belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

ANLATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANLATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2012 Pazartesi

BİLİNİP DE BİLİNMEYENLER


Terlemişsin, baksana sırılsıklam olmuş gömleğin; çekinme, çıkar gömleğini. Aaa! Hala oturuyorsun, hadisene, neden çekiniyorsun?
Bilmem, rahatım aslında ya, önemli değil, iyiyim yani ben. Aslında çekiniyorum senden, gizliyorum bedenimi gözlerinden. Sakınıyorum mahremimi, ürkekliğimden.
Böyle bir diyalog geçmişti aramızda, çok evvelde. Durup durup hatırlatıyorum onu, kendime.
Vay bee! Unutamadığın hala belli, yani güzel günler geçirmişsin demek daha doğru olurdu. Neyse, seviyor musun hala onu?
Duraksadım, aslında bu soruyu bekliyordum; ama ne zaman geleceğini bilmiyordum. Bu bir alışkanlık gibiydi:
Bilmem, emin değilim aslında. Yani ne bileyim, güzel günlerdi. Geçen her kelimede  sesimin tonu biraz daha azalıyordu. Biliyordum aslında, onu unutmadığım gayet iyi biliyordum.
Günaydın! Elimi gezdirdim yüzünde, gözlerinde. Baş parmağımla gözündeki çapakları temizledim. Gülümsedi, o güne dair ağzından çıkan ilk ses belirtisi, esnemesiyle birlikte geldi. Gerildikçe, üzerine örtülü pikenin  aşağı çekilmesiyle, beyaz bluzu ortaya çıktı; doğum gününde verdiğim hediye olanı.
Birşey daha diyecektim, durdurdu beni.
"Beni ne kadar çok seviyorsun?"
Bilmem, dedim gururumdan, duymak istediğim için ondan. Halbuki o an olduğu gibi, bugün de aynıyım o gün gibi.
Ama bugün buradayım ve yalnızım, kendime yakınım. Yarın ise bugün kadar uzağım, o güne.
"Ben ölürsem, çok üzülür müsün?"
Bilmem, dedim alışkanlığımın verdiği itkiyle. Ciddiye almadım ağzından çıkanları. Kaçan kovalanıra baylayarak saklardım içimde kopan fırtınaları.
Halbuki ölürdüm o gün, ona birşey olsa. Seni kaybettikten sonra yaşamak boşuna. Söyledim bunca zaman sana. Duymak istediğin bir gerçekti oysa. Ve sonraki gün, komidinde bir mektupla veda etti kendine, bendeki kendisine. Göremeyecekti kendini artık gözlerimde. "Gizliyorsun duygularını...." diyerek son verdi, mektubundaki son cümlesine.
"Peki abi, pişman mısın?"
Bil....

18 Mayıs 2012 Cuma

ELMA DERSEM ÇIK

Elmaları çok severim. Aslında bu sevgim, birkaç yıl öncesine dayanır. Çocukluğumun geçtiği evimizin bahçesinde bir elma ağacı bulunurken bu kadar hasret duymazdım elmaya karşı. Bizim bahçedekiler biraz tuhaftı, yeşilinden kırmızısına kadar, rengarenkti. sanırım daha çok kırmızıyı seviyorum; beni kendine çeken bir yanı olsa gerek. Sonra, üzerlerinde noktalar olur, neredeyse her tarafında. Onları öylece izlemeye bayılırım, dediğim gibi son birkaç yıldır.
Sabah gözlerimi açtığımda, gece yatağıma kıvrıldığımda, her daim aklımdadır. İnsanlar yataklarının yanıbaşlarında su bulundurur, bense elma. Bazen kabuslar görürüm, kan ter içinde uyanırım. Uyku sersemliğiyle nereye bakacağımı şaşırırım, gece lambasını yakma telaşını abartınca yere kapaklanırım; sonra kafamı kaldırırım, kalın perdenin tamamen örtmediği camdan içeri giren, sokak lambasının yaydığı ışığın altında öylece parlamaktadır. Hemen tutar bir ısırık alırım ve bu tat, bu paylaşım başka hiçbir şeye değiştirilemez. Çünkü ben ona karşılıksız bağlıyım, bu karşılıksızlık birbirimize duyduğumuz saygıyı da arttırır. Birbirimize ait olmaktan kaçınırız; ama yine de birbirimizi deli gibi kıskanırız. Ne ben, onu bir başkasının ısırmasına tahammül edebilirim, ne de o, benim bir başka elmayı ısırmama.

15 Nisan 2012 Pazar

"BİRŞEY"LERDEN İBARET YALANLAR

Uzun lafın kısası, kafanı çok şişirmek de istemiyorum, gönlünden ne geçiyorsa, nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşayacaksın. Bak bana, ben kendi yolumu kendim çizdim, herkesi karşıma aldım, anam babamla tartıştım. Ama sonunda ne oldu, ben kazandım. Bak evim var, arabam var, herşeyim var. Daha ne isteyeyim ki? -Senin susmandan başka ne isteyebilirim ki? Kendimden tiksindim senin yüzünden.-
Öyle değil mi yani? Haksız değilim sonuç olarak ne diyorsun?
Hııı? Sonradan bir “hııı!” daha ekleyerek kandırabildim onu, kendimi kandıramadığım için, onun da kendini kandıramadığı gibi. Nasihatlerinden ancak bu şekilde sıyrılabilecektim. Çünkü ona “bir git işine!” diyemezdim, ayıp olurdu bana göre. Annem yeni demlediği çayla dolu bardaklara eşlik eden bisküvi tabağını taşıdığı tepsi ile göründü salon kapısının arkasından. Artık bir yolla daha kurtulabilecektim; bu sefer hiç kimseyi kandırma zahmetine katlanmadan.
“Anne! Ben arkadaşımın yanına gideceğim.”
Anneme; “Şu herifin muhabbeti kafamın içine etti, o yüzden kaçıyorum.” diyemezdim, ayıp olurdu bana göre. Hem sonra anneme de ayıp olurdu. “Ne biçim evlat yetiştirmişler!” diye kolu komşu konuşurdu. O yüzden kandırdım annemi de, kendimi kandıramadığım gibi; onu ağlıyorken yakaladığımda “Ne oldu anne?” şeklindeki soruma “Birşey yok!” diye cevaplayıp beni kandırdığı gibi.

1 Mart 2012 Perşembe

GECEYİ ARATMAYAN GÜNDÜZLER

Bulunduğun ortam kendini ne kadar zorlasa da aksini kabul etmen için, sen normalin aksinde ısrar ediyorsan, boşadır tüm uğraşlar, sabit fikrin aksileşmedikçe.

            Dinliyorum, ola ki kulağım sende, şanslı hissediyorsun kendini, ola ki rahatlıkla görebiliyorum güneşi.

            Biliyorum, bilememezliğin verdiği çaresizlikle kafamı sallıyorum öne ve geriye. Dinliyorum sanıyorsun, ola ki kulağım sende, iyi hissediyorsun kendini; bilmiyorsun sabit fikirliliğimi.

            Konuşmanı sürdürüyorsun, beni konuşturmayarak ayıp edip etmediğini merak ediyorsun. Beni düşünüyorsun, kendimi şanslı hissedemiyorum, söylediklerin bana ulaşmadıkça. Ya ben soğuğum ya sen çok sıcaksın, ve yahut tam tersi konumlardayız.

            Israrla döküyor birimiz kar tanelerini, birimizin kurak Ağustos'una. Ve dışarıdan çok iyi anlaşıyoruz, herşey en mükemmel nitelikte. Halbuki dinlemiyoruz birbirimizi, ısrarla  yeniliyoruz cümlelerimizi. bu yüzden anlamıyorsun sabit fikirliliğimi.

            Biliyorum, iyiliğimi istiyorsun; kucak açmak istiyorsun tüm dertlerime, bilmeden dertleri; gündüze alışmış bir birey olarak geceye kucak açıyorsun. Sözlerinle bunu ima edip, geceyi sana vereceğimden korkuyorsun.
            Yoksa ben de seni anlamıyor muyum?

Anlatıyorum, ola ki cümlelerim sende, şanslı hissediyorsun kendini; ola ki göremiyorum geceyi.

            Biliyorum, bilememezliğin verdiği cesaretsizlikle sallıyorum kafamı bir sağa bir de tersi yöne. Seni anlattığımı sanıyorsun, ola ki cümlelerim sende, iyi hissediyorsun kendini, bilmiyorsun hasretimi.
Dinlemeni sürdürüyorsun, artık olaya dahil olup olamama konusundaki çaresizliğinden hoşnutsuzluk duyup duymadığımı merak ediyorsun.

            Beni düşünüyorsun, kendimi şanslı hissediyorum, dinlediklerin sana varmadıkça. Ya ben çok karanlık sen fazlasıyla aydınlıksın; ya da tam tersi konumdayız. ama her iki durumda da birbirimize muhtacız.

Kurakta serinliğe, soğukta sıcak esintiye, aşırı güneşte gölgeliğe, zifiri karanlıkta bir ışık zerresine...

25 Şubat 2012 Cumartesi

BEN, O OLAYI ÇOKTAN UNUTTUM

Evet, cidden söylüyorum. Ardımda bıraktığım her döngü ile değişen rakamların farklılık gösterdiği, kimi günler her duyguların yinelendiği, aynı hissiyatların uzuvlarımda hissedildiği anları, her yenilenişinde yaşadığım “yabancılık çekmeme” düşüncesini şimdi, sen hatırlatınca tekrar bir “Aaaa” iç çekişiyle karşılıyorum. Gözlerimin önünden geçirdiğim şimdinin saniyelerini, dakikalarını silerek, onları eskinin zamanıyla dolduruyorum.
Ve “Evet” ben bu olayı çoktan unutmuştum; lakin şimdi tekrar hatırlıyorum. Sonunu bildiğim filmi tekrar izler ve dayanamayıp güleceğim veyahut ağlayacağım sahneyi bekler gibi… unuttuğum olayı hatırlarken, onu kendime anlatırken, bana en çok acı veren sahneye gelmeden –çünkü o hemen söylenmemeli, söylenirse özelliğini yitirebilirdi- ona gerekli ehemmiyeti vererekten, tüm ortamı ona göre hazırlayıp, tüm odağı onun üstüne toplarken ve beklenen sahneyi kendime hatırlatıp, yine kendimi üzerken, birçok güzel anımı heba ediyorum. Halbuki ben o olayı çoktan unutmuştum. Şimdiyi yaşıyordum. Şimdi ise geçmişte kalan şimdilerimi geçmişle doldurduğumun farkına varıyorum.
Öyleyse;
Derin bir nefes çek çiğerlerine. Biraz daha zorla kendini, hiç boşluk vermeyecekmişcesine. Son nefesini biriktirmişken, şişlik belirmişken göğsünde; ya dayanabildiğince uzun tutup son anlarını yaşayacaksın, ya da kendini kasvete sokmadan aynı güzellikte göğsünü indirip yeni nefese hasretlik duyacaksın. Hiç hesapta yokken bu son nefes, onu da elbette harcayacaksın.
“Yoksa sen o olayı çoktan unutmuş muydun?”

20 Şubat 2012 Pazartesi

BİLİNMEYEN ÜÇÜNCÜ ŞAHISLAR


Her ne kadar sükunetle yaşamaya çalışsam da, kimi günler damarıma öylesine basıyor ki; içimdeki canavarı hiç kormadan, çekinmeden çıkarıp, tüm öfkemi üzerine kusmakla beraber, ağzını burnunu dağıtasım geliyor. "Ama ben kimseye el kaldıramam" diyerek de, az evvel içimden geçen tüm düşüncelerden arınıp, onlardan ırak hayatımı sürdürüyorum. Hiçbir şey olmamış gibi.
Çok konuşma, elinde o imkanın olsa da değerlendiremeyeceğin için, bu işi de eline yüzüne bulaştıracağını benden daha iyi bildiğin için buna kalkışmıyorsun, bir nevi buna cesaret edemiyorsun.
Cesareeet, bunu hatırlıyorum. Ben cesurum, cesaret güç gerektirir. Bak kaslarıma, pazularım sappaasağlam. Ee güç var, peki ya cesaret; güç ile cesaretin ne gibi terazisi var ki, gücüm olmadan bir işe kalkışamıyorum.
Bu, yolda polis tarafından çevrilince, milletvekilinin bilmemşeysinin şeysiyim diyerek, ardından da "Sen kimsin lan"ı ekleyerek, bazen de haritadan yer beğendirerek ulaşabileceğim duygu için illa cesur mu olmam gerekiyor, bu milletvekilinin gücü altında. Güç kimde peki, ezilir gibiyim o gücün altında.
Polisin yerinde olmayı tercih ederim, "Milletvekilinin şeysinin şeysi olman kuralları çiğneme gücünü sana vermez" diyebilseydim üffffffff, duvara toslamış gibi olurdun. Peki o güç neden bende yok, onda var da, birinin gücü ulaşıyorsa aykırı noktalara, yok mu benim de gölgemin oluşabileceği bir boşluk bu hayatta.
Gölgeler öylesine birbirinin içine girmişki, tabir- i caizse kimin eli kimin götünde belli değil. Gölgeler o denli üst üste. Lakin, güneş bana varmıyor mu; neden göremiyorum gölgemi sereserpe, ayaklarımın dibinde.
Çünkü cesur değilsin. Cesur? Önce güç gerekli. Senin ağzını burnunu kırmanın yine bana zararı dokunmacağından dolayı, bunun için cesur olma gereksinimi hiç mi hiç hissetmiyorum.
Doğru, aslında ben zaten keşke diyemiyorum. Çünkü o şans elime bir kere daha verilse, öylesine bir güç olsa yani elimde, ben yine yapmam gerekeni yapabilme cesaretini kendimde bulamayacağım için, zamanımı boş yere geçiştireceğim. Gerek yok yani böyle şeylere, bence...
Ha bu yüzden sakinliğini koruyorsun, öyle mi?
Kısmen..
Ama sen hiçbir halta yaramıyorsun bu davranışınla.
Nasıl yani...
Bir boka yaradığın yok yani.
Yoo yoo seni terbiyeye davet ediyorum. Bak ben sana her ne kadar öfkelensem de, biraz duruyorum düşünüyorum sonra saknleşiyorum, sinirlenmenin yersiz olacağını düşünüyorum.
Evet... bu yüzden hiçbir şeyin peşinden koşmuyorsuni her şeyi olduğuna bırakıp, suyun kendi başına yolunu bulacağını düşünüyorsun. Lakin yanılıyorsun efendiiii.... olduğu yerde giden suyun sana doğru gelmesini istiyorsan, dışarı çıkacaksın, soğukta donacaksın, eline küreği alacaksın, suyun gideceği yolu hafiften açacaksın ki sonra sana oluk oluk aksın. Sonra senin suyun, senin rengine bürünür. Artık görürüz sen su kadar şeffaf mısın, yoksa kalıbında hokkabazlık mı yaparsın?

5 Şubat 2012 Pazar

ŞEHRİN IŞIĞINDA PARILDAYAN YILDIZLAR


Tekrar niteliğine giren her mastarı içeren şeylerden sıkıntı duyardım. Aynı saatte uyanmak, giyinmek, evden çıkıp akşam yine aynı saatte eve dönmek. Rutin manası taşımaya başladığından gittikçe yaşantımdan sıkılıp “Ne halt etmeye geldim ben bu gezegene?” gibi soruları kendime yöneltmekteyim.
Her gün biraz daha ağırlaşıyordu başım, artık hiçbir şey kaldıramayacakmış gibi görüyordum kendimi. Etrafıma ördüğüm yürüyen duvarların bilincinde değilken, insanlar, bunu ben söylemeden anlayabilsinler istiyordum.
Kelimeler batıyor, canımı yakıyor,, harflerden soğuyor, koca kalabalıkta dilimi oynatma zahmetine girmeden, çoğu insanın hayali olan bu yeteneğimi körertiyordum.
Kalabalıktan kaçarak, kendime sessizlik arayarak, çoğu insanın hayali olan seslerden kaçıyordum.
Boynumu eğip saydığım adımlarla geçen kaldırım ve yahut yol taşlarının hızlı seyirlerini izliyordum. Belki elimden gelse bu yeteneğimi de körertirdim; lakin etrafa çarpma içgüdüsünün bilincine varabildiğim için –neyseki- bu yeteneğimden az da olsa faydalanıyordum. Gerçi kaçınılmaz bir gerçek bu; bir o kadar görülmesi gereken güzelliği, bir daha hiç göremeyeceğimi bile bile yine de ondan kaçıyordum. Halbuki sokaklar bir o kadar aydınlık, şehir öylesine ışıkla donatılmıştı ki; çoğun gökyüzündeki yıldızlara ulaşamıyordum.
Fakat şundan da eminim ki –neyseki- onların güzelliğinin bilincinde olabiliyordum. O hala güzel, şehir kendi ışığıyla onu kısmen gölgede bıraksa da ben onun güzelliğine tüm kalbimle inanıyordum.
Hiç ışık olmayan yerde daha net görünse de, kimsenin fikrine danışmadan, ışıksız ve yalnızken güzelliğini tescillese de, ben, onu ışıklı şehirde de aynı zevk ile izliyordum. Başka fikre, düşünceye aldırış etmeden.
Toplum içinde yarattığım yalnızlığımdan, aydınlık içinde karanlık hissiyatından, sadece o an mutlu olabiliyordum.
Lakin bir yalnızlık daha vardı bende, birliktelikte. Ben yıldızı her yerde aynı güzellikte görsem de, ulaşılması da o kadar zordu gözlerimde.

KENDİ KULAKLARIMLA İŞİTMEZKEN

Kulaktan dolma bilgilerle kulağımı doldurup yola çıktım, öfkeyle. Diğer kulağım tıkalıydı, duyduklarımın hiçbiri olduğu gibi oradan çıkmadı, inat edercesine. Çınlamalar hissettim, gayri ihtiyari kafamı bir o yana bir bu yana sallayarak çınıltıyı dindirmeye yeltendim. Lakin öylesine düşündürüyordu ki birisi beni, kim olduğunu saatlerce düşündürüyordu baş karakterin sahibi.
Kendi gözlerimle göremedim, kendi ellerimle hissedemedim, kendi kulaklarımla işitemedim. Bir kulağın öylesine tıkalıydı ki, fuzuli, gerekli hiçbir bilgiyi zihnimde barındırmaktan erinmedim. Biriktirdim amaçsız, fikirsiz, gereksiz.
Kendi varlığından habersiz olmak ne demek iyi bilirim; evvela kimse benim varlığımdan haberdar değil.
Umutsuzca kaldırmaya başladı başını, hiçbirşey anlatamıyordu bakışları. Ama ben onun ne anlatmak istediğini çok iyi anladım. “Sen kimsin be!” diyordu...
Ee gerekli gereksiz ayırt etmeden o kadar çok insanın düşüncesini dinledin ki, dinlemekten kendini de gereksizleştirdin.
“Hı?!”
insanlar, bilmedikleri geleceği düşünerek hareket ederler. Kendi gelecek hallerini öylesine benimsemiş ve de yadırgamışlar ki, tüm gelecekleri de aynı pencereden görürler. “Aman” derler, “Yapma” derler “Pişman olursun” derler, “iş işten geçmiş olur” derler, kendilerinden örnek verirler ve seni de doğru yola sürüklerler; kendilerine göre. Olgunluktan, daha doğru yaş itibariyle kazandıkları büyüklük halleri, tüm geleceklerle bire bir görülen, yedi değil tek bir fark bile görünmeyen gelecek resmini; resimden kendi kafalarını çıkarıp seninkini koyup eline tutuşturuverirler. Ahh! Öylesine haklılar ki! Lakin hayat durmadan akan bir nehirken, aynı gelecek nasıl gelebilir? Tek ortak yön, hayata uyum sağlamak gibi görünmekteyse, uyum sağlanan hayatta bilmediğin anı önceden görerek merak duygusunu körertip, sana açılan kapıları nasıl görmezden gelebilirsin?
Pişmanım, onu bunu dinledim de kendimi dinlemedim. Ve böylece kendimi sonu belli olmayan bir hücre hapsine mahkum ettim. İlk zamanlarda yine iyiydi, bir noktadan ışık görünmekteydi. Muhtaç olduğum ışık, gözlerimi kamaştırıp, beni mutluluğa sürüklerdi. Sonra aynı şeyleri duydum, duyunca da sabit fikirli olup kendimi unuttum. Peki ben, şu anda ben miyim; yoksa dinlediğim insanların bir gölgesi miyim onların karanlık hayatlarında.
Yalnız “onu bunu” sözüne darıldım yani aşkolsun kalbimi kırdın şu anda. Sen ki günden güne kendi düşüncelerinden vazgeçip, başkalarının ulaşamadığı hayaller veya otoriter tavırları sayesinde bugüne gelmiş bir insansın; ve de kendi ağzınla söyledin “çok pişmansın” ; kalbindeki sevgiyi dahi yok ederken, onu bunu dinleyip asıl kişiyi dinlemez, üçüncü şahıs ağızlarını gerekli kişinin ağzı diye kabul edip öfkelenirken, ne de büyük dağ olmuş ve birbirlerine tutunmuş basmakalıp sözcüklerin çığ bile düşürmeyeceği mazharda, yorgun zihnin geçmişte, fuzuli yere parçalanan dağların pişmanlığını nasıl atacaksın?
“Seni seviyorum” demenin acı tarafı bunu kendine söylemektir; sen kendin dahi değilken. Sen kendinde değilken zaten hayal kurmak başlı başına bir yorgunluktur; çünkü kendini unutmaya başlayan insan, sevdiklerini çoktan unutmuştur.
Dinle! Ne beni ne de şu an kendini. Dinle geçmişi, geçmişte kurduğun hayalleri. Birleştir, başkalarının olumsuz düşünceleri yüzünden parçaladığın hayallerini. Önceden cesaret edemedin, şimdi topla cesaretini. Bir şans verilse sana, işte ortada; madem buraya kadar geldin, şimdi ne yapacaksın?

19 Ocak 2012 Perşembe

SENİN GERÇEKLEŞMEMESİNİ UMUP GERÇEKLEŞEBİLECEK; BENİM GERÇEKLEŞMESİNİ UMUP GERÇEKLEŞEMEYECEK HAYALİMİZ

Zaten böyle sonuçlanacağını biliyordum. Ama sana çaktırmıyordum. Yanından uzaklaştığımı sanıyordun, halbuki ben seni yine izliyor, yine tasvir edemeyeceğim hayaller kuruyordum. Hop! Birden ayaklandın, kendinden öylesine eminmiş gibi üzerime yürüdün ki, bir an için beni gördün sandım. Yine dalgınsın bebeğim. Ops!... bir an için pot kırdığımı sandım, neyseki yanılmışım cevapsız kalacağını bildiğim için sormayacağım; sen hep hazırlanma aşamasındasın, ama hiçbir zaman hazır olamadın. Bu özelliğini de çok seviyorum biliyor musun? Beni düşünerek geçirdiğin hazırlanma sürecini hiçbir zaman tamamıyla sonlandırmadın. Bu, beni daha da anlamlı kılıyordu. Aslında ilk başlarda başımda durman, yüzümü okşaman, bugünlerde aramızda kötü giden ilişkinin sürecini bana unutturuyordu. Ben, hep geçmişte yaşıyordum, kendimi geçmişte anlamlı kılıyordum. Belki de bu yüzden yerimden  hiç kıpırdamadan, senin beni hayal ettiğin günlerdeki gibi kendimi iyi hissediyordum.
İlk öpücüğü sen vermiştin, unutmuyordum bu yaptığın hareketten dolayı çok utanmıştın. Hatta utancından günlerce yüzüme bakamamıştın. Ama inan bana, beni daha önce öpen hiçbir kızdan bu kadar haz almamıştım. Neyseki sonrasında kendine gelebildin; hatta olgunluğa öylesine eriştin ki, bana belli etmeden, gözlerimin içine bakıp, benimle aynı yatakta olmanın tahayyülüne kapılırdın. Ve yine birkaç gün yüzüme bakamaz, yanımda utanıp sıkılır; bazen utancından yanıma dahi yaklaşmazdın.
Sonra yorulurdun, bana görünmeden odana girer, kapalı gözlerimden ışık parlamayınca odanda olmadığımı zanneder, usulcacık yatağına girerdin. Ne zaman uykuya dalardın, ben de o an rahatlıkla gözlerimi açar, senin uyuyuşuna dalardım.
Bazen uykularında da belirirdim; gözlerini açtığında, tüm gerçekliğimle karşında olacağımı zannedip sevinir, uyku perdelerin geri çekildiğinde ise bir önceki gün olanları anımsayıp başını öne eğerdin. O anlarda öyle bir bakışını yakalardım ki, sadece sende kalmasını isteyip, o günlere kadar başarabildiğin tavırlarını, senin tüm yönlerini tamamıyla gözlerim önüne serer; bu vesileyle de tanımadığım yönlerini öğrenme şansı bana bahşedilirdi.
Yine benden uzaklaşırdın istemeyerekten, kendine yediremeyerekten. Halbuki benden hiçbir şekilde söz çıkmayacağını bilmen gerekirdi. En azından tahmin edebilirdin. Bunu tercih etmek yerine, yaptığın davranışın yanlış hareket olduğunu en iyi biçimde senin bildiğin halde, kendini kandırmayı tercih ederdin. Buna göz yumardın, başkalarına bir şey belli etmemeye çalışırdın; belki  de büyük oranda başarı sağlardın. Ben “saf” göründüğüm için(kendi isteğimle) beni düşünme gereksinimi duymazdın. Fakat  kendine yalan söylemen, bir yönünün seni saptırdığı düşünceye kendi kafanda kanıtlar bulup, bu ibareyi desteklemen, yaptığın en büyük hataydı. Çünkü bu seni pişmanlığa zorlardı. Pişmanlık duyguğun her geçmiş ise canını acıtırdı. Oysaki senin bu yaptığın, anına ettiğin hakaretten başka bir şey değildi. Onun güzelliğine ettiğin hakaret, onun güzelliğini gölgelemişti. Yaşanmış gerçeklikteki kalp çarpıntısını durdurmak, duygularını dondurmak, hislerini parçalamak, parçaladıkça canını yakmaktı.
Bana sormamıştın, sadece kendi kafanda tezahür edebildiğin, beni dahi yönlendirebildiğin tahayülün yerine bana danışsaydın (gerçi şurası doğru, hayallerin de benim söyleyeceklerimi söylüyordu, zihnin beni o şekilde yönlendiriyordu)… ama; sen sadık kalsaydın, tüm bunlara “aptal hayaller” diyerek atmasaydın bir kenara, ilişkimiz doğacaktı, doğmuş olacaktı yarınlarda.
Bazen denmemeliydi, kesinlik gösterilmeliydi, “ kesin olmayacak” diyerek doldurulmuş bir sayfayı yırttığın gibi.
Kötü yazıyla başlayan her sayfanın kaderi çöp tenekesi değildi. Mühim olan, aynı sayıda sayfayla veda etmekti son yaprağa. Arka kapak kapatılınca, katlanmış sayfaların dışında iz kalmamalıydı ön ve arka kapakta. Kaderine terk edilen sayfanın bir parçası belirmemeliydi defterin ortasında. Bakma, ben geçmişle mutlu oluyorum şimdi. Geçmişteki ilgiyi göremiyorum. Duvarlarla birlikte ben de eskiyor; seninle zıt biçimde; artık ben seni fazlasıyla düşlüyorum. Eskiden bugünlerin yani bir zamanlar gelecek olan bugünlerin nasıl geçirileceği hakkında hiçbir fikir sahibi olamıyordum. Çünkü, bana öylesine kıymetle bakıyor, öylesine değer yüklüyordun ki, ilginin azalacağını tahmin edemiyordum. Ailenden, arkadaşlarından beni kıskanıyor, kimsenin bana ilgi göstermesine tahammül edemiyordun. Her şey çok değişti, sen artık çocuk değilsin. Çocukluk aşkın olabilirim ama ben  sana yetişemedim, bir gelişim gösteremedim. Anladım ki kukladan başka bir şey değildim. Belki de bu yüzden senin zihninden başka boyuta çıkamamana hiddet gösterirdim.
Bana şehvetle uzanan ellerin, üzerinde toz bırakmayan, itinayla güzelliğime güzellik katan ellerin, son kez dokundu yüzüme. O da bilinçsizce. Halbuki tevazu göstermiştim ilk aşkın olarak birçok şeye. Lakin, dediğim gibi, ilerleyemedim; son zamanlarda da tahmin edebildim ve çöpteyim. Anlamını yitirmiş kağıt parçaları gibi.

17 Ocak 2012 Salı

DOĞRU; NEYE GÖRE, KİME GÖRE?

Bir adım ötendeydim. Beni görmedin; yanımdan salına salına geçtin. Gözlerin parlaktı, umudu anımsatan bir eda vardı. Ardımda duran ağaca yaslandım, hayallere daldım. Seni yaşayamıyorsam, yaşatma kararı aldım. Gözlerimi kapadım, uykuya dalmak istiyordu bedenim, hiç uyanmak istemiyordu. Sadece hayallerimde var olman, zihnimi, yüksekliği hesaplanamaz uçurumlara sürüklüyordu. Tabi bunun da bir hayal ürünü olması, beni biraz olsun etkilemekle beraber, kendimi iyi de hissettiyordu. 
Bu sen misin? Evet! Ellerini uzat bakim. 
Ellerini sımsıkı tutmama kızmıyordun, aksine gülüyordun. Teklif etmeden hareket etmeyi akıl ettim, ilk iş olarak iki elini de sırasıyla dudağıma yaklaştırıp, parmak bölgelerine birer buse indirdim. Tahmin ettiğimin aksine gülümsedin.
Bana neden bu kadar uzak duruyorsun? Uzak duran ben değilim, sensin. 
Sol elini, sağ elimle birlikte omuz seviyemize kadar çıkardım. Belini kavrayıp kendime yaklaştırdım. Aklımdan geçen raksı tahmin edemediğimden, seninle gönlümce, kendimce dünyanın en güzel, en şehvetli dansına başladım. Gözlerini ayırmıyordun benden, bunun farkına varıyordum, senden başka hiçbir şey göremediğimden.
Bu zamana kadar neredeydin? Ben hep seninleydim.
Dilimiz kıpırdamıyor, lakin bedenimiz çok şey ifade ediyordu. bunu kelimelere dökmek, dünyanın en zor işi gibi geliyordu. Peki dedim, peki ya şimdi, ne olacak. O ifadeyi kullanmak, camda biriken karları yok eden silecek gibi, tüm beyaz sayfamı olduğu gibi yok edivermişti. Bir şans daha, sadece bir tane daha.
Geçirdiğin dakikaları bir daha yaşayamazsın. Ama onu anılarında canlı tutarsın.
Peki dedin, madem öyle, bir şans daha sana. Ama bir daha olmaz bu, aklından çıkarma. 
Sinirlerini hemen geçiştirmiştin, öyle ki, senden en çok istediğim şeyi, ben istemeden yerine getirdin. Başını boynuma gömüp, bana güvendiğini hissettirip, beni daha da kuvvetlendirdin. Öylesine sorumluluk aldım ki kendimce, uğruna dünyaları yakabilirdim. İstesen hem de o an; şaşırdım, istedin... Neredeyse en elit bir kesimde, çöp konteynırını yakıp yolun ortasına itiverdim. Yoo, bunun bir amacı yoktu, lakin seni seviyordum, istediğin her şeyi yerine getirmeye razı oluyordum. Bu amaç, bu aşk, bu düşüncesizlikle, yapmayacağım davranışlarda bulunuyordum. Peki yanlış mı yapıyordum, davranışlarımdaki doğruluk payı neydi. Bunları düşünmekten ziyade sadece ve sadece uyguluyordum.
Aaa hayır! Yanlış neye ve kime göre... Kimilerinin yanlışlarından da banane. 
Pişman oldum söylediklerimden, düşündüklerimden. Ancak şimdi esas doğruya ulaşıyordum, kendi gözlerimden.
Peki neden? 
Gel buraya! Öylesine bir büyü ki, seni yaratayım derken, büyünden kendi kendimi oynatır hale düşüyorum.
Uyandım, peki, dedim kendime, peki neden?
Uyanır uyanmaz seni aradım, gerçeğe ulaşmanın en doğru yol olacağ kanısına vardım. Ben hiç böyle bir tepki beklemiyorken, duygularımın en derininde, üstüne umutsuzluk yığılmış, tek noktadan da olsa umudunu yitirmemiş duygularımı, tozlu odadan çıkarıp aldın. İşte dedim, işte doğru, doğruya en kestirmeden gerçekle yaklaşılıyordu, başkasını bırak, kendi etkine dahi girmeden.

29 Aralık 2011 Perşembe

MEĞER YANILIYORMUŞUM

Ben ağladığımı sanıyordum, meğer gülüyormuşum
Elimde kırış kırış olmuş, kullanmadığım tek yeri kalmadığından bitap olmuş peçeteyi tekrar kıvırıp mıvırıp gözlerime yaklaştırdım. Kirpiklerimle temas ettiği noktada, taş atıldığında, taşın düştüğü yüzeyin etrafında oluşan çemberlerin dağılışının bir nevi aynısının peçetede de olacağını düşünüyordum. Meğer yanılıyormuşum, gözüme kaçan kirpiğin ucundan, peçetenin kirpiklerime temas eden noktasıyla yakaladım. Geri çektim, sen misin yav benim gözlerimi yaşartan. Belki ardından küfür de edebilirdim. Lakin bu kadar sinirlenmenin yersiz olabileceğini düşünüp bundan vazgeçtim.
Peçetenin manevi bir değerinin oluştuğunu sezip, bu sefer muntazam şekilde katlayıp gömleğimin cebine koydum. Bir eğilme esnasında düşmesinden kortuğum için, gömleğimin cebine tıkıştırdığım kalemlerle de destek sağlayıp, peçeteyi bir süreliğine hapse zorladım. 
Eve döndüğümde saat geç olduğu ve zihnim uykudan başka bir şeyi düşünemediğinden kıyafetlerimi hemen çıkardım. Üşengeç ellerim gömleğimin tüm düğmelerini sökmek yerine, bağrımın açık durmasını sağlayan iliklenmemiş düğme ile bir tanesini daha söküp, oluşan boşluktan rahatlıkla kurtulabileceği kanısına varınca, gömleği de kazak misali üzerimden çıkardım. Çıkarırken de, bulunduğum ortamlar yüzünden kıyafetlerime sinmiş sigara dumanı kokusundan tiksindiğim için, yatağıma girmeden gömleğimi kirli sepetine tıkıştırdım. 
İki gün sonra yıkanmış gömleğimi ütüleyip giymeyi düşünürkeni cebinde bir kalıntı olduğunu anladım. Cebi karıştırırken, bunun iki gün öncesinden kalan peçetenin kalıntıları olduğunu anladım. İçim hiç acımadı aksine, arda kalan pisliği temizlemek bir hayli zamanımı harcadığı için peçeteye de öfkelendim. Hatta bir ara küfür edecektim ama bunun yersiz olduğunu düşünüp vazgeçtim. Meğer peçeteye fazlasıyla manevi değer yüklememişim.
Yakın bir arkadaşımın hediye ettiği gömleğimi ,titizlikle ütülerken, bir tarafını yakmamaya gayret gösterdim. Muntazam biçimde ütüledikten sonra üzerime giyip, temiz gömleğimle ve yakın arkadaşımın hediyesi olduğu bilinciyle omuzlarımı silkip evimden çıktım. 
Bineceğim otobüs durağa yaklaşırken, ne kadar kalabalık olduğunu camların kirliliğinden göremesem de, hemen önümde durur durmaz haddinden fazla kalabalık olduğunu görebildim. Saatime baktım ve zamanımın kısıtlı olduğunu anlayınca, kendimi bu çileye katlanmak zorunda bıraktım. Sırtımdaki çantamı çıkaramadığımdan da, insanların arasından geçebilme çabalarında başarısızlık kaldım. Kendi kendimi sıkıştırdım, kılımı dahi kıpırdatamadım.
Sessiz ve sakinliğiyle beni cezbeden, geçen doğum günümü kutladığımız için de bana daha sempatik gelen, ordan başka yere gitmemeyi düşündüğüm kafeye oturup bir türk kahvesi rica ettim. Montumu çıkarıp, arkadaşımın burada bana hediye ettiği gömleğimi daha da ön plana çıkardım.
Kahvem gelirken, yerdeki su birikintisini görmeyen hanımefendi orada kayıp, tepside yer alan kahve ile suyu olduğu gibi gömleğimin üzerine döküverdi. Aman ne oluyor dememe kalmadan, gömleğimin vahim halini gözlerimce tamamen görülmesine karşın, kollarıma yaslanan bayan tüm odağımın kendi üzerinde toplanmasını sağlayıp, kahve lekesini zihnimden siliverdi. Aman efendim estağfurullah. Meğer gömleğe aşırı derecede değer vermemekteymişim. Öyle ki en sevdiğim içeceklerin başında gelen türk kahvesinin gömleğimi kirletmesinden sonra küfür etmek aklımın ucundan dahi geçmedi.
Bu vesileyle tanıştığım daha sonrasında da sevgili olduğum kız arkadaşım sayesinde bu mekan bana daha da güzel geldi. Sık sık gitmeye başlamıştım haftanın belli günleri. Yarından emin olmadan, onu sonsuza kadar seveceğimi söyleyip aynı karşılığı alıyordum. Ölüm hissiyatını sezmeden onun için ölebileceğimi dahi söylüyordum. Neyseki ben bunları söylerken o bana, ölsene, demiyordu; bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum.  Bir gün onunla ayrıldık, günlerce ağlayıp, hayatımın geri kalanında da ağlayacağımı düşünyordum. Çıldırmış gibi, onunla tanıştığım kafeye artık hiç gitmemeye; orası yerine başka kafelere gitmeye başladım. Meğer orası benim için tek yer değilmiş.
Sonsuza kadar seveceğim kızın ardından ağlamaklı halimin de sonsuza kadar süreceğine kesin gözüyle bakıyordum. Ondan başka hiçbir şeyi düşünemez olmuştum. Bir gün başımı öne eyip, yerlerdeki taşlarda onun silüetini görüyorken, onun yüzünde iğrenç bir leke yaratan boşluğun geç farkına varınca, kendimi yerde buluverdim. Pantolunumun dizine gelen kısmı yırtılmakla beraber, dizim de öylesine acıdı ki, böyle bir acının dünya üzerinde olamayacağına, bir müddet kendimi inandırdım. Dizlerimi bedenime çekmiş yerde kıvrılıyorken, bedenimi ne kadar çok düşünmeye başladığımı farkettim. Meğer O'ndan başka birşey düşünebiliyormuşum. Meğer çok daha fazla acı... bir dakika....
Bu anı ne kadar çok yaşadım, bir daha olmadığını ve de olmayacağını düşünerek, kaç farklı zaman dilimini ardımda bırakıp, onların hepsini anı sandığımda topladım. Tuttum bu sandığı kurcalamaya başladım. Başlangıçlar çok güzeldi ama sonları aynı şekilde değildi. Fakat güzel zaman dilimleri, kötülerin hepsini gölgede bırakabilecek nitelikteydi. Etrafımda toplanan, bilakis karşımda öylece duran bir bireyle, tüm içtenliğimle bir kahkaha attım. Meğer ben ne çok gülüyormuşum.

22 Aralık 2011 Perşembe

Ne görüyorsun?

Gözlerimin içine bak! Ne görüyorsun? Bir göz. “Daha fazlasını bekler gibi bakıyor gözlerime.” Yani gözün bölümleri. Daha çok cümle kurmak isterdim ama belki de bir duygusuzum. Sadece gördüğümü söylüyorum. Veya aşırı derecede cahilim, gözü oluşturan bölümler hakkında hiçbir şey söyleyemiyorum. Bir rakkas gibi dümdüz bir şey bile değilim. O, her yöne çalışıyor ve eşit gidiyor. Ama hareket ediyor. Ben ise başlayacağım yönü-yolu- bulamıyorum.
Sen, karanlığın içindesin. Hayır değilim, gözlerimi kapadığım anda buna ulaşabilirim veya derin uykuya daldığımda. Karanlığı neden somutluk içinde var edip, onun varlığını kısıtlıyorsun? Lambaları kapatıyorum. Pencereleri yerinden söküp, var olan boşluğu tuğlalarla dolduruyorum. Hatta kapıyı bile. Şu anda hiçbir şey görmüyorsun. Söyle ne hissediyorsun? Sonsuzluk. Neye göre sonsuzluk? Hiçbir şeye ulaşamıyorum. Ne gözlerim, ne kulaklarım, ne de diğer duygularımla. Bir boşluktayım. Boşluk, hiçbir şeyin olmamasıyla var olabilir. Hiçbir şeyin var olmaması da sonsuzluğu beraberinde getirebilir.
Ayaklan ve yürümeye başla. Yürü yürü, yavaşlama. Ama devam edersem duvara toslayacağım. Hangi duvara? Odamın dört duvarından birine. Biz şu anda sınırları olan bir alan içinde miyiz? Evet, tek değişiklik pencereleri ve kapıyı da söküp, yerini betonla doldurmak oldu. Öyleyse burası hakkında nasıl bir sonsuzluk düşünüyorsun?

Şimdi aydınlık içindesin, her yer cam ve her daim güneş ışığının olduğu odada beni seyretmektesin. Gözlerimin içine bak! Ne görüyorsun? Aynada gördüğüm şeyi…