belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2015 Salı

GÜLMEK OYUNLARI


(*hikaye tamamlanmamış haliyle yayımlanmıştır)

Nereye bakardı ve de ne çok ağlardı bakışlarında. Belli başlı anlarda gülmek kokardı, öyle bir gülme ki, çok hassas bir burnun aldığı sarımsak kokusu gibiydi, hemen vazgeçilen.
Gülmek zor zanaattır, derdi, gülünmesi istenirken. Gülmek, ancak kendine de gülebiliyorsan sahicidir.
Böyle derdi; şimdi yine ellerde bir çerçeveye oturtulmuş bir kağıt parçası- adına fotoğraf denilen- yine o uzaklara ağlayan bakışları; yine gülmekten bihaber, ağlamaklı, ardında muhtemelen fotoğraftaki yüz ifadesinin, aynısı; kısa bir süre önce canlı olan cansız bedeninde sahici bir üzüntüyle taşınıyor mezarlığa doğru. Acaba istediği yere gömülseydi; her ne kadar toprak olsa da arzu ettiği toprağa gömüldüğünde yüzündeki ifade kendini başka bir şeye bırakacak mıydı, merak ediyorum.
Burada doğru Hikmet ağabey. Burada dediysem, benim olabildiğim burası anlamında. Burada doğdu, büyüdü; burada ölmesine izin verilmedi.
Hikmet ağabeye “Gül” dediler her zaman, gül; gül ki mutlu görünesin.
Mutlu olduğum için mi gülmeli, mutlu görünmek için mi gülmeliyim dedi.
Ne demek istiyorsun bile diyemediler, o zaman sen gülüverirsin, dediler.
Güldü Hikmet ağabey, ilk çocuğunu kucağına aldığında öyle bir güldü ki, canlı olarak şahit olabildi gözlerimiz. Gözlerimiz en büyük yalancılarımız şimdi. Somut bir örnek veremediğimiz için yalancılıkla suçlandı gözlerimiz. Zaten çok da sürmedi Hikmet ağabeyin gülmesi; çok geçmeden Hikmet ağabeyin içindeki yangından daha etkili bir yangın aldı götürdü küçük kızını, henüz hala bebek halindeyken.
Bir çocuğun korunamadığı yerin cehennemden farkı yoktur, dedi Hikmet ağabey. Sen bizim cennetimize nasıl cehennem dersin dediler. Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda, diye nara attılar Mehmet Akif’in sadece İstiklal Marşı’nı bilenler. Vatan hainliği ile suçladılar Hikmet ağabeyi, askerlik yapmadığını bahane ederek.
Askerlik yapmamıştı Hikmet ağabey, kaçacaktı. Askeri keyfi haline kullanan bir dönemde ben de maşa olmak istemem, dedi; çürüğe çıkar yıllarca öylece cezalı kalırım daha iyi.
“Beni anlatma çocuk. Kendi kendine konuşma.
Beni, ben olduğum için sevme çocuk” dedi. “Ben senin istediğin olmayabilirim veya sen beni, istediğim gibi hayal etmiyor olabilirsin.”
Seni sevmemek mümkün müdür Hikmet ağabey, dedim.
Hikmet abi.
Hikmet abii…
Hikmet a…
Gitti Hikmet ağabey, kayboldu gözümde.
Şimdi beyaza sarılmış bedenini, bedeninden biraz daha büyük kazılmış toprak çukura bırakıyorlar.
Dar alanları da hiç sevmezdin Hikmet abi, diyorum içimden. Hikmet abi, mutlu musun içeride?

“Daha tüm numaramı oynamadım” dedi Hikmet ağabey. İçeri girerken.

2 Kasım 2014 Pazar

TÜM KENDİLİKLERİM


Çiçek açar mı
Verir mi meyve
Diyedurysunlar diye düşünüverdim
                                                Kendi içimde
Tüm kendiliklerimin mümessili ben değil miyim
Yaşama alıştırıldığım insanların arasında
Hayat budur diye öğretilen tebeşir uçlarında
Hiçbir şey bilmeden itien hayatın kucağına.
Belki de dikilen ufak bir fidan
Gelecekte yok edilecek bir ormanda.
Kim gelip yiyecek meyvelerimi
Sen mi?
Yetişecek çekirdeklerimden yeni umutlar
Siz mi?
Bütün sözleri biriktirdiğim düşünce ufuğunda.
Sadece acı yedierceğim ben tadanlara,
Sadece acı.
Ağızları buruşacak.
Bu nebiçim diyecekler,
Daha önce hiç yediklerimiz gibi
Değil!
Diyerek beni suçlu görecekler.
En kolayı,
Tüm mesuliyeti benim üerime yıkmak değil mi ki?
Yetiştirildiğim alan
Soluduğum duman
Ne zaman göz önünde bulunduruldu ki.
Elde kalan sadece ölüm olunca
Konuşulur ölüm
Elde kalan sadece acı olunca
Hatırlanır acı.
Aynı yolları yürüdüğümüz milyonlarca insanın
Her gün yaşadıkları
Ancak bizim yolumuza düşünce anımsanır
Birkaç günlüğüne
Belki daha kısa
Veya daha uzun haliyle
Hatırlanır gündelik yaşamın hali.
Gündelik yaşamın getirdikleri
Bir bedeli mi
Herhangi bir istek mi
Sonu umutsuzluğa varabilecek
Herhangi bir endişe mi?
Ne peki?
Sadece anımsanan bir vakitçik mi?
Hayatımıla kıyasladığım yok
Hayat da kimin hayatına göre
Gözlerini açmadan giden bir bebekse
Onun mu acısı olayım.
Acı, ancak gelindiğinde yanan
Tek başına kesilmemek için direndiğim bahçeden
Acılar saçılar olsam istemeden
Sadece ziyaret edenlere verdiğim meyveden
Anımsanırsa acı
Ben bütün kötülüklerin baş tacıyım
Beni buraya dikenleri düşünmeden

2.11.2014

26 Ekim 2014 Pazar

BENİ KENDİMDEN KURTAR


Kimseden değil
Ne kendinden
Ne de  benimle kıyaslandığında,
üçüncü şahıs sayılabilecek herkesten
Yani hiç kimseden
Kurtarmana gerek yok beni
Sadece benim, kendimin zehri.
Ne kendinden
Ne de herhangi birinden 
Kurtarmaya çalışma beni
Beni kendimden kurtar.
Dışarıya normal görünüm versem de
Hatta etrafımdakiler sayesinde
Yeşil de görünsem yaz mevsimleri
İnsanlar devam da etse
meyve vereceğimi düşünmeyi
Bırak!
Düşünsünler
Düşünmeyi bilseydik
Yaşamaya zorlar mıydık birbirimizi.
Bu meyveyi yiyeceğim diye
Zorla dikilir miydik ebeveynlerimizin bahçelerine.
Meyve vermeyince de kıyabilir miydik önceden
Evlat sevgisi bahanesiyle
Her gün karşımızda ölen yanlış bitkiye.
Beni bırak,
Ma
Beni kendimden kurtar
Ma!
Verdiğim tek meyveleri;
Yani yuva kuran karıncaları
Yol açan kurtları
Yem olarak yiyebileceklerse,
kurtar.
Öldürme görevi verildiyse sana
Beni kendimden kurtar.

22 Mart 2013 Cuma

KAĞITTAN VAPUR


Bir vapurdan daha fazlasını arıyorum iğreti cevaplarının ardında. Iğreti, benim de yabancı olduğum bir şey. Peki niye?

Bir keresinde ben denizen üstünde yürümüştüm… evet bunu yaptım.

-       Ne kadar kararlı ve emin olduğunu görüyorsun değil mi?
-       Abi bu bana çocukluğumu hatırlatıyor.
-       Ona kadar sayar mısın?
-       Bir ki dört üç…
-       Ney?
-       Bir ki dört üç… herkes o ‘i’ yi yutuyor. Bu kadar üstüme yüklenme.

Sayın yolcularımız lütfen vapurdan inerken ve vapura binerken sürme iskeleyi kullanıyoruz.

-       Oo hadi uçuşa geçiyoruz. Hanımefendi şey kemerlerimiz yok da, nerede acaba?
-       Ne, ne kemeri ayol, ne bileyim ben?
-       Şey, abi bak altta can yelekleri var, onları takıyoruz.
-       Aptal herif boğulurken takılıyor onlar.
-       Ney? Kim boğuluyor. Ayy yetişin batıyoruz.
-       Allah senin belanı vermesin kadın ne batması?

Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Birazdan elli metrenin üstüne çıktığımızda yoğunlaşacak dalgalanmalardan lütfen tedirgin olmayınız. He bilcümlenize hayırlı yolculuklar.     

‘’okuyun yavrularım, özenilmesi gereken ayı oğlu ayının oğullarından olmayın. Isterseniz eşek de olabilir. Eşek olabilir darken yani mecazi anlamda, yani ayı olunda demiyorum. Ulan ben ne diyorum?’’

            Dileklerde bulunurum bazı bazı. Hayalperest olduğumu söylerler, söylesinler. Nitekim en kendi hayallerim peşinden gidiyorum.
           
            Acı çektiğini biliyorsun değil mi?
           
Mutlaka… sen acı çekmiyor musun yanımda bulunurken? Acının derecelerinden söz edebilirsin. Herkes böyle bir acı, böyle bir bağ, böyle bir sevgi yok cümleleri sarf eder bilirsin safi kendi öznelerini oluşturan cümlelerde. Dışarıya kapalı göz ve sadece kendi cehaletinde. Bundan söz ettiğim insanların cahil olması değil. Her birey kendi öznesinde cahildir, sadece birinci tekil şahıstan ibaretse sürdürdüğü yaşamı.

Acı çektiğini bilerek sürdürüyorsun yaşantını, seninki de birinci tekil üzerinden değil mi peki?

Ben acıyı kabullenip çekiyorum, bildiğim için. Yoksa işlerim, dilediğim şeyler gerçekleşmeyince cümlelerime ‘lanet olasıca hayat’ soyutluğundan bir üçüncü şahıs eklemiyorum… güle güle…

Vapur yolculuğu sürüyor. Sahi nerede o gürültü patırtılar? Şu ablayı vapurun batmayacağına inandıramamışlar.

‘’Ablacığım merak etme tanrı bile batıramayacak bu vapuru.’’
(G):‘’Bak bak şunun özgüvenine tipine tükürdüğüm. Işi gücü yokmuş gibi lanet kadına tanrı bile batıramaz diyor.’’
(A):‘’Aha da adam sana kızıyor yavrucuğum Ayy batacağız vallahi, öleceğiz burada.’’

Ölümün getirileri ve götürüleri bir teraziye konmuş. Hangisi ağır geliyorsa insanların neye daha çok bağlı oldukları tartışılıyormuş.

‘’Abla, ölümden korkar mıydın sen hep böyle?’’
(A):‘’Ayol ölümden kim korkmaz.’’
‘’Bana yaşamını tanımlar mısın?’’
(A):‘’Hıı?’’
‘’Tamam hatalıyım… mesela en mutlu olduğun günü hatırlar mısın, anlatır mısın?’’
(A):‘’En mutlu olduğum gün… ayy heyecanlandım şimdi.’’
‘’Peki en mutsuz olduğun gün abla?... abla?’’
(A):‘’İşte beni şimdi tekrar öldürdün evlat!’’

(G):‘’Ulan ne yaptın hayvanın oğlu, öldürdün kadıncağızı.’’

‘’Kadın şimdi mi ölmüştür? Yoksa bunu nüksettiren ben miyim? Ben sadece öldüğünü hatırlattım ona. Hangimiz ölü olmadığımızı ıspatlayabiliriz?’’

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.:
‘’Sayın yolcular martı istilasından mütevellit en yakın vapor limanına acil yanaşma yapmak zorundayız. Ayy unuttum. Keptınınız konuştu.’’

Vapurun kalkmasına son üç dört iki bir. Vapurumuz havalamıştır.’’

                                                *
‘’Beyfendi lütfen cam kenarı benimdi. Bakın biletim.’’
‘’Allah Allah yaa, sanki şurada dursa ölecek!’’

‘’Sayın yolcularımız yoğun sisten dolayı gözünüz hiçbir şeyi görmeyebilir, lütfen sakin olunuz.’’

‘’Hay Allah kahretmesin, şimdi mi söylenir?’’

                                                *
‘’Çocuğu görüyor musun? Kaç yaşlarında vardır?’’
‘’Beş yaşında var yok gibi.’’
‘’Beşe kadar sayar mısın?’’
‘’Bir iki dört üç’’

                                    *

‘’Her şeyin sonucuna sen katlanırsın.’’
‘’Bana ne be her şeyden.’’
‘’Yanlışların kimi etkiler?’’
‘’Beni.’’
‘’Başkalarının yanlışları?’’
‘’Yanlışı kim yaptıysa, onları.’’
‘’Emin misin?’’
‘’…’’

                        *
''Of be abi, hep şu can yeleklerinden birini giyme hayalim vardır. Keşke giysem be, bi ekşın falan olsa hemen giysem ben de.''
(G):''Oğlum aptal mısın sen, ne bu can yeleği fantesizi?''
''İşte , ölme korkusu yaşayalım, ölmeyelim diye.''

''Ölüm her an yakındadır, bilemezsin. Bakarsın, ölmek daha güzeldir, ne dersin?''
''Abi, şey alt tarafı can yeleğini giyecektim.''

(G):''Giy sen nasılsa batacağız. Bu hayvan tanrı bile batıramaz bu vapuru dedi. Ulan sen kimsin, ne haddine şu teneke yığınına güveniyorsun?''
''Batıramaz diyorsam vardır bir bildiğim.''

Vapur teklemeye başlamıştır.
''Aman ne oluyor?''

İnsanların ayakları ıslanmaya başlamıştır.

(G):''Ulan şomağızlı it oğlu it. Allah’ın işine karışılır mı? Al batıyoruz işte.''

Herkes koşuyor, daha once hiç koşmadıkları kadar hızlı. Sınırlı alanlarında kaçışıyor ve daha çok korkuyorlar ölümden.

(G):''Kaptan konuşsana lan ne oluyor. Yanaşsana bir limana.''
''Kaptan yok, kimse yok.''
(G):''Ne demek kimse yok, nasıl gidiyor bu vapur?''
''Kendiliğinden…''
(G):''Nasıl kendiliğinden?''
''Siz nereye gidiyorsunuz ki?''
(G):''İşte, vapura bindik, geliyoruz.''
''Ama, nereye?''
(G):''Şeyeee işte… sen nereye gidiyorsan biz de oraya gidiyoruz.''
''Biz kim?’'
(G):''Diğer yolcular, işte onlar.''
''Benim nereye gittiğimi biliyor musunuz?''
''Yo…''
(G):''İşte, biz nereye gidiyorsak sen de oraya gidiyorsun.''
            ''Biz kim?''
            (G):''Biz…''
            ''Sen onları tanıyor musun?''

''Sayın yolcularımız, keptınınız konuşuyor. Galeyan isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''
 (G): ''Ben, ben mi, bana mı sesleniyor?''

                                                **
''Sayın yolcularımız keptınınız konuşuyor. Abla isimli yolcumuz bu durakta inecektir.''

''Haydaa yine ne diye yanaşıyoruz limana. Bu vapur da sürekli bir yerde duruyor.''

                                                **
''Galeyan Bey hadi ininiz aaa. Daha elimde yığınla liste var.''

(G):''İyi de burası hiç güzel değil ki.''
''Onu bana söylemeyeceksin.''

Vapur yolculuğuna devam etmektedir.

Umutlarım olurdu, onlara binaen hayal kurardım. Ve teperdim kimilerine göre fırsatları. Beklerdim ve suda yürürdüm ben. Bana deli derlerdi; ama asla aptal diye hitap etmezlerdi. Çünkü boğulmaktan korkmazdım.

En arkaya geçerdim, bilakis cam kenarına. Hayatın sisli olması, rüzgarın tadına varmamız engellemezdi. Uçuşurdu saçlarım. Şimdi, önümde kendi idealarım. Hadi bakalım, ben kendi vapurumun kaptanıyım. Kaptan nerede kaldı benim limanım?

''Sayın yolcularımız vapurdan inerken ve vapura binerken lütfen sürme iskeleyi kullanıyoruz.''

                                                            ***

-       Aferin, öğrenmişsin kağıttan vapur yapmayı… ne o, ne yazıyor üstünde?
-       Benim hikayem babacığım.
-       Silinmesin ama giderken?
-       Sudan korkan insanların hikayeleri ıslanır.
-       Ee, nereye gidecek bu vapur?
-       Benim istediğim limana.


22.03.2013

1 Şubat 2013 Cuma

A.C.D.

Sinyor A. bilmediği bir şehre ilk adımını atarken tedirginliği, korku hallerine dönüşüyordu. Yakın arkadaşı olan C.D.'nin cesedini almaktan korkuyordu. Ya konuşursa...
"Kardeş, buradan şunun bunun memuriyeti varmış, nerede acaba?"
"Kusura bakmayın ben de bilmiyorum."
Bir şey söylememişti sorduğu adam yanından uzaklaştığı zamana kadar;
"Ayıp ulan, insan yaşadığı şehri bilmez mi?" dedi sonra kendi kendine.
Birkaç olumsuz cevabın ardından, oraya daha yakın yeri bulmak, şeklinde geliştirdiği yöntemle bulabildi memuriyeti. Bina, kısmen boştu. Öğle tatilinde gitmiş olması sebebiyle.
Onunla kimse ilgilenmedi. O da bu şehre gelmeden yaptığı telefon görüşmelerinden aklında kalan memurun ismini aramaya başladı. Fakat odalardan kapısında memurun sadece sıfatı yer aldığı için, gerçek kimliklerini öğrenebilmek için kapısına ulaştığı her odanın içine girmek zorunda kaldı.
İlk başta o kadar alakasız bir yere girdi ki, bu yerde karşılaştığı durumdan sonra, binanın işlevinin sona ermiş olması ihtimalini kafasından geçirdi.
"Arkadaş, çay ocağı bile boş. Burada bile kimse yoksa kime ne soracağım ben?"
Kapısını açtığı dördüncü odanın da içine girdi.
İleride bir tablo gördü, ona tanıdık görünen bir tabloydu bu. Sol tarafta odanın ait olduğu memurun masası duruyordu. Masaya yaklaştı; masanın köşesinde bir fotoğraf çerçevesi olduğunu gördü.
Çerçeveyi eline aldı, fotoğrafa baktı. Odanın girişinde kocaman tablosu olan adam da fotoğrafta yer alıyordu. Masanın ucunda da, memurun adı yazıyordu.
İki ismi varmış bir de soyadı yazıyordu. Masanın diğer ucunda duran takvim dikkatini çekti. Takvim 2 Ekim gününü gösteriyordu. 2 Ekim mi?
Takvim yapraklarını uzun zamandır yırtmama ihtimali var mı dersin... Ne bileyim...
"Olabilir cancağızım neden olmasın."
"Aa sevgili C.D., sen mi geldin, duymamışım."
"Evet A.C.D. 10 dakikadır seni izliyorum."
"Bir dakika, C.D. sen?"
"Evet A. beni almaya gelmedin mi?"
Sinyor A. masanın üzerine baktı. Masanın ucunda memurun isminin yazılı olduğu tablaya.
A.C.D (artık ne isim isterseniz.)

31.01.2013

12 Aralık 2012 Çarşamba

KİMSENİN DUYMADIĞI KONUŞMALAR


Duyuyor musun?... üç saattir aynı sesi dinliyoruz… iyi misin? Pek iyi değilsin gibi geliyor bana. Kalkmama yardım eder misin? Ben tek başıma kalkamıyorum da. Tamam, zorlamıyorum seni konuşmak için. Bana yardım etmekle mükellef de değilsin. Duyuyor musun? Üç saattir aynı sesi dinliyoruz. Şıp şıp diye damlıyor yukarıdan sular. Hangi halinde daha rahatım, bilmiyorum. Su damlamazken, ortaya çıkan sessizlik anında mı, yoksa suyun yere düştüğü anda mı? Ben, suyun yere düşmesini mi bekliyorum, yoksa düşmesin mi istiyorum? Sessizlik istiyorsam neden o sesin gelmesi için kulak kabartıyorum.
"Ayağa kalk! Kalksana ulan!Tutun şunu hadi, götürün!"
Onlar çok acımasız. Her gün bana dayak atıyorlar. Onlardan nefret ediyorum, yanıma geldiklerinde sürekli canımı yakıyorlar."
“Konuşmuyor!”
“Konuşsana ulan dilini mi yuttun?”
“Al götür şunu, bir daha da emin olmadan eminim deme!”
“Emredersiniz.”

                            *

“Konuşana kadar yemek yok bu şerefsize.”
“Abi zaten yemek yemiyor. Ölür yakında.”
“Ölmeyecek ulan, onun ölümü benim elimden olacak beniiim!”
“Zaten ölmek istiyorum falan filan diye söyleniyordu hep.”
“Kaç gündür yemek yemiyor?”
“Üç gün oldu.”
“Ölür mü lan yoksa?”
“Yok abi bunun kafadan otuza kadar yolu var.”
“Sen nereden biliyorsun ibibik?”
“Abi o grev mırev yapanlar var ya. Çok gördüm zamanında.
“İyi bakalım.”

Karanlıktan nefret ediyorum. Karanlık yüzünden sürekli uyumak zorunda kalıyorum. Sonra ışık açıldığında gözlerim acıyor, alışamıyorum. Açın ışıkları, lütfen açın açın! Uyumak istemiyorum bu gece, açın!
Duymuyor mu seni? Boşuna uğraşma duymuyor. Çabanın bir hezeyanla sonuçlanacağını bile bile neden uğraşasın ki.
Hayır, yanıma gelin, buraya gelin! Sizi yanımda görmek istiyorum. Yalnız kalmak istemiyorum, lütfen gelin, yalvarırım. Yalnızlık beni her geçen gün biraz daha öldürüyor.

“Aç hadi ışıkları… piğğğ leş gibi kokuyor. Getirin şunun yemeğini hadi.”
“Abi emin misin?”
“Yahu konuşma da dediğimi yap.”
“Daha kötü olacağından korkuyorum.”
“Nereden biliyorsun daha kötü olacağını ha? Nereden?”
“Öncekilerden işte.”
“Oğlum, seni gömerim buraya!”
“Tamam abi.”

Gözlerimi açamıyorum. Işığı açıyorlar. Kapatın, ışıktan nefret ediyorum. Uykumun kaçmasına neden oluyor. Kapatın ışıkları lütfen, lütfen hiçbir şey görmek istemiyorum. Ne sizi ne sesinizi ne de yemeklerinizi. Götürün, yemeyeceğim, anlıyor musunuz yemeyeceğim.

“Ne o yemeyecek misin yoksa? Bak bak şunun hareketlerine, köşeye çekiliyor. Böyle yaparak kurtulacağını mı sanıyorsun? Boşuna kaçma, yiyeceksin; ölmeyeceksin oğlum ölümün benim elimden olacak. Ben ne zaman istersem o zaman ölebilirsin. Anlıyor musun ulan? Ye ulan şunu ye! Aç lan ağzını kancık. Sıçarım senin keyfine. Nasıl oluyormuş istemediğin bir şeyle karşılaşınca. Konuşmayı kabul etmezsin demek ha. Aç lan ağzını aç!”
“Abi dur gözünü seveyim dur lütfen, zorlama.”
“Kes lan sesini. Aç hadi aç aç aç!”

Durduramadım. Gücüm yoktu. Sen de bana hiç yardımcı olmadın. Bu beden benim değildi, kararlarım onların elimdeyken. Engel olmadı hiç kimse ne ben nede sen. Karnım aç. Yemek yemekten nefret ediyorum. Vücudumun çeşitli yerlerinden kan akıyor. Bedenimi kırmızıya boyuyorum. Bu benim tercihim değil, yaralarımı saramıyorum onlar sarmamı istemediği için.
Dokunamıyorum yaralarıma, kendi yaralarıma; onlar bir başkasının eseri olduğu için. Benim bedenim üzerinde, daha fazla hak sahibi oldukları için. Gülemiyorum, onlar bana gülme hakkını tanımadıkları için. Ağlayamıyorum, onlar ağlamama sebep bulamadıkları için. Düşünemiyorum, düşüncelerimi paylaşamıyorum; düşündüklerim onlarınkiyle denk düşmediği için.
Yüzümde tuhaf bir ürperti var. Gözlerimden başlayarak yüzümü kaplıyor. Elimi götüremiyorum yüzüme, kelepçe bağladıkları için.
Neden diyorum, neden buradayım. Cevap veremiyorlar haklı gerekçeleri olmadığı için.
Sesi duyuyor musun, üç saatten biraz daha fazla süredir aynı sesi dinliyoruz. Ama onları kimse duymuyor. Sadece benim içimde can buldukları için.

20 Aralık 2011 Salı

Nisan Havası Lale Bayramı



Bayram havası tesir altına almıstı Istanbul’u. Nisan ayı içerisinde, benim de dahil oldugum sonsuz lalelerle donatılmıstı Emirgan Koru’su. Yılları evvel lale cenneti diye tabir edildigini ögrenmistik, kulaktan dolma bilgilerle. Simdi , oraya ithal ediliyorduk, bizim için göç izlenimi tasıyordu, memleketimize.
Kaç saat yolda kaldıgımızı hatırlamıyorum. Ama tasındıgımız aracın kapıları acıldıgında, temiz havayla kavusunca , hasret kaldıgımız günes ısıgı gözlerimizi kamastırınca hissetmistik özlem duygusunu.
Lakin ne hazırlıklar yapılmıs,  ne oldugunu tam olarak kavrayamadıgımız –digerleriyle konusup aramızda büyüteç olarak tanımladıgımız- seylerde, devasa büyüklüklerde kendimizi görüyorduk. Her birimiz farklı renkteyiz tabii. Ee ama kendimizi görünce de digerlerine hava atıp, “öhöm öhöm!” triplerine girerek, böbürleniyorduk.
Neyse, içinde bulundugumuz kapalı seye, insanlar dolusmustu. “yahu!” dedim, “biz zaten zor sıgıyoruz, siz burada ne arıyorsunuz?” Anlayamadıgım tek sey de suydu: O insanlar da bizim gibi aynı renklere bürünüstü. Bizler topyeküm kırmızıydık, onları da turuncu görünce sasırdık.
Yanımdaki kasadan artist bir lale, tamam hepimiz laleyiz ; ama, o hepten lale. Neyse, bu lale dedi ki: “Bize özenmisler, bunlar ne kıskanç herifler!” dedi. Bir diger lale de- ama bunun adı lale- : “Ay çok sekerleeeeeeeeer....” dedi. Bizler “ tövbe tövbe” söylenirken, anam birden sarsılmaya basladık. Adamlardan biri, bütünüyle bizi kavradı avuçlarının arasında, içeri girenler de bulundu aynı davranıslarda. Dayanamadık tabi, korktuk, çıglık amaya basladık. “imdaaaaat!” Duyan yok, adamlar bizi götürüyor. Biraz önce efendilerin renklerine asık olan Lale, diger lale olan laleye: “Ay haklısın sekeriiiim, bizi çekemediler, öldürecekler” dedi.
Alanın bitisiginde baska adamlar belirdi. Bizi ilk alanlar onlaır teslim edip, tekrar içeriye girdi.
Korku içinde beklerken, bizimkilerden ayrı bir çıglık isitildi. “Çatırt!!” diye beliren ses, herkesin ilgisini çekti. Turuncular da olmak üzere, herkes, tüm bedenini sesin geldigi yöne cevirdi.
“Yavas olsana yahuuu!” diye bagırdı, digerlerinden farklı giyinimde olan adamlardan bir tanesi. Yere baktıgımda ise, aman Allah’ııııııımmm... Selamiiiii! Bütün taç yaprakları, dört bir yana serpilmisti.
“Allah’ım sükürler olsun, memleketimde ölme mutlulugunu bana bahsettin” dedi, ve hiçbirimizin bilmedigi dilegine ulasıp, memleketinde geberdi. “Elveda Selamiiii” diyerek inledi geçen her lale tanesi.

Topraklar açılmıs, belli bölümler dısında her yer yemyesil çimlerle kaplanmıs. Sıra sıra dizikdik bazı noktalara, ilk yaprak dökümünü yasayarak ayrıstırıldık gruplara.
Sonra elinde kagıtlarla bazı kisiler, emirler yagdırdı bizim kıskanc turunculara. Megerse topraklar bir güzel esilmis, o kadar rahattı ki. Biz de bilmiyoruz önceden tabii. Adamlar bizi bir eliyle alıyor, diger elinde ufak bir kürekle topraga delik acıyori icine hemenceceik bizi yerlestiriyordu.
“Yahu!” dedim “ Ne güçlü adamlar bunlar.” Bir arkadasımın agaç olan Hasmet agabeyi, köklerini salarken  topragın sertliginde sikayetçiydi. Aklımdan onu geçirirken, kıskanç herif, artık hissetti mi? Aldı beni, “Eyvahh!!” diye ürperdim. “Daha yeni ısıgı gördük, canlı canlı topraga sokacak tümüyle beni.”
Adam beni topraga yerlestirdi, o seri hareketleriyle. Soktu köklerimi sonra çevirdi etrafımı az evvel eseledigi toprak ile. Bir oturdum ki Allah’ım ne rahat. Sonra adam benim Mualla’yı alacakken, Mualla da kendisine yaklasan ele hayran hayran bakarken “Muallaaaa, Muallaaaa” diye çemkirdim. “Bu adinin güç gösterisine kanma! Toprak yumusacık.” dedim.
Mualla basta inanmadı, yanıbasıma ekilince “Aaaa gerçekten öyleymis” diyerek saskınlıgını gizlemedi. Adama da “hıhhh” diyerek sırtını çevirdi.
Bos durur muyum? “ Bak Mualla’m, ben ki ne zamandır senin triplerine tek laf etmeden yine seni severken, bir de bak biraz önce senin gözüne girmeye çalısan adiye, bir kere “hıh” yaptın diye hemen Fatma’yı aldı eline.”
Mualla adama daha da kızdı, ardından bana dönerek: “Haklısın vallahi, sen de olmasan ben kime yaslanacagım” dedikten sonra yanı basıma iyici sokulurken; o karizmatik sesle “Mualla hayatım” diyen hepimizden basla beslenen, iri, kendinden emin, Metin, Mualla’nın ilgisini hemen kendisine çekti. Mualla da bana kıçını dönerek terbiyesizce terk etti.
Zaten moralim bozukken, ossuran kıskanç turunculu, asabımı iyice bozdu. Les gibi kokudan burnumun direkleri yılıdı; ama o kötü koku bir türlü pesimi bırakmadı. Etrafım gübre kaynayınca, bekleyecektik mecburen ölüm zamanını.

Birkaç gün bekledik, insanlar akın akın fotograflarımızı cekmeye kalktıklarında: “Beni çekti” “Hayır beni çekti” diyerek kavga ettik. Yanıbasımda Mualla, haftalar önce bana döndügü kıçını, hala çevirmeyip göstermedi mazmut sıfatını.

“Hoooop çocuuuk, çimlerde bisiklet kullanma!” diye bagırdı uzaktan herifin biri. Derken git gide, üzerimize gelen çocuk karanlıkta belirdi. Allah’ım ne kadar sevgili canlınım ki, gerçerken, yeni sulanan çimlerde, buzda gider gibi kayan lastikleri duramayıp, Metin’i mort etti.
“Metiiiiiiiiiiiiiiiiiiiin!” diye haykırdı Mualla. Yavasça sokuldum yanına, dokundum taç yapraklarımla. “Metin ol Mualla, bu asık senin hep yanında.”
Mualla bana yaslandı, ölene kadar da ayrılmadı. Gerçi ölüm de fazla uzak kalmadı. Birkaç günden sonra geldi yavas yavas çıglıklarla ölüm haberleri. İnletiryordu dakika bası dört bir yanı lale iniltirleri. Ilk ölenlerden biri ise, önümde bükülen, günden güne acı çeken, sevdigim laleydi.
Çimler hala canlıydı, arda kalan kısımlar ise, ilk günden daha cansızdı. Lalelerin tüm lesleri topragın üzerinde dik durmak yerine, topraga yaslanmıstı.
“Yasam yine bitecek” derken, beni günlerce günesin fazlalıgından koruyan bir agaç: “Sen Fikri gillerin seysi misin?” dedi. Fikri ismi hiç yabancı gelmemisti. “Aa dogru, özünü bırakan peder bey” dedim, “ de sen kimsin bey amca” diye ekledim. “Aynı onun gibi konustun” dedi biraz durup: “ o da son günlerini yasadıgında bu lafları sarf etmisti.” İç çekerek: “Ben senin babanı da gördüm, dedelerinin seylerini de. Hepsi gitti, arkalarından bos bıraktıkları yerlere menekseler falan ekildi. Onlar da tükenince kaldı zihnimizde hepinizin hayalleri. Çünkü hiçbiri, sizlerin yarattıgı heyecanı vermemisti. Sizler buralardan göc edince, yüzleriniz hep özlendi. Sabırsızlıkla Nisan ayları beklendi. Memleketinize dönüs serefinize  bayramlar düzenlendi. Ölüm yakın,  sen de gideceksin, ardında bıraktıgın tohumlarla cocuklarını getirteceksin.”
Bugday hikayesine dönmüstü bu. Can verirken o agacın gözlerine bakacaktım. Toprak kalacaktı bizler göç edince, bos kalacaktı kıs boyu. Sohbaharda da konustugum amca salacaktı yapraklarını. Toprak da agac da kavusmak için bekleyecekti ilkbaharı.
Kısın da çimlerin etkisi dökülecek belki. O da, düsürürse mevlam kar tanelerini. Çocuklar yuvarlanarak, biraz da onları ezsin degil mi? Öldürmesinler hep bizim Metin’leri. Seneye de sorar insallah bu agaç bizim cocuklara, “Sen bizim Hayri’nin seysisin degil mi?”