belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

GECEDE YAŞAYANLAR- 1. BÖLÜM

(Üst not: Hikaye toplam 15 bölümden oluşmaktadır. Her bölümün sonunda, sıradaki bölümün linki yer almaktadır. Dikkatinize :) )

Gardırobun üst rafında bulunan kutuyu çıkarmaya çalışırken, sandalyenin üstünde, sağ ayağım biraz geri haldeyken, sol ayağımla da katlanır sandalyenin gerisine basınca düşme tehlikesi atlattım. Sol elim gayet yerinde bir çeviklikle gardıroptan destek aldı ve düşmeden kendimi toparlayabildim. Sağ salim sandalyeden indim. aynı sandalyeye oturup bir durum değerlendirmesi yaptım. Korkmuştum; ama beni asıl ürperten düşme tehlikesi değil, katlanır sandalyeden çıkan “gııırçççtt” sesiydi. Ayyy! Şimdi bile fena oldum. Böyle zamanlarda ağzıma çorap girmiş gibi bir hisse kapılırım ve dişlerim kamaşır.  Ahh yine oldu! Hem de giyilmiş kokulu çorap. Ağk! İğrenç! Bunun nasıl bir his olduğunu bilmeden beni ürpertmesine her zaman gıcık olmanın altından hayran kalmışımdır. Çünkü hayatımda geçirdiğim bunca zamana kadar ağzıma hiç çorap sokmadım.  Ama böyle düşündükçe dişlerim kamaşır. Hatta bazen dişlerimi kamaştırmak için ağzıma  çorap girdiğini düşünürüm. Ahh! Yine oldu.
Bu, patlıcanın tadına bakmadan patlıcandan nefret etmek gibi bir şey.  (hayır ama karnıyarık yiyorsun. Bu daha çok sütü sevmeden sütlaç yemek gibi bir şey.)
Esas buna hayır. Neresi hayır, basbayağı aynı işte. Hayır, ama ben karnıyarık yiyorum. Sonuçta patlıcan yemeği. Sütün durumu farklı. Süt içilir ama sütlaç yenir. Patlıcanı yiyemezsin, şeyy.. yani içemezsin; ama karnıyarık yersin. Ha patlıcanı mı yemedin, kıymasını yeme şansı verir sana. Ama sütü içmemek ayrı bir tercih. (ee ikisi de aynı kapıya çıkıyor)
Hayır hayır. (Yahu nasıl hayır?) Hayır işte. (Yahu nasıl hayır?) EEEEEeehh!!!
Artık gece lambanı kapatabilirsin. Çünkü artık gece geride kaldı. Dışarıdan hiç kimse görmesin beni, diye kapattığın kalın perde gün ışığıyla parlıyor artık. Artık gece değil, gece lambasını kapatabilirsin. Şimdi uzun bir bekleme süresi olacak. Artık geceye ulaşmak için saatlerce gündüz koşacağım.

Artık ancak gecede yaşayabilen türümün kendini bulabilmesi için bir müddet gündüz koşacaktım. Karar verme aşamanın sonuna geldiğimde daha fazla oyalanmak, zaman kaybetmek istemeyerek toparlanıp evden çıktım. (Odayı kilitle!) Evet bu önemli. (Ya birisi odaya girerse?) Evet, yani hayır; olamaz. Bir anahtarı diğerinin üzerine koydum. Böylece kapıda meydana gelecek küçük bir oynamada, birinin odama girip girmediğini öğrenebilecektim. Burası, benim gizli bölgem, kimse görmemeli. (Perdeler?) Perdeler kapalı kalsın, gündüz ışık içeri girdiğinde odam görünebilir. Anahtarlardan birini diğerinin üzerine koydum.(koymamış mıydın?) Yok, düşmüştü. (Şimdi düştü mü?) Yok yok, maşallah. (kulağını çekip kapıya vur) yaptım. Allah kahretsin, yine düştü. (Hahahaha) Tekrar koydum. (ee, geldiğinde nasıl anlayacaksın?) Güzel soru. Dur bakalım…
Elimden düşen anahtar bana yardımcı oldu. Evet, işitebilmek gerçekten müthiş bir şeymiş. İnsan bazı bazı değerini biliyor.  Sesten, evet sesten. “Şıngııırrr!” ederse odaya ilk ben girdim.
(Ya bunu başka biri de yaparsa?”
Ooo yooo! Beynimi okuyor olabilirler mi? (Saçmalama!) Evet saçmalamayayım. Yeterince zaman kaybettim. Artık çıkmalıyım.
Gece odamda yaşadığım yalnızlığıma sabah sokaklarda devam etmek istiyordum. Gece için gündüz, gündüz için gece yalnızlığa koşacaktım. Sokakta yalnız başına olmanın verdiği huzurla adımlarımı atıyordum. Arada bir bağırmak istedim; ama olmazdı, insanlar uyanırlardı. Yalnızlığımı elimden alabilirlerdi. Hayır, bunu göze alamazdım.
Yalnızlığım maalesef birkaç yüz adım sürdü. İleride, elinde çalı süpürgesiyle evinin önünü süpüren bir adam gördüm. (Ne bu saatte mi?) Manyak mısın be adam, uyusana! (sen neden uyumuyorsun?)
Tercih, ben bunu tercih ediyorum. Yine bencillik yapıyordum. Kendime tanıdığım imkanı başkalarına tanımaktan kaçınıyordum. Belki de bu yüzden yanılıyordum., yalnız kalıyordum. (Hayır, mesele bu değil.) Evet değil. Manyak mısın be kadın? (Hani adamdı?) Hayır, o geçti; bu sefer bir kadına rastladım.  Kadın da kapısının önünü süpürüyor. Yaşlı kadın ve yaşlı adam. Hayır, yalnızlığımı elimden alamazsınız. Hemen evime dönmeliyim. Eve döndüm, odama çekildim. Hemen yatağa uzandım. Allah kahretsin! Anahtarı kontrol etmeyi unuttum. Ya birleri girmişse?.. Gizli eşyalarımı görmüşse… donumu çalmışsa..!? (Ne yapsın senin donunu be?)
Doğru, saçmaladım. Belki beni seven ve belli etmeyen biridir. (Bilemezsin) Doğru, bilemem. (Ben de bilemem.)
Dayanamadım, donlarımı kontrol ettim. Hepsi yerli yerindeydi, bıraktığım gibi, benim gibi karman çorman. Kendine münhasır bir düzende diyelim, hoş olur. (Olur, diyelim) yine yalnızım. Sanırım yine geceyi bekleyeceğim. Lanet olsun o yaşlılara. Sokakta yalnız kalma hakkımı elimden aldınız. Sizi şikayet edeceğim! (Kime?)
Kime?  Dur düşünmeyim. Buldum!  Azrail’e mesela. Nereye kadar canım yaşa yaşa.

“Sevgili Azrail.” (Yok , değerli de, daha resmi olur. Dikkate alabilir.) haklısın.
Değerli Azrail.”
Şu yaşlılardan dolayı çok muzdaripim (Dur ne yapıyorsun? Tüm ciddiyeti gitti.) doğru, ne diyeyim? (Ne bileyim halini hatırını sor.) Haklısın.
“Afiyettesindir inşallah. (Bravo) Yahu(Ya demediğime dikkat çekerim bak, bu önemli.) Azrailciğim ben bu yaşlılardan çok muzdaripim. Bunlar sabahın köründe süpürme eylemiyle başladıkları günlük yaşantılarına(buna yaşamak denirse) akşamları yine geç saatlerde evlerine dönerek- hele yaz mevsiminde gece ikilere(saat iki demek istedim) kadar oturup lak-lak ediyorlar- benim yalnız kalma hakkımı elimden alıyorlar. Orada işler nasıl işliyor bilmem ama sen işini tek başına yapıyorsun. Yani yalnız takılıyorsun. Tutup da biri yanında olursa işini güzel biçimde icra edebilir misin? Edemezsin. (kendim sorup kendim cevapladım.)
Benim de işim yalnızlık.(Yeni bir meslek edindim kendime. İnsan, istediği bir şey olsun diye neler çıkartıyor meydana.) Bu nedenle yalnızlığın ehemmiyetini bildiğini düşündüğüm bir insan olarak (Ne insanı be saçmalama!) Doğru, haklısın. İnsanı siil, tamam.  Bir bir… bir melek olarak, halimden anlamanı ve şu yaşlıların canını bir an önce almanı en içten (olmadı) rica ediyorum..(?) (Emir gibi olur. Bak, dilekçelerde üst makamlar rica eder) eee ne yapayım? (arz et) tamam….
Şu yaşlıların canını almanı ..- almanızı mı desem? (yok, o kadar da değil. Bir kere Azrailciğim dedin, bir samimiyet var.) Doğru… almanı arz ederim. En içten dileklerimle gözlerinden öper (ne yapıyorsun?) selam eder.. (?) (akrabaya mektup mu gönderiyorsun?) .. hürmet eder..-(?)- (Ha o olur.) oldu.
En içten dileklerimle…- buraya bir selam lazım- (Evet lazım.) selam ve hürmet eder..- yahu gözlerinden de öpeydim? (yok o kadar değil). O zaman sadece selam ve hürmet ederim.
Sana söz, işini yaparken seni yalnız bırakacağım. Ama müsaade edersen uzaktan, elime çekirdeğimi alıp izlemek istiyorum. Gece olsa da olur. Nasılsa (aaa ne yapıyorsun?) yahu bir sus! Neyse..
Nasılsa  gece yaşayan bir canlıyım. Hem uykuda ölmek iyiymiş, hissetmezmiş falan. Öyle dua ederler hem. Allah uykusunda ölmeyi nasip etsin, diye. Ben de dua etmiş oldum şimdi.

Dilekçemi yazdım. İyi de nasıl göndereceğim bunu?
Zaman bazen hızlı bazen yavaş geçiyor. Geceye hızla koşmaya devam ediyorum. Gece ise platonik aşkım gibi benden kaçmaya devam ediyor. Sabahın köründen beri ayakta dikili olduğum için gün bitmek bilmiyor. Daha uzun yaşıyorum sanki. Ne yapmalı? Ben de mi kapıyı süpürsem. (kapıyı süpürsem ne demek yahu) yani kapının önünü. (yaşlandın mı sen de?)


İnsan erkenden güne başlayınca bolca zamanı oluyor. Sanki daha çok yaşıyor. Yoksa yaşlılar da bu yüzden. Kalan kısa ömürlerinde daha fazla yaşamak için sabah erken kalkıp gece geç yatıyorlar. Uykuda ölüme yakalanmamak için. Ölümlerine şahit olmak için. Benim gibi.  Ama ben daha gencim. Öyle değil mi? Geçen gün birinin bana “sen de benim gibi erkenden yaşlanmışsın” demesine rağmen gencim ben.

7 Nisan 2013 Pazar

HER SEÇİŞ BİR VAZGEÇİŞTİR... CELAL KADRİ KINOĞLU SÖYLEŞİSİ



Çocukluk dönemlerinde ailesiyle birlikte tiyatro izlemeye gidecekleri günün evvelindeki gecelerde heyecanda uyuyamazdım, diyerek  daha o günlerde olan bağlılığının nüktelerini veren Kınoğlu, Nisa Serezli’nin Cinnetlik Kaynana rolündeki performansına öyle bir gülmüş ki, herkesin sustuğu anda bile gözlerinden yaşlar boşalırcasına güldürmesini sürdürürken,  oyunun ilk perdesinden sonra ailesinin rezil olduk telaşı yüzünden “aşk olsunlar” “bir daha zinharlar” ithamlarıyla ilk darbeyi yemiş.
İlkokulda, okuma bayramında “Yağmur” şiirini okumak için arkada beklerken, perdenin ardından sahneye bakınca aşırı derecede heyecanlanması sonucu şiirini söyleyemeyip tövbe etmiş. Fakat tiyatro adını duyunca bile kalbinin küt küt atan bir bireyin lisede bir piyes yazıp en komik rolü oynaması içindeki aşkı tekrar canlandırmış olmalı ki, üniversitede makine mühendisliği okuyorken, arkadaşlarıyla birlikte, yaptıkları entelektüel toplantılara binaen tiyatro gurubu kurmaya karar vermişler. Okulun son yılında da mühendis olmayacağına kanaat getirince “sadece aptallar fikir değiştirmez” diyerek 17 yaşında aldığı kararın hayatını idame ettirmemesi gerektiğini düşünerek kendisini konservatuar kapısından içeri girip Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Ahmet Levendoğlu, Engin Uludağ, Müjdat Gezen, Mehmet Birkiye, Suat Özturna  karşısında bulmuş.
“Ben onlarla(eğitmenlerle) çalışma fırsatı bulduğum için çok şanslıydım; ama onlar da benim gibi öğrencileri olduğu için çok şanslılardı” diyerek kendine ne kadar güvendiğini ve de geliştirdiğini dile getiren Celal Kadri Kınoğlu ile, dizi hegemonyası, ülkemizde tiyatro durumunu, eksiklikleri  ve neden bu yolu seçtiği üzerine, okuduktan sonra izlediğiniz şeylere dahi bakış açınızın değişeceği bir söyleşi gerçekleştirdik.



Bir oyuncu gözüyle sizin için tiyatro nedir?
Bence tiyatro yaşamak. İnsanların hayatta yaşarken çok daha az tepki verdiklerini, gülümsediklerini, daha az bağırdıklarını, daha az ağladıklarını değişik baskılardan dolayı tırnak içinde daha az yaşadıklarını düşünüyorum. O yüzden tiyatro benim yaşadığım yer. Üstelik ben kendi heyecanlarımı başkalarının hayatlarına da transfer ederek, başkalarının hayatlarını da yaşamaya bayılıyorum.

Tiyatro ülkemizde ne kadar tutuluyor? Yaşadığı sorunları göz önünde bulundurursak size göre ne kadar destekleniyor?
Tiyatronun siyasetle her zaman problemi olmuştur. Ama tiyatronun her zaman asıl problemi olan hayal ettiği seyirciyi bulamama biçimdir. Birçok farklı tiyatro var: Duru Tiyatro başka, Dot, Krek başka, daha avantajlı radikal küçük kuruluşlar başka, Halkevleri;  Kadıköy, Sarıyer gibi amatör tiyatro çevresinden gelen tiyatrolar başka, şehir ve devlet tiyatroları başka, diğer özel tiyatrolar: Dormen, Kenter’ler başka. Hepsi de farklı nedenlerle başka seyircilere ulaşan gruplar. Birinin problemi diğerinin problemi olmayabilir. Hepsinin problemlerini aynı şemsiyenin altında toplamak gerekirse, vergi problemleri tiyatro yapmak isteyen guruplar için büyük sorun; ama bana kalırsa asıl büyük problemleri sahneye çıkardıkları insanların tanınmış insanlar olması zorunluluğu. Dolayısıyla bir sanat tiyatrosu bile sahneye çıkardığı oyuncunun televizyondan tanınır olmasından medet umuyor. Bu da çok büyük bir teslimiyet oluyor. Seyirciyi böyle vurmaya çalışmak, o tiyatroların kendi geleneklerini yaratamadıklarını da gösteriyor.
Bu bakımdan hala ve maalesef ne politik tiyatronun ne komedi tiyatronun ne bulvar tiyatronun, gerçekte bugün dünyadaki örneklerinin olduğu yerde olamadıkları bir ülkede yaşıyoruz . Bunun iki tane büyük nedeni var:
 Birincisi yönetmenlerimiz çok fazla yok. Birçok yönetmenimiz maalesef kendilerini çok fazla yenileyemeden yaşlandılar, bazılarıyla ölüp gittiler. O yüzden burada 40 yıllık demode işleri çok görüyoruz. Bu sorunu gidermek içinse genç yönetmenlere fırsat verilmesi gerekiyor.
İkinci sorunsa Türk tiyatro edebiyatında da büyük boşlukların olması. Tiyatro yazarının çok fazla gelmediğini görüyoruz. Bunun da nedeni, yazıya çiziye yeteneği olan insanların para kazanmak için yazarlık bölümünden mezun olmalarına rağmen televizyon dizisi yazmak istemeleri, sinemaya heves etmeleri  ve reklam yazarlığında  çare bulması başarıyı, statü ve parayla ölçen bir kültüre dönüştü. Tiyatroysa hala yazarlarını arıyor. Ben, Berkun (Berkun Oya) dışında genç başka bir yazarı bekliyorum. Edebi kurulda da olduğum için, devlet tiyatrolarına gelen tekstleri okuyorum. Ve diyebilirim ki beş ay boyunca iki tane yazar dikkatimi çekti, onlara da çok sevindim.

SEYİRCİMİZİN KAFA ÇALIŞTIRMAMAYA ÇALIŞMAK GİBİ ÖZEL BİR YETENEĞİ VAR

Niye bu kadar televizyon hegemonyası var?
Çünkü televizyonda olan şeyler seyircinin kolayına geliyor. İnsanlar saatlerce  ne bir matematiği, değişikliği, gelişimi, sürprizi olmayan şeyi izliyorlar. Hiçbir şekilde farklı bir üslup denenmiyor, son derece düz biçimde altta müzik çalıyor, üstünde güzel oğlanlar ve güzel kızlar karşımıza geçip tıkır tıkır aynı lafları tekrar ediyorlar. Evdeki kadınlar hayatlarında böyle güzel çocuk görmemiş gibi o çocuğu seyrediyorlar.  Diziyi seyrediyorum diyor ama altta Kıvanç’ı seyrediyor. Veya adamcağız da oturmuş fingirdeyen iki tane kıza bakıyor.
Genellikle entrika denen saçma bir gerilim var ortada. Bunlar insanlara kolay geliyor. Arkalarına yaslanıyorlar, biraz çene çalıyorlar sonra bakıyorlar ki hiçbir şey değişmemiş. Seyretmesi kolay. Halbuki tiyatro,  iyi yazılmış bir metin içinde çok iyi bir matematik olarak çok ince tercihlerle yaratılmış ve çok seçilmiş şeylerle oluşmuş bir yapıdır. Ve o yapı normalde sırf televizyon izleyen bir seyirciyi çok zorlayacak şekilde, kafasını çalıştırmasını, emek vermesini gerektirir.
Her tür tembellik bizde kolay gidiyor. Neyin çok sevildiğini görüyorsanız seyreden bakımından tembel işidir. O basit komedileri seyretmek de güzel, o basit dramlara ağlamak da kolay; bu kolaylığa da bizim seyircimiz genelde bayılıyor.
Bütün o eski aptal şarkı sözleri gibi. Bütün eski hatta şimdiki şarkı sözlerini hatırlayın. Ne kadar basit, ucuz, sığ ve sıradan şeyler bu kadar çok seviliyor. Çünkü kafa çalıştırmamaya çalışmak gibi özel bir yeteneği var bizim seyircimizin maalesef.

Genç bireylerin neden elinden tutulmuyor da eskilerin alışkanlıkları alışkanlık olarak devam ediyor. Eskiler neden kendilerini geliştirmiyorlar?
İnsanların kendilerini dinlediklerinde, içlerinde var olan seslerle  konuşurlar. Derler ki “sen aslında şu hayatı yaşamalısın gidip ona bakmazsan sana yazıklar olsun.”
 İnsanın bazen vicdanı bazen sezgileri bazen heyecanı bazen tutkuları ona yönler verir. İçindeki o duyguya bir macera önerir. Kendi kapısını çalıp bu yolu tercih etmesi bile cesaret meselesi. Ve o cesareti gösterebilenlere hiç kimsenin yol göstermesine gerek kalmaz çünkü o kendi yolunu kendi bilmektedir.
 Ama dediğiniz gibi, tabi okullarda da, milli eğitimde de yada başka yerlerde de tiyatro denen 2000 yıllık sanatın temsilcileri, gerçek kahramanları o insanları keşfedip o insanlara yön verebilmeliydiler.  Ya da o insanların çocukluk yıllarından itibaren izledikleri oyunlar o kadar iyi olmalıydı ki, ben de bunun içinde olmalıyım, diyerek kendini teslim etmek için aramalıydı tiyatroyu.
Bizde genellikle o kadar feci yapılıyor ki, onu gören kişi ne var bunu ben de yaparım deyip, beğenerek değil hakir görerek gelenlere rastlanıyor.

İNSAN KENDİNİ YARATMAK İÇİN BİR ŞEY DEVİRMEK ZORUNDADIR.

İnsanların kendisini geliştirmesi açısından bir farkındalığı gerekiyor. Bu farkındalık da çoğunlukla aile baskısı yüzünden sönümleniyor. Nasıl bir kıvılcım gerekiyor, sizde nasıl bir kıvılcım oluşmuştu?
Can sıkıntısından ölüyordum çünkü. Çok disiplinliydim ve çok ağır terbiyeden geçirmişti beni ailem. Ve ben kendi hayatımı, kendi heyecanlarımı, kendi mutluluğumu tiyatroda bulacağımı çocukluğumdan beri biliyordum. Ve bunu yapmak için çok çabaladım. Çok baskı altında geçti o yüzden öğrencilik hayatım. Ama en sonunda herkesin bir devrimi vardır hayatta. O devrimi yapmak zorundasın. Kimisi babasına yapar kimisi annesine, kimi kendine, kimi mahallesindeki onu aşağı çektiğini düşünen koşullara kimi bir şehre kimi bir ülkeye. İnsan kendini yaratmak için bir şey devirmek zorundadır.

Yani siz kendinizi tiyatro dışında bir şeyde düşünmemiştiniz.
Evet, bunu çok istedim. Orkestra da istiyordum. Şu an çok mutluyum evvela eski İTÜ’lü arkadaşlarımla kurduğumuz bir orkestramız da var. Hem müzik yapıyoruz hem de ben 30 senedir neredeyse her gün tiyatro yapıyorum. Bir mutluluk hikayesi ama bir devrimle oluyor.

“GEBER!” DİYORUM

Muzdarip olduğunuz yazarlarla ilgili durumda karşılaştığınız sorunlar çoğunlukla ne oluyor?
Gerizekalılık, basitlik, aptallık, müsamere tezahürleri ,  bir oyunun duygusal itiraflardan kaynaklanmasını düşünmeleri yazdıklarının içinde ne bir matematik yok ne espri ne de sürpriz olmaması.  En acısı da şu; onların bir yazar olmak istiyorsa bir dünya yazarını okumadığını görüyorum. Çünkü şu aptallık hala var başımızda bir bela. Çocuk diyor ki şair olmak istiyorum. Ben diyorum ki ah ne güzel, hangi şairleri okudun? Çocuk diyor ki, hiçbirini okumadım hocam etkilenmek istemiyorum. Ben diyorum ki ona, geber.

5 Mart 2013 Salı

OTUZBİR NOLU VAK’A


“Uyanmanın bir farklılık olmadığının farkındayım. Bunun bilincinde yataktan kalktım. Kahvaltısıydı, şusuydu busuydu demeden bir pantolon bir de beyaz bluz giyerek evden çıktım. Beyaz bluz yüzünden içimin görünmesi umurumda değil. Beyaz renge karşı sempatim var; bu yüzden insanların kınayıcı bakışlarını kafama takacak değilim. Eğer isterlerse görmezler; her gün neleri görmezden geliyorlar kim bilir. Ama bana inat edercesine bakacaklarından eminim. Beni, gözlerinden kayboluncaya kadar izleyecekler, izleyip ayıplayacaklar; kimisi bastırılmış heves ve duyguları kimisi de arzularını beni ayıplamak üzerinden örtbas edecek. Hiç biri umurumda değil; suçlu olduğumu kabul ediyorum, öyle değil mi? Sizin bakma eylemini gerçekleştirmenizden ziyade benim açık seçik kıyafet gitmem etken rolü oynayan faktör. Evet, bugünün farklılığını tüm suçu üzerime alarak var ediyorum.
Yargılamayı herkes çok seviyor . insanlar kendi ürettikleri nedenler üzerinden başkaları adına sonuca varıyorlar. Ben sadece karşılık bekledim. Bir hiç yapılmasını değil.
Benim de sevgilim vardı. ‘Ne yapıyorsun?’ dediğimde hep ‘Hiç!’ cevabını verirdi. Hiç, yapılmaz ki. Hiçbir şey yapılmaması bile yeterli olabilirdi belki. Beni düşünmesini isterdim. “Aşkım seni düşünmediğim an var mı?” derdi. Sadece yatak hayallerini süsleyen bir canlıydım. Ama yalnızca onun beni hayal ettiği halde can bulan bir canlı. Aslında ben de onu kendi kafamda canlandırırdım. Tek gecelik sevgili oyunları olsa da.
O da tıpkı diğerleri gibi, bana bakarken, kısa bir zaman diliminden sonra onunla paylaşacağım yatak süresini düşünüyordu. Gözlerimin içine baktığı doğru ama, kim gözlerimin ardındakini görmeye cesaret edebilirdi ki? Kim, benim nasıl olduğumla, düşüncelerimle ilgilenirdi ki? Gerçi, onlar da haklı kendi gözlerinde; oraya geliş amacım belliydi. Yanına sokulmakta mecburdum, karşımda en iğrenç, en sert, en pislik, en kaba birisi olsa da ona iyi görünmeye mecburdum. Kimse benim kokumla ilgilenmezdi; hepsi onlara nasıl kokma isteğimle ilgilenirdi.
Biliyorum, riyakarım. Ama söyleyin, hanginiz değilsiniz?  Kim, kendisinden üst seviyede olan birine karşı koymaya cesaret edebilir? Kim, onun yüzüne güler yüzle baktıktan sonra arkasından küfür etmez? Söyleyin bana, kim karşıma çıkıp gözlerimin içine bakıp ‘Senin derdin ne? Bana anlatabilirsin.’ deyip benimle dertleşir? Kim, beni yanına çağırıp, işini görmekten ziyade benim gönlümü rahatlatabilir, omzuma dokunabilir, başımı göğsüne bastırabilir? Hiç kimse, hiçbiriniz. Yapanınız varsa da ben göremedim. Yapan varsa eğer, kıymetini bilin.
Bugünün farklı olduğunu söylemiştim; madem ölüm kendi isteğiyle gelmeyecek, öyleyse onu ben zorla ayağıma getireceğim.”
-Evde yapılan inceleme sonucu ortaya çıkan bulgular neticesinde, mektubu yazanın maktul olduğu anlaşılmıştır efendim.
-Bir yakını falan var mıymış?
-Hayır efendim.
-İyi o zaman dosyayı kapatın!
-Ama efendim katilleri araştırmayacak mıyız?
-Oğlum olayda hiçbir şaibenin olmadığını kendi ağzınla söylemedin mi?
-Onu intihara sürükleyenler katil değil mi peki?