belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2014 Salı

ALBÜM 2. KISIM


“İki hafta oldu. İki hafta sonra bakacaklar, kemik kaynadıysa alacaklar alçıyı.”
Bugün ne günlerden, dedim. Birden geldi aklıma. Tarihi söyledi. Dur bakayım, diye düşündüm.
“Yok almazlar iki haftaya” dedim.
“Hee? Ne zaman alırlar abi” dedi çocukcağız. Üzülmüştü.
Hayırdır abi, neye canın sıkıldı?
“Bizim arkadaşlarla şey vardı. Tatile gidecektik.
Sizinkilerin haberi var mı?... yok tabi. Öyle olmaz. Haber vermeden gitme. İzin al oğlum, sonra zehir olur tatilim, dedim. Çocuğu bulmuşken öğüt vermek lazım.
“Öyle de, bizimkiler...”
sen yine de izin al. Kırma kalplerini.
“Boşversene abi” dedi.
ver bir kalem bakalım, biz de imzamızı çakalım. Bugün ayın kaçı? Hıı. Haziran!
“Ne Haziran’ı be abi, ağustostayız biz. dedi.
harbi mi? Ulan kafa gitti desene.
Uslu bir çocuktu, sevmiştin: ee saat kaç?
“Saat üç”
ooo, bizim saat bozulmuş.
“Ne yapıyorsun?”
Saatim bozulmuş galiba onu düzeltiyorum.
“Niye böyle bir şey yapıyorsun ki?”           
Saati bilmek için işte. Sen saate bakmasını biliyor musun? Öğreteyim mi sana?
“Hayır, biliyorum ben.”
Saati düzeltirken konuşmaya devam ediyordum. O da oynarken aynısını yapıyordu. Tamam düzelttim, saat üç.
“Saat 3 mü?” dedi telaşla.
Evet, ne oldu ki?
“Annem 3’te gel demişti,” dedi, koştu eve. O giderken, ben de yarım bırktığı oyunu incelemeye başladım. Çok geçmeden geldi.
“Niye yalan söylüyorsun saat 3 değilmiş ki” diye çıkageldi çocuk öfkeyle.
Nasıl değil yahu. Daha demin. Yanımızdan geçen birine sosrdum:
Affedersiniz saat kaç?
Yüzüme ve kıyafetlerimee tuhaf bakışlar atarak 2’yi 10 geçiyor, dedi. ben de ona tuhaf tuhaf bakarak saatimi düzelttim. Çocuk çoktan oyuna dalmıştı.
Ne yapıyorsun, dedim.
“Yol yapıyorum, karıncaların geçmesi için.”
Şimdi sen yapınca buradan mı geçecekler?
“Evet” dedi kesin bir tavırla.
Ooo, sen inşaatçı mı olacaksın?
“O ne?”
işte, seninn gibi böyle iş yaparlar.
“Cık”
Ee neden yapıyorsun o halde?
“Canım istiyor.”
Verecek cevap bulamadım. Soru sorayım dedim en iyisi:
Büyüyünce ne olacaksın?
“Ben büyüyünce... doktor olacağım.”
Aaa ne güzel. Hastaları mı iyileştireceksin?
“Evet”
Hııı, yani çok hastan olacak senin.
“Evet..” Çok geçmeden bitti diye haykırdı.
Aferin sanaa. Hayalleri gözlerinden okunuyordu. Adeta u yaşta benden daha fazla tutunuyordu. Cevaplarındaki kesinlik, hayatta yer edindiğim varlığımdan daha net bir haldeydi.
“Bahçeye gidelim mi?” dedi. tutup elimden evlerinin bahçesine götürdü.
Ooo, bu bahçe eskiden de böyle miydi? Ne kadar canlı.
“Çekiyorum, peynir deyin.”
“Peyniiiiir”
“Peynir”
“Peyn”
“Pey.”
Zaman hızla akıp gidiyor. Bunun farkına daha yeni mi varıyorsun?

26 Ekim 2014 Pazar

BENİ KENDİMDEN KURTAR


Kimseden değil
Ne kendinden
Ne de  benimle kıyaslandığında,
üçüncü şahıs sayılabilecek herkesten
Yani hiç kimseden
Kurtarmana gerek yok beni
Sadece benim, kendimin zehri.
Ne kendinden
Ne de herhangi birinden 
Kurtarmaya çalışma beni
Beni kendimden kurtar.
Dışarıya normal görünüm versem de
Hatta etrafımdakiler sayesinde
Yeşil de görünsem yaz mevsimleri
İnsanlar devam da etse
meyve vereceğimi düşünmeyi
Bırak!
Düşünsünler
Düşünmeyi bilseydik
Yaşamaya zorlar mıydık birbirimizi.
Bu meyveyi yiyeceğim diye
Zorla dikilir miydik ebeveynlerimizin bahçelerine.
Meyve vermeyince de kıyabilir miydik önceden
Evlat sevgisi bahanesiyle
Her gün karşımızda ölen yanlış bitkiye.
Beni bırak,
Ma
Beni kendimden kurtar
Ma!
Verdiğim tek meyveleri;
Yani yuva kuran karıncaları
Yol açan kurtları
Yem olarak yiyebileceklerse,
kurtar.
Öldürme görevi verildiyse sana
Beni kendimden kurtar.

30 Mart 2014 Pazar

SOĞUK BİR FOTOĞRAF KARESİ 1. BÖLÜM


hikaye, rahat takip edilebilmesi için iki ayrı bölüme ayrılmıştır. 2. bölümü es geçmeyin.. :)

“Küçücüktün, böyle mini mini ellerin vardı. Bazen kırılacak diye, dokunmaya korkardım. Bir keresinde hasta olmuştun; ama nasıl.. günlerce ağlıyorsun. Babanın annesine de bir şey demeye korkuyorum; çocuğa bakamadım, diyerek azarlamasın diye. Telefon yok.. bir şey yok. Ne yapayım karşı komşuya haber ettim. Allah razı olsun, hastanede hemşire tanıdığı vardı. Evlerinde telefon da var hani. Apar topar alıp götürdük seni. Babaannene gezmeye gidiyoruz diye yalan söyledik.. kudurmuştu.. Ee ne yapalım, çocuk hasta desem beni kudurtacak bu sefer. O kudurdu.. oh olsun!”
Hapşırdım.. annemin tepkisi gecikmedi.
“Hasta mı oldun sen? Hee!? Yavrum, kuzum hasta mısın? Dur bakayım ateşin var mı? Var.. var. Hadi kalk çabuk hastaneye”
“Anne dur, dur gözünü seveyim. Hapşırdım alt tarafı. Gayet insani bir şey, abartma!”

“Olsun… olsun kuzum, olsun. Yine de bir doktora görünelim de biz, ne olursa olsun, gidelim biz.”

“Anacığım allasen, kaç yaşına geldim. Hala elindeki fotoğraflardaki halimle karıştırıyorsun beni.”

Annem hastalandığımı düşündüğü için kucağında ve elinde birikmiş halde unuttuğu fotoğraflara döndü tekrar.
“Aa bak! Bunu hatırladın mı? İlkokul mezuniyet fotoğrafın.”
Fotoğraf ilgimi çekti:
“Aa ver bakayım. Aa! Hakkat ortaokuldan mezun olduğumuzda yahu bu fotoğraf.”
“Kaçındaydın o zaman?”
“İşte 14-15.. o civardaydı.”
“Yıllar da çabucak..” dedi annem; fakat devamını getiremedi. Gözyaşlarına boğuldu:
“Şimdi benim minik oğlum evlenecek ha.” diye, gözyaşlarının arasından çıkartabildiği bu cümlenin ardından ağlamasını sürdürdü.
“Ahh annem.” dedim, boynuna sarıldım. Boğazımdan öyle bir çekti ki kendine beni; hiçbir zaman dinmeyecek bir sevginin en büyük göstergesiydi. Muhtemelen evleneceğim kadından dahi hiçbir zaman göremeyeceğim bir sevgi. Belki de çocuğumuz olduğunda, O da, evladını benden daha çok sevecek. Yaramazlıklarını görmezden gelecek. Eşini, yani beni karşısına alacak. Biliyorum, çünkü annemden böyle görmüştüm.
Annem, gözyaşlarını omzuma boşalttıktan sonra sırtıma vurdu:
“Eşoğlueşek., evlenmesen yüzünü de göremeyeceğiz desene.”
Ardından beni koltuğa itti. Omzumdaki ıslaklıkla, daha doğrusu o ağırlıkla yalnız bıraktı beni:
“Sen şimdi acıkmışsındır..” dedi mutfağa giderken.
Ben, omzumda duran bu ağırlıkla beklemeye başladım ve fotoğraflara bakmaya annemin kaldığı yerden devam ettim.
Çocukluk arkadaşlarımla olan fotoğraflarım, mezuniyet, tatil, şu an nereye gittiğimizi  hatırlamadığım bir gezi, piknik... annem, annemin gençliği ve şimdiki hali… Annemin kucağında, onun saçını çekiştirirken çekilen bir fotoğrafa gözüm takıldı. O fotoğrafın arkasından bana göz kırpan bir fotoğrafı daha gün yüzüne çıkardım.
Buyurgan, ciddi ve disiplin isteyen, alışkan olduğum bakışlar yine üzerimde baskı kuruyordu: Baba!
Baba, arkadaş, eş-dost, sevgili, dost… anne…!
Henüz yirmi dakika kadar önce, anlam veremediğim annemin gözyaşlarına, benzer yaşları, bu kez ben döküyordum.
Geçmiş zaman, zamanı kötü ansak da; elimizde olsa hayatımızdan silip atacağımız yılları düşünerek yine de üzülüyorum. Nedense bir özlem çekiyorum. Elbette annemden farklı duygularla özlüyorum gençlik yıllarını. Belki çocukluğumu, belki o zamanki düşüncelerimi.. belki dostlarımı, belki de olduğu gibi çocukluğu. Çünkü çocukluk demek, masumiyet değil mi?
“Ne o, bir de benimle dalga geçer eşek sıpası!”
Annem, elinde tepsi ile kapıda bekliyordu. Muhtemelen uzun zamandan beri bekleyişini sürdürüyordu. Sanki kendimi bulabilmem için zaman tanımıştı bana. Elinde tuttuğu tepsideki yemek tabağından çıkan az buhardan, kendini ayakta durmaya mecbur bıraktığını anlıyorum aslında, sırf bana zaman tanımak için.
Annemin, az evvel onun üstüne gittiğimde yaptığı gibi:
“İşte geçmiş, çocukluk…” diyorum; özlemimin verdiği itki ile bir damla bırakıyorum gözümden.
Annem, ayaklarımın dibine koyduğu sehpanın üzerine elinde tuttuğu az buharlı yemek tepsisini bıraktı; sonra gelip yanıma oturdu. Ellerini kucağında birleştirdi ve beklemeye koyuldu.
Yemeği yemeye başladım. Karnınım açlığı sebebiyle, çevremdeki her şeyi öylesine unutmuşum ki, ancak vücudumda doyma belirtileri başlayınca, anneme sormak aklıma geldi:
“Anne, sen aç değil misin? Neden yemiyorsun?”
Ve herkes tarafından bilinen o meşhur sözü söyledi:
“Sen yedikçe ben doyuyorum, sen hiç merak etme.”
Gülerek:” aman anne sen de…” diyorum. “Vallahi bunu çocukluğumda anlamadım, şimdi de anlamıyorum, muhtemelen hiçbir zaman anlamayacağım.”
“Sen anlamazsın, anlayamazsın da. Baban da anlamazdı zaten. Ama çocuğun olunca da-inşallah Allah nasip ederse- anlayamayacaksın. Karın çok iyi anlayacak, hiç merak etme sen.”
“Babam da anlamazdı değil mi?”
“Anlamazdı ya, nereden anlasın. O ancak övünmeyi bilir. Kahrı hep analar çeker oğlum, bilemezsin. Sen fotoğraflara bakınca geçmişi özlersin, yıllar ne çabuk geçti diye şaşarsın.
Ben sana bakınca, seni hep o ilk doğduğun günkü gibi görürüm. Sonradan şaşarım, bu bebek nasıl evlenecek diye. Ne anlar bu evlilikten. (Elimi avuçlarının arasına aldı.)
Ben, kırılacak diye korktuğumdan dokunamadığım bu parmakları nasıl başkasına emanet edeceğim diye düşünürüm. Sen bunun ne demek olduğunu nereden bilirsin?
Ben sünnetinde bile evde duramadım sıpa, sanki benim etimi kesiyorlar diye. O kalpsiz baban durdu başında ‘oğlum erkek oluyor’ diye hava atarak.
Bir kere kırdın da kolunu, günlerce bir damla uyumadan durdum başında. Sen... zıpır, kendinden korkun yok; baban gibi-erkek değil misin?- bir afra bir tafra. Bana bir şey olmaz, deyip deyip her şeye atlardın da benim yüreğim ağzıma gelirdi.”

Annem ağlamaya başladı yine. Ve tekrar, yükünü kaldıramayacağım ağırlığı bıraktı omuzlarıma. Ben, omzumdaki ağırlıkla, kendimi gördüğüm üst yerlerden yavaşça kayıyorum aşağılara. Ve daha net görüyorum. Annem artık ardımdan bağırmıyor anlamam için. Doğrudan yüzüme karşı konuşuyor.
Anneme sarılırken, onun arkasında kalan bir fotoğrafta, babamın bu sefer gülümsediğini görüyorum. Annemin kollarından zor da olsa sıyrılarak, fotoğrafı alıyorum elime. Oturup bakıyoruz kağıt parçasına ve babamı anıyoruz bir kere daha.
Annemle aynı yerden bakınca, belki de bir anlığına bir takım şeyler görüyorum. Annem, yüzüme doya doya bakıyor. Babama da bakıyor ara sıra ama yetmiyor; o somut kağıdın içinde, sıcak tenden yoksun bir biçimde soyutça duran babama doyamıyor.
“Ya sana da sadece fotoğraflarda doymak zorunda kalsaydım” der gibi bakıyor gözlerime. O bakışından bana neden “Sen babandan bana tek yadigarsın.” deyişini anlayabiliyorum.
...

2.BÖLÜM:
http://oguzhanozcan.blogspot.com.tr/2014/03/soguk-bir-fotorgaf-karesi-2-bolum.html

15 Nisan 2012 Pazar

"BİRŞEY"LERDEN İBARET YALANLAR

Uzun lafın kısası, kafanı çok şişirmek de istemiyorum, gönlünden ne geçiyorsa, nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşayacaksın. Bak bana, ben kendi yolumu kendim çizdim, herkesi karşıma aldım, anam babamla tartıştım. Ama sonunda ne oldu, ben kazandım. Bak evim var, arabam var, herşeyim var. Daha ne isteyeyim ki? -Senin susmandan başka ne isteyebilirim ki? Kendimden tiksindim senin yüzünden.-
Öyle değil mi yani? Haksız değilim sonuç olarak ne diyorsun?
Hııı? Sonradan bir “hııı!” daha ekleyerek kandırabildim onu, kendimi kandıramadığım için, onun da kendini kandıramadığı gibi. Nasihatlerinden ancak bu şekilde sıyrılabilecektim. Çünkü ona “bir git işine!” diyemezdim, ayıp olurdu bana göre. Annem yeni demlediği çayla dolu bardaklara eşlik eden bisküvi tabağını taşıdığı tepsi ile göründü salon kapısının arkasından. Artık bir yolla daha kurtulabilecektim; bu sefer hiç kimseyi kandırma zahmetine katlanmadan.
“Anne! Ben arkadaşımın yanına gideceğim.”
Anneme; “Şu herifin muhabbeti kafamın içine etti, o yüzden kaçıyorum.” diyemezdim, ayıp olurdu bana göre. Hem sonra anneme de ayıp olurdu. “Ne biçim evlat yetiştirmişler!” diye kolu komşu konuşurdu. O yüzden kandırdım annemi de, kendimi kandıramadığım gibi; onu ağlıyorken yakaladığımda “Ne oldu anne?” şeklindeki soruma “Birşey yok!” diye cevaplayıp beni kandırdığı gibi.

22 Mart 2012 Perşembe

SAHİPSİZ MEKTUP

"Bu yazıyı okumaya başladığınıza göre, mektubun zarfını meraklı hal ve hareketlerle parçalayarak açıp, merakla devamını bekler durumdasınız. Kusura bakmayın, nasılsınız falan diye sormayacağım, siz sorduğumu varsayabilirsiniz. Bu mektubu sahiplenmeyedebilirsiniz; çünkü ben zarfı kapatıp, sokağa bıraktım; bir çöpe gitmediyse ne ala; lakin şu anda sizin elinizdeyse aliyyül ala. (Doğru yazıp yazmadığımı kontrol ettim.)
Okuyun bunu sonuna değin, sıkılmadan, oflayıp poflamadan. Belki şu anda sıkıntılı bir iş veya bir okul yolculuğundasınız; veya hiç okuyacak durumda değilsiniz. Ama bu mektubu sahiplenebilirsiniz de; çünkü, benim mektup yazacak kimsemin olmadığı gibi, sizin de mektup beklediğiniz birisinin olmaması muhtemel dahili. Sıkılırsanız da, o kadar sıkılıyorsunuz canım yaşadıklarınızdan, buraya kadar geldiğinize göre bir paylaşımımızın olduğuna inanıyorum, biraz da bana katlanıverin.
Burada yaşananlar tamamen hayal ürünü falan değildir, belki kimileri buna “oha!” derken kimisi de “aman, ben neler gördüm” diyebilir. Bu kimlerin eline ulaştığına bağlı.
Bendeniz, kulunuz köleniz falan değilim, Refik; öyle alemde şu Refik, bu Refik falan denmez bana, denmedi de bugüne kadar. İlkokuldan terkim, ancak okuma yazmayı bilirim. İlkokulda çok istekliydim. Ayrımcı bir öğretmenimiz vardı, ben ne kadar istekli olsam da o, başka öğrencilere (az kalsın örenci yazıyordum) daha yakın davranırdı.
Onun bu davranışları ve ailemdeki fertlerin erken vefatı nedeniyle, erken yaşta ilkokulu terk etmek zorunda kaldım.
Takdir edersiniz ki içim çok burkuldu, bir müddet hayata küstüm. Dul babaannemin yanında kaldım, vefat olayı başarında. Annemi de babamı da ayrı özlüyordum. Bir annenin yaptığı yemeği, bilhassa kendi annemizin, tadı başka hiçbir yemekten çıkmadığı gibi, bir babadan bisiklet isteyememenin burukluğunu da çok çektim desem yalan olmayabilir. Ama tabi ki anne ve baba özlemine sadece bu açıdan bakmıyorum. Bisiklet sahibi olmayı çok isterken babaannemin “Cennete giden insanın istediği her şey olur,” ifadesine dayanıp, ilk ölme hasretlerine girişirdim. Şimdi ise, daha doğrusu o günlerde, ailemi görebilmenin tek yolunu ölümün getirebileceğini öğrenmek, öte dünyaya daha sıkı sıkıya bağlanmama neden olmuştu.
Dul babaannemin de yaşaması uzun süre sürmedi ailemin vefatından sonra.
Artık kimsem yoktu, annemin babama kaçışı sebebiyle anne tarafından kimseyle görüşmüyor, kimseyi de tanımıyordum. Babamın ise tek kardeş oluşu, beni dokuz yaşlarında hayatta tek başına kalma mücadelesine sürüklüyordu.
İsyan ettim çocuk aklımla; çocukluğumda şansımın yaver (yaver ifadesini ilk kez kullandım) gitmediği oyunlarda bile aşırı öfkeyle sinirlenip yersiz küfürler ederdim. İsyanın pek faydası olmadı açıkçası; ne durdurabilirdi gözyaşlarımı ne de geri getirdi annemle babamı.
Kiralık evimizden de şutlandım elbette, çocuk esirgeme kurumu vs. bir yere götürdüler beni, evime eşyalarıma ne oldu hiç bilmiyorum. Ama duramıyorum burada, uzak geliyor bana. Günlerce plan yaptıktan sonra oradan kaçmayı başardım.( o kadar dizide oluyor ben mi yapamayacağım!) çünkü orada ölmeyi başaramayacaktım, dışarıda bu olasılık daha fazlaydı. Aileme kavuşmak istiyordum, onlara sıkı sıkıya sarılmayı.
'Allah’ım ne olur, gözlerimi açtığımda karşımda annemi göreyim. Söz sana , yaramazlık yapmayacağım, annemi de üzmeyeceğim.' Ama O, duamı kabul etmedi, herhalde beni hiç sevmiyordu. Bana garezi var kesin, koca şehirde başıma kötü bir olay gelmiyordu.
Dayanamıyorum açlığa daha fazla, ellerim, kollarım, yüzüm ve de kıyafetlerim kir pas içindeydi. Susuzluktan, dilim dışarıda dolaşıyordum, belki de o an hayvanları çok iyi anlayabiliyordum. Bir çeşme buldum yol üzerinde, hemen koştum, heyecanla musluğu açtım. Çok az akan sudan aldığım her yudumda daha çok rahatlıyor ve şu an bulunduğum durumdan daha beter durumda olduğumu anımsıyordum. Yanıma yaklaşan köpeği de fark edince, minik ellerime su doldurup onu da rahatlatmaya çalıştım. Köpek gittikten sonra ellerimi, yüzümü temizleyip, çeşmenin yanı başına oturup, belli belirsiz beklemeye başladım.
Önüme madeni bir para düştü. Parayı düşüren adam fark etmemişti anlaşılan; ne sağına, ne soluna ne de arkasına  bakmaksızın yoluna devam ediyordu. parayı yerden aldım 'Amca... amca! Bakar mısınız amca!'
Küçük adımlarla ona yetişmekte zorlansam da sonunda ona ulaştım. Kibirli bir ifadeyle 'Ne oldu küçüğüm?' dedi. çok zaman sonra neden kibirli baktığını anladım.
'Şey paranızı düşürdünüz de...' elimdeki parayı ona uzattım.
Şaşkın bakışlarla yüzüme baktı. 'Teşekkür ederim yavrum. Aferin böyle dürüst ol! Kaç yaşındasın sen bakayım?'
Hiç bozuntuya vermemişti durumumu, elimden tutup yürümeye başladı, ben de peşinden tabi. Belki de, çeşmenin başında öylece bekliyorken, ne kadar kötü hayatımın olduğunu düşündüğüm için böyle bir adam çıkmıştı karşıma.
Aslında o anda şanslıymışım. O adamın, önüme bilinçli atıp da yanına gitmemi sağlayan adamın, beni, paraları bilinçli bekleme mecburiyetine sürüklediğinde her şeyi anladım.
Karnım açtı yine, ellerim kollarım, yüzüm kir içinde. Önümde yırtık pırtık çekirdek kolisi ile bekliyordum, dileniyordum 'Allah rızası için...' diye. 'Allah’ım ne olur kurtar beni.'
Uzaktan gördüm onu, bana doğru geliyor ve gülümsüyordu. 'Baba!' diye atıldım, 'Baba, baba!' ; bacağına sarıldım babamın. 'Baba, yoksa ben öldüm mü? Dualarım kabul mu oldu? Ne kadar güzelmiş ölmek, hemen seni buldum. Annem nerede baba?'
'Hayatım bu çocuk kim?' . 'Ben de anlamadım, evladım ne yapıyorsun, baban falan değilim ben!”
'Baba şaka yapma bana,artık kocaman adam oldum ben. Öyle,Ellerin babası olacağım, dersen inanmam.'
Kolumun acıdığını hissettim, 'Kusura bakmayın, zavallı çocuk kimsesiz, birine benzetmiş sizi.'
'Mühim değil' . 'Hayır baba, baba bırakma beni ne olur baba, bırakma beni!'
Küçük parmaklarımdan kaçtı sarıldığım elleri, yan gözle süzüyordu yanımdan uzaklaşırken. Yanındaki kadının, çantasından çıkardığı ıslak bezle ellerini sildi, kirlettiğim ellerini. Ne zaman ki gözden tamamen silinmeye başladı, hissettim yüzümde ilk tokadı. Kırık bir diş, patlamış dudak, kesilmiş kollar o günün bana hatıraları.
Ölme isteğini alışkanlık haline getiriyordum. O’nun bana garezi vardı kesin, hala canımı almıyordu.
Baygınlığın belirtisiyle derin bir uykuya daldım, annemi gördüm rüyamda 'Yavrum ne yaptılar sana?'
'Bir şeyim yok anne, sen bir de o çocukları gör, yaaaa!'
'Kuzum benim kara bahtlı kuzum.'
'Uyansana lan artık p*ç kurusu, uyan hadi işe gideceksin daha.'
'Ulan çocuğun ağzını burnunu kırmışsın zaten, kim bakar bunun yüzüne öküz?'
'Kes ulan sen! Hadi hadi lan!' Ayak darbelerini karnımda hissediyorum. Gözlerimi açtım , arkası dönüktü, yerdeki demir boru dikkatimi çekti. Az evvel konuştuğu Turgay abi yan tarafa geçti, beni dürtükleyen Faik de birkaç adım ilerledi.
Nefesimi tuttum, çıt çıkartmadan kalkıp yerdeki boruyu aldım.
'Hadi uyansana laa.......! Aaaaah!'
arkasını döndüğünde yüzüne yedi boruyu. Turgay abi içeriden koştu. 'Laaaan! Seni gidi o.....! Aaaaaah!'
yerdeki taşı fark etmeyip takılınca düştü, o da kafasını mermere çarptı. Hızla kaçtım oradan. Kaçmakla beraber arkamı da kollarken yola çıktığımı anlayamamışım. Şimdi mi?
Şimdi ise hastanedeyim. Bildiğiniz gibi, kimsem yok, mektubum gibi ben de sahipsizim. Hemşirelerden Tülay ablanın dediğine göre uzun süre uyanamamışım, komada kalmışım. Turgay abiler falan da herhalde korkularından gelmemişlerdir hastahaneye. Ama bacaklarım tutmuyor, araba kötü çarpmış herhalde..."
                      
             
veya intihar mı etmiştim, yok yok o daha sonra oldu galiba. Aslında on kişi falan sopalarla dövdükleri için de bacaklarım sakat kalmış olabilir. Turgay abi, yok! O dövmedi aslında, Süleyman’ın mahalleden arkadaşları kovalıyordu, kaçıyordum 'Anne! Anne!' diye bağırarak, annem evde yoktu, dövdüler beni. Ben, benim babam annemi terk etmiş, annemle yaşıyoruz. Aslında annem beni doğururken vefat etmiş.

İyi ki doğdun Turgay, iyi ki doğdun Turgay, iyi ki doğrun iyi ki doğdun.... Aaaaa Turgay yine mi mektup yazıyorsun, sonra hastahaneye rastgele insanlar geliyor ablacığım. Bak, bugün, senin komadan çıkışının üçüncü yıl dönümü(Turgay demese miydik?) neyse, sana pasta aldık, börek aldık, hediyeler de aldık. Şey! Aa, annesinin bitanesi doğum günün kutlu olsun.
                                                                        22/03/2011