunu. Üstüne nasıl toprak atıp, verimli toprağı kullanılmaz halde bırakışımızı.
                                                                              *
“Neyin var?” diye sordum bir gün.
“Sana ne!” dedi. Son birkaç gündür, durum aynı vaziyette gitmekteydi. Sürekli olumsuz yargılar üzerinden.
“Yeni bir şey yapmayı düşünüyorum; ama önce maddi geliri sağlamam lazım.” Dedim.
“Hıı, yaparsın.” Dedi.
“İnanmıyor musun yapacağıma?” dedim.
“Yaptıklarının kime ne yararı var?” dedi.
“Hani, eskiden yaptıklarımı çok değerli bulurdun.” dedim.
“Aman, sürekli boş uğraşlar peşindesin. Yaptığının kime ne yararı var söyler misin? Gelmişsin yok bisikletle geliyorum, sana kavuşmanın heyecanını daha çok yaşamak için, diyorsun. Bana ne yahu bana ne. Ben daha fazla katlanmak istemiyorum sana.”
Yok, hayır, son konuşmamız olmadı bu. Ama o gün gitti. Yeni heyecanının heyecanını görüyordum yüzünde. Başlarda takip ettim, yalan değil. Neden yahu, diye çok sordum kendime. İsyan ettim, bu dünyanın içine edeyim, şansını bahtını, ohooov. Bir hayli giydirdim anlayacağın.”
(Şu an “sonra” diye sormanı bekliyorum. Ha sordun mu?)
Düşündüm. İnsan içine kapanık bir hayvandır esasında. İçini doldurur, sonra bir patlar ki; patladığı zaman da çok aptalca örnekler verdiğinin farkında olmaz. Kendimden biliyorum, toprak atmıyorum yani üstüne.
Her tohum pis kokar; ama ona iyi bakarsan, yeşertirsin. Gübre bildiğin hayvan dışkısı. Ama meyve yemek ve insanlarla paylaşıp mutlu olmak istiyorsan her şeye katlanacaksın. Katlandım, aptallığımı kabul ettim.
Tüm mutlu mesut ibarelerini sineye çektim. Hissedersin, belki hissetmek istersin. Fakat, geçmişi asla unutamazsın. Onun iyi yönlerini alıp kötü izlerini silmiş olabilirsin. Ama unutamazsın. Çünkü biliyorsun ki seninleyken(yani benimleyken) de en güzel günüm, hayatımın en mutlu anı, daha önce böyle eğlendiğimi hatırlamıyorum, geçmişimdeki pişmanlıklar, ne kadar aptalmışım, sen en büyük şansımsın; bunların hepsini sana da(bana da) söylüyordu. Bu sadece kendine ihanettir, kendine riyakarlıktır. İnsan her gün gelişir, değişir. Ömür boyu aynı kalacağını düşünmek büyük bir yanılsamadır. Sadece, ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak ehemmiyetli noktadır. O da tabi, sen değerliysen.
Bugün, sadece şu anki benliğimle ilgili söylemlerim gerçektir. Yarın, bugünden pişmanlık duymak, kendine ihanettir.
Ve geçtiğimiz günlerde bir mesaj aldım ondan. İnsan kaybettiğinde değerini anlıyormuş. Her şey yalanmış, benimle mutlu olduğu gibi kimseyle olamazmış, olamamış da. Çok aptalmış, ben çok değerli işler yapıyormuşum, devam etmeliymişim.
“Bunu zaten biliyorum” dedim.
“Neyi?” dedi
“Hem iyi işler yaptığımı, hem de…”
(Bu kez ondan bir tepki bekledim.)
“Hem de?”
“Senin ne kadar aptal olduğunu.”
“Sen kendini ne sanıyorsun, çok önemli biri mi?” dedi az evvelki kendine ihanet ederek.
“Ben önemsiz bir insanım. Ama kendini çok mühim bir kişi zannedenlere ne kadar gereksiz olduklarını hatırlattığım için beni çekemezler.
“Simdi benim değerli vaktimi meşgul etme, arkadaşımın hediyesi olan bisikletle gezineceğim.” dedim.
Evet, arkadaşımın, çocukluk çağımızda bana verdiği eski bisiklet. Onu yine oradan çıkardım ve daha çok özen göstererek temizledim. Hemen bir bisikletçiye gidip yeni bir bisiklet aldım, bir de adam tutup hurra, onun yanına. Dükkanının önünde oturuyordu. Yanımdaki adamı gönderdim elinde bir notla.
“Sana ne zamandır bisiklet alma sözüm vardı; ‘hep unutuyorsun ulan!’ diye veryansın ederdin; unutulan sadece kötü anılar olsun be kardeşim.”
İşte böyle. Şimdi bir ben bisiklet ve? .. ne dersin?

31 Aralık 2012 Pazartesi

UYKU OLMAYAN UYKU HALLERİ-UYANAMAYANLAR


Uyan oğlum Turgut, ne kadar zaman geçti biliyor musun? Sen daha uyumaya devam et, ellerinden kayıp gidenlerin farkına varamıyorsun. Hangi haftaları gözüne kestirdin de bu zamana kadar geldin. Hiç bilebilir miydin bugün bu köşede seninle dertleşeceğimi; hiç tahmin eder miydin bu kadar süre yaşayabileceğini. Uyan, oğlum Turgut, uyan boşa vakit geçirme zamanı geçti.
Karşımdasın, usulca bekliyorsun beni. Yumuşacık ellerin, sana vermek üzere aldığım ama veremediğim geceliğin. Veremedim, çünkü neden, biliyor musun? Korktum, tepkinden, tepki göstereceğinden. Senin adına karar verdim, seninle uyuma arzuhalime ihanet ederek.
Ellerini ensemde  hissediyorum, beni yavaşça kendine çekiyorsun. Bakmaya korkuyorum gözlerinin içine, bu yüzden yumuyorum gözlerimi.
Bana bakıyorsun , sarılıyorsun tıpkı hayal ettiğim gibi. İşte bu yüzden gözlerimi açmak istemiyorum. Bir boşlukla karşılaşmanın yaratacağı buhranı kaldıramayacağımı düşündüğümden olabilir tercihim. Biliyorum evvela karşımda değilsin, sevgi sözcüklerini söylerken ben değilim hitap ettiğin.
Neden geçmiş özlemidir sürüp giden bilmem. Sahi sen bilir misin ? Bana kalırsa geçmişi özlemenin sebebi, toprağa bakmanın korkusundan geliyor. Bu yüzden mi beton yığınlarına sığınıyoruz dersin?Sonra doğayla iç içe olabilmek için fırsat mı kolluyoruz yalnız kalmaya? Bir tabut, kefen, kireç ve toprakla yalnız başına mezarda. Bir ev, bahçe ve toprak yalnızlıkla.
Geçmişte öldürdüğümüz insanları mı arıyoruz geleceğin içindeyken; kaybettiğimiz zamana mı yanıyoruz geçmişteyken? Neden sürekli pişmanlık duygusu hissediyoruz yaşıyorken? "Seni seviyorum" diyemediğin için mi? "Sana yazıklar olsun!" diyemediğin için mi? Af dileyemediğin için mi? Yoksa ona yazdıklarını vermekte geç kaldığın için mi?
Hayır, ben değilim yanındaki,bunu isteyen sadece benim. Sen bundan haberdar değilken sana sarılan benim, tek başıma uykuya dalıyorken.
Uyan oğlum Turgut, çok mu vakitlice gitmeme derdindesin.
Rüya olduğuna eminim. Bunca sevgi sözcüğünü ben bile bu kadar çok söylemem sana.
Herkesin dünyası kendine Turgut. Sen hiç başkaları tarafından yaşatılamayacağını mı düşünüyorsun?
Bilmez olur muyum? Ben Turgut: senin bir isimdaşından etkilenişinden, bir isimdaşım sayesinde zihninde yer aldım.
Kim seni hayal eder bilemezsin oğlum Turgut. Mesela annen seni kaç kere okuyup adam olmuş şekilde hayal etmiştir ben bilirim.
Ben o dönemlerde daha çok resimli dergilerde gördüğüm kadınları yanımda hayal ederdim. Tamam, sapıklığın lüzumu yok. Ergenlik çağımın getirdiği bir şeydi. Ama sevince anladım. Sen bilir misin sevince başka kimseyi görmez insan. Rüyalarında bile onu görürsün. Gece onu rüyanda görme umuduyla yatarsın, sabah da onu o gün görme umuduyla yataktan kalkarsın.

Onunla konuşursun, ona mektuplar yazarsın, seranatlar yaparsın, hediyeler alırsın, sarılırsın, öpersin, korklarsın. Anlayacağın onunla aşkın tadına varırsın. Sahi aşk nedir?
Aşk, aşkın sabit bir tanımı yoktur be Turgut. Aşk herkesin lügatında farklıdır; çünkü her aşık aşkını kalbinde farklı yaşatır.
Benim için aşk ağlamaktır.
Yan komşu Suphi içinse yedi yirmi dört sırıtmaktır.
Aman, o ne anlar aşktan be!
Ne biliyorsun da konuşuyorsun be Turgut. Hasetlik etmenin anlamı yok. O, aşkıyla kadehlerini tokuşturuyor, sen ne yapıyorsun?
Aha! Ben de tokuşturuyorum. Hem de rakı bardaklarımızı, naber?
Başka?
Yan yana geziyoruz, eğleniyoruz, gülüyoruz.
Hani  ulan ağlamaktı aşk! Gülüyorsun ya sen. Şebeğe döndün iki dakikada.
Yahu kızın yanında da mı ağlayacağız, aaa?
Hangi kızın?
Ee, onun işte. Onun, onun. İşte onun, diyeyim sen anla, siz anlayın. Seviyorum ulan çok seviyorum.
Ölüyorum ulan. Ben ölürüm kızım senin için. Kafayı yiyesice seviyorum. Böyle kitlenip, söyleyecek kelime bulamayıp sürekli "seni seviyorum" diye haykıracak kadar çok seviyorum seni, anlıyor musun? Oh be! Gidiyorum ulan!
Elimde hediye paketim, sana yazdığım notlarım; sana ait olan ama hala bende duran ne varsa getirdim sana. Çok zaman kaybettim, bir bu kadar daha bekleyemem kusura bakma.
Zile basıyorum, bu ibare artık geçmiş takısını aldı. İçeriden belli başlı sesler duyuyorum. Bunlar, kapıya gittikçe yaklaşan bir bireyin adım atarken, ayağındaki terliklerin yerden çıkardıkları seslere tekabül ediyor. Kapı açıldı, işte karşımdasın. Evin kapısına ulaşmak için çıkılması gereken basamaklar olduğundan şu an eşit boydayız. Bir adım attım, fark yine arttı. Bir adım attım ama devamı senden gelmeli. Peki...
"Sana bir şey versem kızar mısın?" 
"Hayır"
Elimdeki kağıdı uzattım
"Ne bu?"
"Sadece oku,ama ben gittikten sonra." 
Teşekkür ettim, geri çekildim. İlk adımı atmak üzereydim ki, kolumda elini hissettim. Tuttun, döndüm ve sana baktım. Çok güzeldin. Hep bu anı hayal ederdim, sana bu kadar yakın olmayı. 
Bir dakika...yoksa... Hayır! 
Yüzlerimizi birbirine yaklaştırıyoruz. Dudaklarımızın temas etmesine ramak kaldı. Burnundan çıkan sıcak nefesi hissedebiliyorum dudaklarımda. Kitlendim  adeta. Ellerimi alıyorsun, yumuşacıklar, beline götürüyorsun. Bana sarılma isteğinin bulunduğunu anlıyorum. 
Fakat  gözlerimi açmıyorum, korkuyorum. Hayır, açarsam.... kaybolacaksın. 
Uyan, oğlum Turgut uyan; yine daldın, yine elinde bardak, uzaklardasın. Ayıp oluyor ha! Madem onun yanındasın, ne diye buralarda sürtüyorsun. Uyan oğlum Turgut uyan; hayal yeteneği sadece sende mi var sanıyorsun? Mesaj geldi, al!
"Selam Turgut, yazını çok beğendim...."

31.12.2012          

7 Aralık 2012 Cuma

AÇIK KALMIŞ BİR KAPI



“Kapı kilitlenmiyor.”
“Boşver, kim uğraşacak sanki. Girdiğine gireceğine pişman olur hırsız.”
“İyi, sen öyle diyorsan.”
Merdivenlerden hızla inen Akif’e takıldı Cemil. Apartmanın dış kapısına yetişebildi ancak.
“Hadi, akşam görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Yürüyorum, Akif işe gittiğimi sanıyor; fakat birkaç haftadır işsizim. Ona söylemeye çekiniyorum.  Üzerinde zaten yeterince sıkıntı var. Yakın zamanda söylemek zorunda kalacağım nasılsa. İyisi mi biraz daha beklemeye devam edeyim ben. Gün ne getirecek, belli olmaz.
                            *
Bakayım, tamam gözden kayboldu. Hadi toparlanın eve giriyoruz. Bunu yapmak zorundayım. İyilikle ayıramayacağım seni yanımdan. İyisi mi seni mecbur edeyim buna. Anlamıyorsun Cemil, kimi konular üzerinde beni gerçekten anlamıyorsun.
                            *
Anlatmıyor, anlatmayınca da anladıklarım kadarıyla anlamlandırıyorum. Hata mı ediyorum bilmem. Ortak dil bulamıyoruz kaygısı güdüyorum. Peki neden Akif? Neden anlatmıyorsun, çekiniyor musun yoksa kendinden mi utanıyorsun?
                            *
Genellemelerden nefret ediyorum. Bir örneği herkese dayatma içgüdüsünden. Bir psikiyatrinin, her genç bireyin yaşadığı sorunu aynı pencerede görmesinden. Ama ben o kişi gibi genelleme yapmıyorum.
İnsanlar anlamıyorlar veya anlatamamalarından kaynaklanıyor bu sorun. Anlatamamanın temelinde ise kendilerini anlayamama sorunu yatıyor. “Sen kimsin?” desem, gevelersin, kim olduğunu bilmiyorsun. Bu halde anlaşılamamaktan yakınıyorsun.
                             *
Elinde bir fotoğraf var Akif. Sevdiğin kızın fotoğrafı değil mi? Ona bakıp, bakıp ağlıyorsun, tıpkı karşındaymışçasına konuşuyorsun onunla. Biliyorum seviyorsun onu. Nereden mi anlıyorum? Çünkü Akif, sevdiği insanın fotoğrafına bakıyorken, baktığı kişinin canlılığını gözünün önüne getiriyor. Onun terlemesini seviyor. Onun da kendi gibi tuvalete gittiğini biliyor. Ve onu hayal ederken, onu kendi var etmiyor. Var olduğu halde seviyor onu ve ona öylece kucak açıyor.
Bunları biliyorum Akif. Hani sen anlamamamdan yakınıyorsun ya. Esasında seni anlayamamam için ağzında kelimeleri gevelerken değil de, sen sustuğunda, seni dinlediğimden anlıyorum seni. Aslında insan susarken çok daha açık olur karşındakine ama afili cümleleri sevme kibrinden konuşup durur.
                              *
Durup izliyorsun Cemil, hiç tepki vermeden. Kimi zaman cümle bile kurmuyorsun. Bu yüzden psikiyatri kliniğine gittim. Geveledim durdum oturduğum koltukta. Ama karşımdaki kişi daha afili cümleler kurarak mağlup etti beni. O an, oturup günlerce sözlük okumak istedim bilir misin? Sonra bana da genel damgasını yapıştırdı. Normal, geçer, dedi. Olay sende bitiyor, dedi. Bir iki seans daha gel, dedi ve beni gönderdi. Onda, senin üstüne kurduğum üstünlüğün etkilerini göremedim.
Alt etti beni Cemil, hep senin yüzünden. Senin pısırıklığın yüzünden. Ne olurdu bir kere karşı çıksaydın bana. Ama anlamıyorsun ki hiç beni.
                               *
Kalp kırmak kolay be Akif, sonra o kapıyı açmak da zordur; bilemedin hiçbir zaman bunu. Hayat genelde hercaidir, onu tekdüze hale sokan bizizdir. Sonra hayattan şikayet ederiz. Hayat seyrinde devam eder be Akif, o sana, hadi gel, demez; yanına gittiğinde de geri çevirmez.
Ama kapıları biz kapatırız, sonra da kapının kendiliğinden açılmasını bekleriz. Bak, gerçi bilmiyorsun ama işsizim ben hala, haftalardır. Algılarım kapalı, ikimiz arasındaki bağ gittikçe daha da kapanıyor. Engel olamıyorum. Ortak olmayı bilemedik. Halbuki kalbin dilediği, aklın söylediği birbirine denk düştüyse mükemmele yakınsındır. Biz ortaklaşamadık. Ya aklı dinlettik ya da kalbi. İkilem üzerinden yaşatarak birbirimizi anlamadık. Uzaklaşıyorum Akif, uzağa gidiyorum. Sen yoksan ben yokum, ben yoksam da sen yoksun. Ne seninle oluyor ne de sensiz, diye bir şey yok yani.
Kapı kitlenmiyor Akif, kilidi değiştirdiğini biliyorum. Kapı açılmıyor Akif, sana ölümümü sunamıyorum. Keşke, keşke o kıza açılsaydın Akif, hala yaşıyorsan, hiçbir zaman geç değildir. Keşke bunu daha önce söyleseydim sana.
                               *
“Üzgünüm, tüm önlemlerimize rağmen üç haftadır verdiğimiz mücadele sonuç bulmadı, hastamızın beyin ölümü gerçekleşti. Karar sizin, çok üzgünüm, maalesef elimizden hiçbir şey gelmiyor.
Biliyorum, şu anki durumunuzu anlamak zor; ama çocuğunuzun organlarını bağışlayabilirsiniz. Başta kalbini, uzun zamandır bekleyen bir hasta var.”

28 Ağustos 2012 Salı

KİMİ ZAMAN BEN KİMİ ZAMAN SEN KİMİ ZAMAN DA ÖTEKİLEŞTİRDİKLERİMİZ


Lülülülü lülülülü lülülülülüüüüüüüüüüüü
Duyulmaz ve muhtemelen daha çok duyulmayacak biçimde tekrarlanır.
Tek ekrana dikilmiş gözler ve bir hoparlöre odaklanmış kulakların ilgi alanları odağa doğru yaklaşan,parkeden çıkan terlik seslerine yönelir.
“Oğlum telefonun çalıyor.”
“Hığııııııııııım! (Balgam çıkar) Sağol anne.”
“Alo!”
“Napıyorsun lan?”
“Hiç.”
“O ne lan arkadan gelen ses öyle. Porno mu izliyorsun yine. Ya, senden adam olmaz sapık herif.”
“Ya, tamam sus!”
“Size geliyorum, git abdestini al ben gelene kadar cenabet herif.”
“Lan tamam sus, duyacak sizinkiler ayıp olacak.”
“İyii, bir saate kadar geliyorum.”
“Tamam, hadi görüşürüz.”
“Bir şey lazım mı?”
“Yok eyvallah.”
“Lan cenabet ağzınla Allah’ın adını alma ağzına.”
“Tamam ulan!”
“İyi, geliyorum ben bir saate.”
“Tamam bekliyorum.”
“Lazım mı bir şey?”
“Yok yok”
“Dışarı çıkar mıyız?”
“Yok ya, evde oturalım, dışarısı serindir.”
“Yok, çıkacaksak ona göre giyineyim.
“Lan tamam kapat şu telefonu. Muhabbetinin içine edeyim bir susmadın.
“Tamam oğlum kızma! Hadi bay!”
(Ömer ve Canan’a ithafen.)


18 Mayıs 2012 Cuma

SONRA SONRA


   Benzer ifadeleri, benzer ibareleri tekrarlayıp duruyorduk, her birini, aslen tek bir tanesini allayıp pullayıp  yeniden karşımıza çıkararaktan. Babadan, amcadan, anneden, teyzeden vs. almayarak, kendi mirasımızı kendimize kakalayarak.
   Saat 08.30 sularını gösteriyor. Bu kadar alışkın değilim, belki bu saatte uynamaya, belki bu kadar geç kalmaya, belki bunca değin saate bakmaya.
   Uyanıyorum, gözlerimi saate diktiğimi biliyorum, seni düşündüğümü bilmiyordum. Sonra alarm tekrar çalıyor, yine seni düşkediğimi, yine boş vaatlerle zamanımı geçirdiğimi anlıyorum.
   Ve  ne kadar geçireceğim belirsizliği tazeliğini korurken, yine seni düşleyeceğini de biliyorum. Bugün koklayarak nefesini, yarın etkisi altına alacakken parfümünün esintisi, öbür gün tatlı terlemeyle gelen ıslaklığın boynuna dayalı burnumu silmesi.
   Bugün saate bakıyorken, biraz sonra tuvalete girirken,i ardından yemek yiyip dişlerimi fırçalarken, evden çıkar, kapıyı kilitlerken, sokakta yürüyüp, işe gitmek üzere otobüs beklerken; cama dayalı kafam, kafamdan ayrıksı gözlerim aynı sayfadaki aynı satırları tekrar tekrar okurken.
   İş yerime yakın olan durağı kaçırmışım, ilk defa başıma gelmiyor bu. Yine uzunca süre  yürümek zorunda kalacağım. Günlük yol paramın kotasını dorduramam, akşam eve yürümem gerekir yoksa. Boşver, sabah sporu iyidir, hem işten çıktıktan sonra yürümesi zor olur.
    Aynı dosyalar karşıladı beni; bazılarının rebgi kırmızı bugün, yanlarında farklı harfler kalın puntolarla süslenmişler.
    Bölüm başkanını görmesem iyi olacak, traşsız yüzümü görünce alaylı bir şekilde “Aa, sakallarınız da pek yakışmış” diyecek. Hele bugün hiç çekemem onu; hangi gün çektim ki zaten. Belki iyi bir insandır; hiç sanmıyorum. Belki kendine göre sıkıntıları vardır; ee herkesin sıkıntısı var, ben kimseye somurtuyor muyum? “Çay alır mısınız?”  “Yok istemez.” Hop, bölüm başkanı geliyor. Şunlarla oyalanıyormuş gibi yapayım. “Günaydıın, günaydın!” Bana dememiş.”Oo, sakalların çok ykaışmış.” “Hıhıı....” Hay Allah, avans isteyecektim. Traş olmadan da dinlemez kesin beni. Jilet falan da nereden bulacağım şimdi? Neyse şansımı deneyeyim.