belki

senin aynadan gördüğünü ben "dıvardan" görürüm. Oğuz Atay- Babama Mektup

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2017 Çarşamba

SİNEK


Daha önce nereye, nerelere temas ettiğini bilmediğim ince-bükümlü birkaç bacağıyla birlikte, vücudumun her noktasına iniş yapmaya kalktığında aynı işlemi tekdüzelikle tahminime göre binlerce kez yapması gereken; buna alışık olmadığını iddia edemem, zira gecenin muhtelif vakitlerinde sayısı binleri bulmasa bile on’lu sayılarda seyrediyordur konup kalkması; ve her seferinde vücut ölçüleri beden boyutumla kıyaslandığında aradaki mesafenin ,devede kulak, tarzı atasözü-deyimlerden örnek alabileceğim tanımlarla “kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmazmış” –al sana bir atasözü daha- gibi midemi bulandıran davranışı sergileyeceğini düşündüğüm küçücük burnunu, benim burun diye varsaydığım iğnesini kol-bacak-kafa-ayak-el uzuvlarımdan kendi arazisiymişçesine istediği gibi daldırıp çıkararak, iğrenç-rezil-şişik-ve-kırmızı-ve-insanı-uykusundan-edecek-kadar-çok-kaşındıran ve saat kaç olursa olsun uyuma kararlılığını tersyüz ederek kendisini yok ettirmeden uyutmama yemini ettien sivrisineği, hem uykulu olduğu için hem de gecenin bir yarısı aniden açılan ışığa alışmaya çalışan kısık gözlerle, duvar desenlerinin arasına veya bir rafa veyahut masaya belki koltuk hiç olmazsa gardıroba; ezcümle ne olursa olsun saklandığı delikten çıkartıp öldürmek üzere, henüz yeni yeni kendine gelen gözlerimi görebildiğim her alanda gezdiriyordum...
Tıpkı rüyamda;
Annemin “Öldür!” sayıklamalarını duyar duymaz ebeveyn odasına meyledip, çocukluğumdan kalma anne ve babayı yekvücut görme manzarasının tekrarıyla karşılaşma korkusuyla; kapıyı açar açmaz dışarı fırlayan bir sineğin yarattığı ürperti nedeniyle aniden kapıya uyguladığım itme kuvvetinin duvara toslatmasının akabinde çıkan gürültüden rahatsız olan ebevenylerimin sese sadece yataklarında dönerek tepki verişlerini izleyip, önceki kaygımdan sıyrılmanın mutluluğu ve kapının tamamen açılışıyla duyulan vızıltıdan bir ordunun annemin ve babanın vücuduna hücum edişlerinden sonra annemin gayriihtiyari rüyasında ve rüyasına farkında olmadığı gerçeklik dünyasına uygun “öldür!” emrini yerine getirmek için, çift kişilik geniş yatak takımı, ebeveynlerin ayrı ayrı kıyafetlerini yerleştirdiği geniş giysi dolabı, makyaj masası, başuçlarında duran iki etajer ve ebeveyn banyosuna uzanan koridorun yer aldığı odaya, onları uyandırmamak üzere parmak uçlarında ağır ağır gir...dim.
Odanın ışığını açmamla annemin “kapat!” emrinin gelişi arasında saniye bile sayamadım. “iyi de anne karanlıkta öldüremem” dedim belli belirsiz, kendim üzerinden anneme.
Annemi uyandıramazdım, uyansaydı bile gecenin bir vakti bu yaşımda annemlerin odasına annemin “öldür!” sesini duyduğum için girdiğimi açıklayamadım.
Bu arada annemden sinek veya sineklerin saldırıya geçtiği anlamını çıkardığım öldür’me emri yinelendi, kulağımın dibindeki vızıldamaya tepki vermek üzere elimle rüzgar çıkardığım anda. Bana da saldırılaryordu-lar sinekler; babadan ses gelmediği anda tekrarlanıyordu emirler “ölüm” “ölüm” diye.
“Karanlıkta nasıl onları öldürebilirim anne” dedim bu kez doğrudan ona, cevap vermedi ben de ışık kaynağı olarak odama gidip elime bir fener geçirip döndüm olay mahaline. Feneri açtım ve her şey artık daha netti: geçiş yatakta anne ve babamın ayrı köşelerde konuşlandığı, babamın sırt üstü annemin yüzüstü yattığı, saçlarının yüzünü kapattığı gibi yaz sıcağında laf olsun diye örtülen pikenin vücudunu kapatamadığı önceki koşulumdan daha belirgindi.
Fenerimi yataktan çektim hızla, utanarak odanın kalan kısmına; odanın geri alanında ilgimi çekecek gereçleri taradım bir hırsız edasıyla; hangi eve girmesi gerektiğini bilen, ev sakinlerini yakından tanıyan bir hırsız gibi hır..sız misali hırr...ıldamaya başladım sarıldıklarında uyku içinde bile öpüp kokladıklarında birbirlerini ve ben fenerin sönük aydınlığında makyaj masasını incelerken “öldür!” tekmiliyle ürperdim; tahmin etmediği ev sahibiyle uyanık karşılaşan hırsızın benzeri davranışımla, bu odadaki tanıma en uygun varlığımın hırsız olduğunu anladım.
Fakat annem benden katil olmamı bekliyordu. “Öldür!” tekrarlamaları rahatsız edici tekerlemelere dönüşüyordu; kelimeleri telaffuz edemeyiş beceriksiliğime başka yeteneksizlik eklenmesine müsamaha göstermeyip işe koyuldum, yapabildiğimi kanıtlayabilme yolunda bütün odağımı annemi rahatsız eden sinekleri yok edebilmeye harcamaya başladım, en azından bu gecelik; zira hırsızlar her gece aynı eve girmezler.
İki  elimin birbirine temasından doğan sesler, odaya ilk girdiğimde kapının yarattığı etkinin benzerine sebep oldu; “Ama bu koşullarda nasıl öldürebilirim” diyerek veryansın ettim.
Kendi odamda yaptığım gibi tüm eşyaları taradım ancak  odamda yaptığım gibi onları kondukları yerde öldüremedim, zaten annemin vücuduna kendi vücuduma vurduğum gibi vuramazdım, buna olanak yoktu; ancak olduğum yerde durarak onların annemin kanını emmesine göz yumamazdım; üfledim uzaktan veya elimi kolumu salladım çaresizce, buna rağmen amacıma ulaştım, beceriksizliğimi hatırlatan “öldür!” emirleri azaldı azaldı ve neredeyse hiç duyulmadı; sinekler ne duvarlarda ne perdelerde ne tavanda ne makyaj masasında duraklayabildi, kapalı yer aramak zorunda kaldılar kendilerine dinlenebilmek için, sinek de olsa durup soluklanması gerekiyordu, onların benim sahip olduğum gibi bir motivasyonu yoktu, sokup içiyorlardı kanları, doyup kalkıyorlardı; ama bu gece olmazdı, bu gece bu odanın hükümdarı onlar değildi, devreye ben girmiştim ve kanlarını dökmek üzere ant içmiştim; kimin kanını, annemin mi, annemi emmediler odaya girdiğimden beri; o halde kansız mı kalıp ölecekler bu gece avuçlarımın içinde?
Kaynağa yöneldim, babamın kapağı açık gardırobunun kapağını sallayıp demir atan birkaç sivrisineği tekrar denizlere çıkardım, boğulmak üzere oldukları denizlere...
Karanlıkta çok narin, oldukça naif tanımlanabilecek hareketlerle ekledim bir avucumu diğerinin üzerine, odadaki tek gürültü babamın kolunu kaşımasının eşliğinde elimde küçük bir bölümü annemin emirlerine boyadım.
Vızıldama son buldu sadece bir tanesi için şimdilik, dolap kapağının üstünde bir yenisini “bir-zamanlar-o-da-bir-vızıltıydı”ya çevirdim başparmağımın ucunda.
Ancak eksilmek sinekleri korkutmuyordu, aksine daha çok saldırganlaştırıyordu, vızıltı-lar artı-laryordı, vızıltı-lar kelimelerleşiyordu, vızıltılar konuşularyordı, seslerleşiyordi, cümlelerleşiyordu-du-du-durum kontrolümden çıkıyordu; sinekler-babanın-dolabının-içinden hücum edi-laryordı her biri ayrı ayrı “kurtaramazsın anneni elimden” “kanı emilecek annenin” “annen ben-biz-im”leşiyorlardı... vızıltılar, vızıltılaşmaktan çıkı-laryordı, yeni sesler ürü-leryordu. Anne ben-im... Anne be-nim..
Hayır! diye haykırdım, dolabın kapağını  da açıp rastgele vurmaya başladım seslerin geldği yere, vızıltılaşmaktan öteye geçmişlerdi bir kere.
Bir elimde, bir yerine beş-on darbede yere sereceğim sinekler ölü-lerleşiyordu, dolabın derinliklerinde ceket-gömlek-pantolonların gizlerinde ağlar-laşıyordu başka çok bacaklılar fırlıyorlardı, örümcekler eziliyordu elimde, kocaman bacakları serçe parmağımın bir bölümünü kaplıyordu; ben hala hunharca dolabın içine kapaklarına, her yerine sert sert vuruyordum ellerimde ve ayaklarımı devreye sokarak. Kırkayaklar fırlıyordu dolabın zemininden; yürüyüşleri, ayak devinimleri içimi gıdıklıyordu, her ayak hayatımın bir bölümünü eziyormuş gibi irkiliyordum.
Banyoya kaçı-laryordu ayaklar, ayaklara sahip vü-larcut; her ayak darbemde eksile eksile banyo kapısına ısrarla koşu-laryordu-ken, son kertede ölüm darbesi geldi son adım attığım, ayağımın küçük-küçücük parmağının ucundan; annemin “Ne yaptın sen!” çığlığına ellerim- ayaklarım kana bulalı “Öldürdüm!” karşılığını verirken; uyandım.
O rüyayı her hatırlayışımda rahatlıyorum; her rahatlama isteğinde onu hatırladığım için, zihnimde ilk belirmesi çocukluk döneminin ortalarına denk düşmesine rağmen sanki şimdi uykudan kalkmış da uykumda bu rüyayı görmüşüm gibi her detayını tüm canlılığıyla anımsayabiliyorum.
Rüya ile birlikte tüm sınırlamalar ortadan yok oluyor; ses çıkarmama, parmak ucunda yürüme, kendini hırsız olarak görme, odanın içinde hassasiyetle hareket etme, annenin genç bedeninin yatakta dönüşü, annenin makyaj masası, annenin öldürme direktifleri, babanın kolunu kaşıması, babanın giysi dolabı, babanın ebeveyn banyosuna giderken giydiği ayağıma o dönemde çok büyük gelen terlik; terliğin ayağıma tam oturmayışı, terliğin ayağıma tam oturmayışından dolayı zor yürümem, terliğin ayağıma oturmayışından dolayı zor yürümem sebebiyle yere düşmem, terliğin ayağıma oturmayışından dolayı zor yürümem sebebiyle yere düşmem, terliğin ayağıma oturmayışın sebebiyle yere düşmem neticesinde annemin beni fark etmesi, annemin beni fark edişinin ardından çığlık atması, annemin çığlığından dolayı poposu bana dönük babanın kıllı popodan babaya dönüşmesi, kıllı popo babanın pikeyle anneyi gizleyip yastıkla önünü zar zor örtmesi, kıllı popo babanın kıllı pipi babaya evrilmesi, kıllı pipi babanın ,hadi ufaklık  yatağa”laması-nı yıllar yılı geçiyorum;
Anne yok oluyor,
Baba önce popo oluyor, popo yok oluyor, yarrağa dönüşüyor, yarrak gibi konuşuyor, yarraklıktan terfi ediyor, baba yarrak kolum kadar görünüyor çocukken; baba kolunu kaşıyor, baba sineğin ısırdığı kolunu yoluyor kaşımaktan, babanın yolduğu kolu emen sineğin kanı dökülüyor parmaklarımdan, ellerime babam bulaşıyor, babam ellerimde ses-larleşiyor, öl-tüdüryor bugün bana.
Ölüm şaaak! diye tüm heybetiyle titretiyor duvarı, aynı el hızlı hareketlerle çekiliyor geri, avucunda yok hiç kan izi, koluna gidiyor hızlı hızlı, ileri geri sürtünüp aşındırıyor yarayı, sinek vızıldayıp arşınlıyor kulağı, el yelpaze olup rüzgarlatıyor havayı, gözler tarıyor duvarı, sinek kamufile kullanıyor taşları,
Sinek vızlıyor, kulak dikkat kesiliyor, ışıklar açılıyor,eller kollar hamle yapıyor, beden giderek yoruluyor, tek sinek olunca zor bulunuyor, sinek durduğu yerde alay ediyor, belki de kıs kıs gülüyor, sabır artık taşıyor, nerede ulan bu sinek diye bağırıyor, anne çığlık atıyoor, anne atıyor çığlık, çığlık atıyor anne, çığlık anne atıyor,
Dürtüyor-öl, tüyordür-öl, yortüdür-öl, öl öne geliyor, sinek vızlamıyor artık ölrüyor sinek, ölreşince saklandığı yer belli ediyor kendini, bedenin dönüyor sineğin olduğu yöne, sinek öldür der gibi kanatlarını çırpıyor; kolum kaşınıyor, yara sahibini arıyor, kolum kanıyor kaşınmaktan, sineğin göbişi kanımla dolu midesi bekliyor havayla temas etmeyi.
Parmaklarımı uzatıyorum, iki parmağımı sineğe bir sinek kadar yaklaştırıyorum, kendi kanımı hissediyorum.
Sineği öldürüyorum, kanımı akıtıyor muyum parmaklarıma,
Kanımı akıtıyo...
...
Akıtı...
...
Akı..aa...

25 Ağustos 2016 Perşembe

OLDURULAMAYAN


“Söyleyecek kelimelerimin olmasını çok isterdim” diye düşündü’m- bir zamanlar ben, şimdi düşünemiyor ve söyleyemiyorum hiçbir şey- tıpkı demin çok önceden düşündüğümü ifade ettiğim cümleyi kurduğum zamandaki gibi-; ya hiçbir şey değişmedi hayatımda, fikirlerimde- belki geçmişte aptaldım, şimdi de aptalım; belki hep aptaldım; ben de onu düşünüyordum şu anda; belki de ben her dönem “aynı” düşünceleri yaşıyorum- aptal olduğumdan>> derdi’m bunu çok eskiden de , hatta söyleyecek hiçbir şeyimin olmadığını düşündüğüm anlardan önce de; gerçi şimdi de söyleyecek hiçbir şeyim yok- eskiden hayran olduğum- karşımdaki bu yüz karşısında. Hiçbir şey hissetmiyorum hem de –tekrarlamaktan ne kadar canım sıkılıyor olsa bile- hiçbir şey. Hiçbir şey hissetmemek çok kötü.
Zorluyorum kendimi –ne kadar zorlasam da- nefret bile edemiyorum –nefret etsem hiç olmazsa bir tavrım olurdu- böyle rol yapmak zorunda kalmazdım; “seni gördüğüme çok sevindim” cümlesiyle bitirme zorunluluğum olmazdı konuşmanın sonunda; henüz konuşmamızın ortasında, konuşmamızın sonunu nasıl bitireceğimi düşünmek zorunda kalmazdım –şu an verdiğim cevabın ne olduğunu bilmeyerek rastgele cevap verdiğim için kendime kızmazdım- sahi ne konuşuyoruz ki biz şu anda onunla.
“Neden sustun?”
“Efendim?”
Efendim, derdim her zaman bir şeye daldığımda, eskiden de böyle yapardım ben, şu an hiçbir şey hissetmediğim fakat eskiden çok sevdiğim bu yüz karşısında EeSsKkİiDdEeNn BbÖöYyLlEe YyAaPpAaRrDdIıN(m) dedi, benim adıma, ben aynı cümleyi kendi adıma düşünürken; fakat o dalgınlığımdan yararlanıp- çünkü bilmiyordu içimden ne geçirdiğimi- “DALIP GİDERDİN AYNEN BÖYLE” diye ekledi; evet dalıp giderdim, bunu yüzüme vurmak için mi geldin sen peki şimdi, eskiden nasılsam şimdi de aynı olduğumu hatırlatmak mıydı bütün amacın –eskiden hayran olduğum yüzünün karşısında da şimdi hiçbir his duymadan daldığım gibi daldığımı belirterek beni suçlamak mı niyetin; her zaman benim adıma bir şeyler düşünen sen?>> diye düşünüyordu o zamanlar da. Hala böyle düşünüyor.
Hangi andayım bilmiyorum, nerede ne söylediğime dair hiçbir fikrim yok. Bu zamana kadar söylediklerimi alt alta dizmeye kalktığımda bu işin hayret verici derecede çabuk bitmesine şaşıp kalıyorum; çünkü çoğu cümlelerimin sonu “demiş” ile bitiyordu-bunun için hiçbirini ekleyemiyordum. Ne oldu benim cümlelerim, hepsi nereye gitti; duygularımı betimleyecek, dalıp gitmemi engelleyecek ve en önemlisi de “her zaman böyle yapardın” cümlelerinden kurtarabilecek kelimelerim ne oldu benim? Hepsi uçup gitti “her zamanların” arasında –yersiz yersiz kullanımlarla çarçur edildiler benim tarafımdan; bir zamanlar ben olan –şu an onlar ben değil- onlar ben olsaydı –şu an karşımda duran ve eskiden güzel bulduğum yüzü yine çok güzel bulurdum- diye düşündü- o düşündü ben düşünemezdim –eskiden böyle yapardı şimdi bunu yapan eskinin bir taklidiyim-
“Efendim?”
“Sen burada mısın?”
Ha evet evet buradayım. Gidecek başka yerim yok, dedi son cümleyi içinden.

13 Haziran 2015 Cumartesi

PARMAK


Ben insan; farklıyım insanoğlundan, eğer insanlık başlıyorsa ademoğlumdan. Ben insan; bu halimle; farklıyım evrim gerçimeden önceki el kullanımını bugün benim kullandığım gibi kullanamamış insan soyundan.
Bir yerde okumuştun: insanın alet kullanımı, kavrayışı asırlar sonra değişmiş; acaba ilk Adem de benim gibi mi kullanıyordu, diye düşünmüştün elini?
Bu el, bu parmaklar, bu iki parmak: Bu iki parmakta ölüm var. İki hece her iki parmağımda bölüşüyor: Ö-lüm! Birinci parmak “ö”; ikinci parmak “lüm” sesi çıkartıyorlar; heceleri öyle sayıldığı için biri üç harfken diğeri tek harfle sınırlı kalıyor. Keşke Öl-Üm olsaydı, bir parmak “Öl”ü; ikinci parmak “üm”ü alsaydı ve birleşince ölüm olsaydı. Her yerde eşitsizlik baki; ölümde bile.
Yine bir yerde duymuştın: ölümlerimiz bile farklı; kimi saray gibi mezarlarda kimi toplu mezarlıkta; ölüm bile eşitleyemiyor bizi neyleyeyim ey ademoğlu, neyleyeyim sokaktan geçen ademoğlu teyze, neyleyeyim ademoğlu anne; ölüm bile getiremediyse bizi aynı kefeye.
Bu parmaklarda ölüm var: baş ve işaret parmağımda sıkışıyor insan olan benden(insan olmayarak kendiliğinden) güçsüz ufak bir karınca-yı eziyorum iki parmağım arasında; öldürüyorum karıncayı. Öl-dü-rü-yo-rum, iki parmağımla beş hecelik bir eylem yapıyorum; ama sonucu en nihayetinde öl-üm. İki hece dört harf dendiği için öl-üm: keşke mülö olsaydı belki bu kadar korkunç olmazdı veya en başından itibaren mülö olsaydı yine korkunç olurdu; bu sefer ölüm şu an olduğu kadar korkunç olmazdı.
Korkunç! da iki heceli KOR bir KUNÇ iki ama bu haksızlık! Ölüm ile KUNÇ aynı harfte ama biri iki heceliyken diğeri sömürüyor tek hecede dört harfi birden. KORKUNÇ! bir şey bu durum. ÇNUKROK yapalım, etkisini azaltalım bu ifadenin; hay-at zaten korkunç başlı başına, at gibi güzel bir hayvanı ifade eden harfleri -ki zaten iki harften ibaret- bünyesine katıp farklı farklı anlamlar çıkartıyor. At’ı “TA!” yapalım bundan sonra “TA” deyince  aklımıza at gelsin. Kiminin aklına beyaz, kiminin aklına kahverengi ; kiminin aklına at yarışındaki at, kiminin aklına yabanı at gelir.
Benim aklıma çocukken gördüğüm, çiftlikteki kahverengi bir at geliyor: onu görmüştüm çünkü çocukluğumda; bir çocuk hikayesinde de çizgilerden ibaret bir at görmüştüm; ama orada ona “horse” deniyordu. Benim aklıma yine “at” geliyordu: hayat’ın içinde harcanan at! Hayatına son verilen at! Bundan sonra at’a horse diyeceğim; zira onu life’ın içinde hapsedemeyeceksiniz.
Hapiste yatmış yıllar boyunca amcam; çocukluğumda bir gece fısır fısır konuşulurken, ben salona girdiğimde alelacele konunun değiştirildiğini hatırlıyorum. Niye kalktın oğlum, dedi babam. Gözlerimi ovuştururken, hadi yat annecim, diye yanıma geldi annem; gençti daha. Korktum, dedim.
Babam, hadi yatır şunu, dedi beni kastederek, anneme. “Şu” olmuştum; ama aklında oğlunun tezahürü vardı. Annem kucağına aldı beni, boynuna sarıldım –o zamanlar taşıyabiliyordu beni kucağında-
Yatağa götürüp bıraktı, alnımdan öptü, saçlarımı okşadı. Giderken, “anne gitme” dedim. Korkuyordum o zamanlar ölümden. Biraz daha bekledi başımda ama meraklıydı; aklı babamdaydı, babamın anlatacaklarındaydı. Hadi oğlum, kocaman adamsın sen artık, dedi; evde baban olmayınca kim koruyacak beni? Sen! dedi ve bir kez daha öpüp gitti.
Işığı da kapattı; pür dikkat karanlıkta bekleyip kapıya odaklandım. Beni öldürmek için gelen canavara odaklandım, korktum. Yavaşça kapıyı açtım, odadan çıktım, kapıyı kapattım. Salona yaklaştığımda babamın temkinli sesini duyuyordum. Salon kapısına yaklaştım:
Karşıdaki adam, bunun ortağı işte. Aralarında ne husumet geçti bilmiyorum. Bizimki de anlatmadı hakime. Fakat kimisi bizikinin, yavuklusuyla ortağını bastığını anlatıyor, bilmem ne kadar doğru. Bu da söylemiyor zaten. Hem öyle olsa karıyı da vururdu kesin. Ama kadın da ortada yok.
Neden yaptın, diye sordu hakim duruşmada. Niye yaptığımın bir önemi yok, dedi. hakim şaşırdı; nasıl yaptın, diye sordu. ‘Tabancam yanımdaydı’ dedi. ‘Çektim tabancayı, baş parmağımla horozu çektim, işaret parmağımla da tetiği. Bu kadar’”

SAYMAK


“Bir.. iki...dört...üç”
-Bir daha say bakayım
“Bir..iki...dört...üç”
-Hayır hayır yanlış. Bir iki üç dört, bir iki dört üç değil.
“Dört üçten önce ama”
Hayır, üç dörtten öncedir; dört üçten sonradır.
“Hayır, dört üçten öncedir.”
-Hayır. Bak! Parmakla gösterelim. Bu kaç?
“Bir”
-Peki bu?
“İki”
-Şimdi?
“Dört”
-Hayır, bak diğer elinle gösterelim. Bak 4 budur gördün mü? Yani üçten bir fazla. O yüzden sayarken "birikiüçdört” anladın mı? Birikiüçdört...birikiüçdört...dört...dört.dört...
Dört gün üç gece. Yarın gidiyorum buradan. Bu gece son, üçünü gece. Tur şirketinden böyle satın aldım. İnsan dördü görünce sanki dört gece kalacağını sanıyor. Kendini mağazada 3.99 fiyat görünce sevinen müşteri gibi hissediyorum. Gerçi tur firmasının reklamında 390 lira yazıyordu; o yüzden bu kısa tatili satın almıştım. İnsan 3’ü görünce sadece 300 lira vereceğini falan sanıyor.
Bu gece son. Bu oturakta son kez oturuyorum. Üç gün önce üç gece vardı. Soraki gün iki gece. Dün bir gece; farklı olan tek şey günlerin geçtiği. Artık evime döneceğim ve evimde yapabileceğim tek değişiklik masanın üzerinde duran takvimde üç ya da dört günü tek çizikte geçmek olacak.
Kasaya içtiğim dört biradan üçünün parasını ödüyorum; 3 alana bir bedavaymış sanırım. Üç taşla bir kuş mu vurdum şimdi? Yok, hiçbir şeyi vurmadım. Üçün dördünü mü aldım; yoo hiçbir şey almadım da. Peki ne yaptım? Şimdilerde ne yapıyorum? Dört gün üç gecedir yapmadığım bir şeyi, dördüncü gün tamamlanmadığı için dört geceye erişemeyen  bir eylem yapmalıyım. Hiçbir şey yapamıyorsam bile kaldırımda üç büyük adım attıktan sonra dördüncü adımımı diğer ayağımın yanına koymalıyım. Ama bir şekilde dört üçten önce gelmeli veya gelmese bile bunu birilerine bir kez olsun kabul ettirmeliyim. Üç ve dört arasında da sadece bir sayı var; bir kere de benim doğrumu kabul etseler bir şey kaybetmezler.
Hem bazen bu durumlar işe yaramıştı: bir keresinde, normalde saat dörtte gitmem gereken yere saat üçte gitmiştim. Önce neden erken geldiğimi sordular, istediğiniz saatte geldim işte dedim, yok yok erken gelmişsiniz, neyse sorun değil, buyurun şurada bekleyin dediler.
Arkadaşlarımla her zaman saat dörtte sözleştim ve ben her zaman onların gelmesini bir saat kadar bekledim. Aa ne zaman geldin, dediler; dörtte geldim dedim. Haa iyi çok beklememişsin dediler; aa çay bile içmişsin dediler hatta. Ne yapayım bekle bekle canım sıkıldı diyerek fırça kaydım ben de arkadaşlarıma. Onlar onikili saat sisteminde üçte buluşalım dedilerse, ben yirmidörtlü saat sisteminde ondörtte buluşma saatine geldim... ooo çay da içmişsin dediler, kaç çay içtin? Hı? Üç mü? Oha! Hayır, dedim. Dört çay içtim dört dört!
Affedersin, dediler. Yok önemli değil. Gerçi alışmaya başladılar artık sonunda. Kaçta buluşalım, diye hep bana sordular. Sadece sözle yetinmedim elimle de işaret ettim. Tamam, dediler. Son zamanlarda daha az beklettiler beni hatta neredeyse hiç bekletmediler. Dörtte dediysem dörtte oradaydık. 
Şimdi döndüm tatilden ve yine buluşacağız arkadaşlarla oturacağız. Garsona sesleneceğim, insanları rahatsız etmeden kısık sesle, elimle de işaret ederek: “kardeşim bize dört çay!”
Elime bakarak, tamam, dedi gitti. Döndüğünde elinde üç çay vardı. Masaya koydu. kardeşim, dört dedim sana dört, görmedin mi? Elimle dört yaptım sana.
-Abi üç değil mi o?
Dört ulan görmüyor musun dört. Diğer elimle de göstereyim mi? Bak: bir ki üç dört. Şimdi bu elime bak. Bir iki dört...
-Abi özür dilerim; parmağın şey olduğunu fark edemedim.

13 Ocak 2015 Salı

GÜLMEK OYUNLARI


(*hikaye tamamlanmamış haliyle yayımlanmıştır)

Nereye bakardı ve de ne çok ağlardı bakışlarında. Belli başlı anlarda gülmek kokardı, öyle bir gülme ki, çok hassas bir burnun aldığı sarımsak kokusu gibiydi, hemen vazgeçilen.
Gülmek zor zanaattır, derdi, gülünmesi istenirken. Gülmek, ancak kendine de gülebiliyorsan sahicidir.
Böyle derdi; şimdi yine ellerde bir çerçeveye oturtulmuş bir kağıt parçası- adına fotoğraf denilen- yine o uzaklara ağlayan bakışları; yine gülmekten bihaber, ağlamaklı, ardında muhtemelen fotoğraftaki yüz ifadesinin, aynısı; kısa bir süre önce canlı olan cansız bedeninde sahici bir üzüntüyle taşınıyor mezarlığa doğru. Acaba istediği yere gömülseydi; her ne kadar toprak olsa da arzu ettiği toprağa gömüldüğünde yüzündeki ifade kendini başka bir şeye bırakacak mıydı, merak ediyorum.
Burada doğru Hikmet ağabey. Burada dediysem, benim olabildiğim burası anlamında. Burada doğdu, büyüdü; burada ölmesine izin verilmedi.
Hikmet ağabeye “Gül” dediler her zaman, gül; gül ki mutlu görünesin.
Mutlu olduğum için mi gülmeli, mutlu görünmek için mi gülmeliyim dedi.
Ne demek istiyorsun bile diyemediler, o zaman sen gülüverirsin, dediler.
Güldü Hikmet ağabey, ilk çocuğunu kucağına aldığında öyle bir güldü ki, canlı olarak şahit olabildi gözlerimiz. Gözlerimiz en büyük yalancılarımız şimdi. Somut bir örnek veremediğimiz için yalancılıkla suçlandı gözlerimiz. Zaten çok da sürmedi Hikmet ağabeyin gülmesi; çok geçmeden Hikmet ağabeyin içindeki yangından daha etkili bir yangın aldı götürdü küçük kızını, henüz hala bebek halindeyken.
Bir çocuğun korunamadığı yerin cehennemden farkı yoktur, dedi Hikmet ağabey. Sen bizim cennetimize nasıl cehennem dersin dediler. Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda, diye nara attılar Mehmet Akif’in sadece İstiklal Marşı’nı bilenler. Vatan hainliği ile suçladılar Hikmet ağabeyi, askerlik yapmadığını bahane ederek.
Askerlik yapmamıştı Hikmet ağabey, kaçacaktı. Askeri keyfi haline kullanan bir dönemde ben de maşa olmak istemem, dedi; çürüğe çıkar yıllarca öylece cezalı kalırım daha iyi.
“Beni anlatma çocuk. Kendi kendine konuşma.
Beni, ben olduğum için sevme çocuk” dedi. “Ben senin istediğin olmayabilirim veya sen beni, istediğim gibi hayal etmiyor olabilirsin.”
Seni sevmemek mümkün müdür Hikmet ağabey, dedim.
Hikmet abi.
Hikmet abii…
Hikmet a…
Gitti Hikmet ağabey, kayboldu gözümde.
Şimdi beyaza sarılmış bedenini, bedeninden biraz daha büyük kazılmış toprak çukura bırakıyorlar.
Dar alanları da hiç sevmezdin Hikmet abi, diyorum içimden. Hikmet abi, mutlu musun içeride?

“Daha tüm numaramı oynamadım” dedi Hikmet ağabey. İçeri girerken.

28 Ekim 2014 Salı

ALBÜM 1. KISIM


ÜSTNOT: albüm hikayesi 2 kısma ayrılmıştır

“Zaman hızla akıp gidiyor”
“Bunun farkına daha yeni mi vardın?”
“Efendim?” efendim diyorum; demeye devam ediyorum kendi kendime. Aslında uzu zamandır düşünüyordum. Bakma, düşünmeye devam ediyorum. Nedense düşündüklerimi kimse dinlemiyoru. Ya ben derdimi anlatamıyorum ya da benim dertlerimle ilgilenmiyorlar. Hatta bazen....
gitmiş. Peki. Senin de bir gün bana işin düşer; o zaman konuşuruz.
Kiminle konuşuyorum ki? Bilmiyorum.
Ama benim de anlatmaya çalıştı...
“Biraz sessiz olur musun? Şurada bir eşy konuşuyoruz” dediler. Döndüm. Anladım, dedim; sinirlenmiştim. Ne yanşi insan kendi kendine konuşamaz mı?
“Biraz sessiz olabilir misin kardeşim?” dedi. rahatsız olduysan çık git birade, dedim ben de. Ne yani lattan mı alacaktım.
“Baksana, insanca bir şey söylüyoruz”
sen bana ne demek istiyorsun? Hayvan mıyım lan ben? Gittikçe sinirlendiğimin farkındayım. Fakat ne yapabilirim, elimde değil.
“Hop! Beyler ayıp oluyor, sessiz olun” dedi tanıdık bir ses.
Abi özür dilerim bir anlık dalgınlığıma geldi, diyerek özür diledim ve önüme döndüm.
Biraz sakinleşmek ruhuma iyi geldi. Kimi zaman kendimi yıpratıyor, ısrarla engel olamıyordum yine kendime. Ya kendimi tanıyamıyordum yeterince ya da farklı sorunla yaşıyordum. Bildiğim bir şey, belli aralıklarla bir uyarıya ihtiyaç duyuyorum, ondan sonra kendime gelebiliyor ve düşünmek için zaman yaratabiliyordum. Düşünmeyi, düşünerek düşleştiriyorum. Çoğu zaman ne düşündüğüm üzerine  fikir yürütemiyorum. Çünkü düşündüklerim bir zaruret miydi, önce bunu öğrenmem gerekiyordu.
“Ne yapıyorsun?”
cevap vermedim.
“Hey! sana dedim.”
Önümdeki kitabı kaldırıp,
“Yahu Allah aşkına işin gücün mü yok?”
yani bekliyorum işte, oradan haber bekliyorum Allah’ın izniyle, kısmetse olur yani bu iş.
Önümdeki çaya meylediyorum. Ufak cam bardakta kalan ve soğumasına kısa bir süre kalan çay taneli bardaktan,  içebildiğim kadar sıvı kısmını tükettim. Bir bardak daha söylemek geliyor içimden; fakat yeteri kadar param olmadığı geliyor aklıma. (Bu gelmeler de olumsuzluğa denk geliyor genellikle) kalkayım artık, diyorum.
“Yahu nereye gidiyorsun otursana.”
İşim olmadığı halde, işlerim var yalanını uydurdum. Onlar da pek kalmama istekli olmadıkları için bu yalanmı bozuntuya vermeden kabul ettiler gidişimi. İyi bakalım kolay gelsi işlerinde, diyerek.
İyi abi ben şu çayımın parasını bırakayım, diyerek ayaklandım. Kalkarken elim cebimde, çayın parasını hesaplayarak bozuk para çıkartmaya çalışıyordum.
“Yok kardeşim saçmalama, bizden olsun” dedi.
yok, dedim ben de ; ısrar ederek. Olur mu öyle şey.
Çay parasını bıraktım ve kalktım masadan.
Ne diye hayatımda böyle bir anı varsa. Hadi anıyı bırak, bir daha görüşmediğim insanlarla neden kalıcı somut bir dedilim var. At gitsin.
“Ah!” kolum acıdı.
Yok yahu, bildiğin kendi kolum acıdı.
“Abi ne bileyim, dikkat etmedim işte.”
Ulan futbol ayakkabısıyla sokakta oynanır mı? Dedim ben de.
“İşte bizim zamanımızda öyleydi.”
Futbolcu mu olacaksın sen?
“abi, inşallah”
ne iş, acıyor mu peki?
“Arada bir sızlıyor işte.”
Ne kadar oldu kırılalı?

ALBÜM 2. KISIM


“İki hafta oldu. İki hafta sonra bakacaklar, kemik kaynadıysa alacaklar alçıyı.”
Bugün ne günlerden, dedim. Birden geldi aklıma. Tarihi söyledi. Dur bakayım, diye düşündüm.
“Yok almazlar iki haftaya” dedim.
“Hee? Ne zaman alırlar abi” dedi çocukcağız. Üzülmüştü.
Hayırdır abi, neye canın sıkıldı?
“Bizim arkadaşlarla şey vardı. Tatile gidecektik.
Sizinkilerin haberi var mı?... yok tabi. Öyle olmaz. Haber vermeden gitme. İzin al oğlum, sonra zehir olur tatilim, dedim. Çocuğu bulmuşken öğüt vermek lazım.
“Öyle de, bizimkiler...”
sen yine de izin al. Kırma kalplerini.
“Boşversene abi” dedi.
ver bir kalem bakalım, biz de imzamızı çakalım. Bugün ayın kaçı? Hıı. Haziran!
“Ne Haziran’ı be abi, ağustostayız biz. dedi.
harbi mi? Ulan kafa gitti desene.
Uslu bir çocuktu, sevmiştin: ee saat kaç?
“Saat üç”
ooo, bizim saat bozulmuş.
“Ne yapıyorsun?”
Saatim bozulmuş galiba onu düzeltiyorum.
“Niye böyle bir şey yapıyorsun ki?”           
Saati bilmek için işte. Sen saate bakmasını biliyor musun? Öğreteyim mi sana?
“Hayır, biliyorum ben.”
Saati düzeltirken konuşmaya devam ediyordum. O da oynarken aynısını yapıyordu. Tamam düzelttim, saat üç.
“Saat 3 mü?” dedi telaşla.
Evet, ne oldu ki?
“Annem 3’te gel demişti,” dedi, koştu eve. O giderken, ben de yarım bırktığı oyunu incelemeye başladım. Çok geçmeden geldi.
“Niye yalan söylüyorsun saat 3 değilmiş ki” diye çıkageldi çocuk öfkeyle.
Nasıl değil yahu. Daha demin. Yanımızdan geçen birine sosrdum:
Affedersiniz saat kaç?
Yüzüme ve kıyafetlerimee tuhaf bakışlar atarak 2’yi 10 geçiyor, dedi. ben de ona tuhaf tuhaf bakarak saatimi düzelttim. Çocuk çoktan oyuna dalmıştı.
Ne yapıyorsun, dedim.
“Yol yapıyorum, karıncaların geçmesi için.”
Şimdi sen yapınca buradan mı geçecekler?
“Evet” dedi kesin bir tavırla.
Ooo, sen inşaatçı mı olacaksın?
“O ne?”
işte, seninn gibi böyle iş yaparlar.
“Cık”
Ee neden yapıyorsun o halde?
“Canım istiyor.”
Verecek cevap bulamadım. Soru sorayım dedim en iyisi:
Büyüyünce ne olacaksın?
“Ben büyüyünce... doktor olacağım.”
Aaa ne güzel. Hastaları mı iyileştireceksin?
“Evet”
Hııı, yani çok hastan olacak senin.
“Evet..” Çok geçmeden bitti diye haykırdı.
Aferin sanaa. Hayalleri gözlerinden okunuyordu. Adeta u yaşta benden daha fazla tutunuyordu. Cevaplarındaki kesinlik, hayatta yer edindiğim varlığımdan daha net bir haldeydi.
“Bahçeye gidelim mi?” dedi. tutup elimden evlerinin bahçesine götürdü.
Ooo, bu bahçe eskiden de böyle miydi? Ne kadar canlı.
“Çekiyorum, peynir deyin.”
“Peyniiiiir”
“Peynir”
“Peyn”
“Pey.”
Zaman hızla akıp gidiyor. Bunun farkına daha yeni mi varıyorsun?

12 Temmuz 2014 Cumartesi

FİLİM- 2.BÖLÜM

“Atılmış mıydı?” diye şaşırdı. “Ben de diyorum, bir şeyleri eksik hissediyorum diye. Bir öncekinden daha şişim mesela şu an.” Gülüyordu konuşurken. Ama acı bir tebessümdü yüzündeki. Gözlerimin içine baktı. Aslında üzülüyordu, benim dönemime üzüldüğünü söylüyordu gözleri. Efkarlandı ve bir sigara yaktı. Dumanı üfledi.. üfledi… üfledi. Sigarayı tekrar ağzına götürürken elindeki buğuluk dikkatini çekti. Paniğe kapıldı vücudundaki bu deformasyondan dolayı, sigarayı attı. Elinin düzeldiğini gördü; şaşırmıştı, anlam veremiyordu.
“Bu da ne  oluyor şimdi?” diye sordu.
Hayda! Dedim ben. İnternette de mi böyle? Sinirlenmiştim. O ise hala merak içindeydi.
“Yahu bu da neyin nesi, açıklasana!”
Bu, şey abi: sigara içiyorsun ya, onu da buğuluyorlar.
“Niye ki?”
İşte sigara içtiğin belli olmasın diye.
“Ne yani, bu buğu olunca sigara olduğu anlaşılmıyor mu? Ne biçim devirde yaşıyorsunuz siz?
Öyle maalesef, diyebildim. Ne diyebilirdim ki başka.
“Peki nende tüm bunlar?”
Bir anlık gafletle ağzımdan kaçırdım: işte kötü örnek olmasın diye, dedim. Söyler söylemez dediğime pişman oldum.
Önce yüzüme baktı donuk donuk. Uzunca bir süre hiçbir şey yapmadan baktı. Dudakları titredi, gözleri buğulandı. Önündeki pakete uzanıp, elindeki deformasyona aldırmadan bir sigara alıp yaktı. İki kere ağzına götürdükten sonra sandalyede öne doğru eğitli, masaya dayandı.
“Kötü örnek ha” sesi çıktı belli belirsiz.
“Ben, hayatım boyunca insanlara iyi örnek olmaya çalışmış biri olarak, bir filmde rol gereği küfrediyor, sigara içiyor diye kötü örnek mi oluyorum? Yaptığımız filmlerde ders alınması anlamında kötüyü göstermemiz de sansürleniyor mu peki? Onların da eleştiri tarafları sansüre uğruyor mu?”
İstisnalar hariç, ne anlatmaya çalıştığını bilmediğimiz filmler çekiliyor artık zamanımızda, dedim. İstisnaların da pek değeri bilinmiyor aslında.
“Ee evladım ne izliyorsunuz siz?”
Boşuna mı seni izlemek için cebelleşiyorum, dedim.
Boynumdan çekip sarıldı bana: “Vah talihsiz yavrum, ve nice senin gibiler” dedi. Uzun süre öyle oturduk. Bir umutla:
“Ee hiç yok mu örnek alacağın biri,” dedi. “Gerçi kötü örnek olmasın diye argo, içki, sigaranın sansürlendiği bir sistemde örnek olarak gösterilenler de ancak iktidarın maşası olur.” Dedi.
Dönüp yüzüne baktım; haklısın, dedim. Saatine baktı:
“Ama bak film bitiyor, artık kalkmamız lazım” dedi.
Vedalaşmak zor görünüyordu.
“Sen yine beni ziyarete gel; ama hep bu filmde değil. Kafanı tek bir şeye odaklarsan çeşitli düşünmeyi öğrenemez, sabit bir insan olursun. Yarın ‘şu’ filmde buluşalım. Ama televizyonda izleme. İçinde küfür var yine, küfür dediğim; beni biliyorsun. Ama onlar küfür sayılıyor, vay halinize. Kötü örnek olmayalım sana şimdi. Ama gel gör, asıl anlatmak istediğimiz meseleyi anla ki, ortak bir dil kuralım; fakat senle ben. Çünkü aracı ile ortak bir dil kurmaya kalkışırsan böyle kötü örnek yanılgılarına düşersin. Yarın yine görüşürüz.”


                                                                               SON

                                                                                              FİLİM FİLM